Buradasınız

ÜSKÜDAR'DA EBRÛ SAN'ATI

ÜSKÜDAR'DA EBRÛ SAN'ATI



Prof.Dr. Ahmed Yüksel Özemre




Ebrûnun Nîrengi Noktaları:
Üsküdarlı Altı Ebrû Üstâdı

Ebrû

san'atının gelişmesinde mekân olarak Üsküdar'ın rolü büyüktür. Bu

san'at, günümüzde sekülerleşinceye kadar, daha çok dergâhlarda ve

tasavvuf ehlinin nezdinde neşvünema bulmuş ve i'tibâr görmüştür. Çünkü

ebrû yapımı, insanın: 1) Kevnî Âlem'deki hilkatin esrârını ve edebini

idrâk etmesi, 2) nefsinin oyunlarını teşhis ve tesbit edebilmesi, 3)

Ezel Hükmü'nün edebine riâyet edebilmesi, ve 4) bu Âlem'e daha rahmânî

bir nazarla bakabilmesi için dâimâ bir mânevî eğitim aracı olarak telâkkî edilmiştir.

Bir boy abdesti alarak ebrû teknesinin önüne oturan ebrûcunun, Âlem-i İmkân olarak idrâk ettiği bu tekne karşısında:



Bismillâhirrahmânirrrahiym.

İlâhî, yâ Rabbî! Ezel'deki Hükm'üne uygun olarak bu teknede zuhûr

edecek olan nakışların, Hilkat'inin nakışlarında meknûz olan Hikmet'ini

idrâkden âciz olan bu fakîrin nefsini teshîr edip de enâniyyetini

[1] azdırmasına izin verme! Nefsimi, Senin gibi bir Hâlık olma vehminden

de, bu vehmin tevlîd edeceği bir şirk-i hafîden de, hubb-i riyâsetten[2]

de koru, yâ Hafîz! Fakîri "Lâ Fâile İllâllāh" sırrının edebiyle techiz

et! Bu tekne başındaki mesâiyi Senin zikrinle taltîf, ve sana olan

kulluğumun bir nişânesi olarak kabûl et! Destûr yâ Hakk!




diyerek

ilk fırça darbesiyle yayılacak olan boyaların ihtişâmını, gönlü

iftihârla dolan bir üstâd olarak değil de, aksine, Cenâb-ı Hakk'ın

kudretinin basit ve mütevâzî bir aracı olduğunun idrâkiyle müşâhede

etmesi beklenirdi.



Üsküdar

söz konusu olduğunda bu beldede ebrû san'atının yaklaşık 180 yıllık bir

geçmişe sâhib olduğunu gözlemekteyiz. Bu san'atın Üsküdar'daki nîrengi

noktası mesâbesindeki altı müstesnâ zâtı kısaca takdîm ediyorum:




  • Ebrû

    zevkini Üsküdar'a taşıyan ilk zât, bu san'atı Buhâra'da iken öğrenmiş

    olan Özbekler Nakşî Tekkesi şeyhi Sâdık Efendi'dir (vef. 11 Temmuz

    1846). Hakkında pek az bir bilgimiz olan bu zât ebrûyu oğulları Edhem

    ve Nazîf Efendilere de öğretmiştir.

  • Şeyh

    Sâdık Efendi'den sonra bu

    san'atın meş'alesi oğlu Şeyh Hezârfen Edhem

    Efendi'ye (1829 – 8 Ocak 1904) geçmiştir. Türkçe, Arapça, Farsça ve

    Çağatayca'ya bu dillerde şiirler yazacak kadar vâkıf olan Edhem

    Efendi, ayrıca Ta'lîk yazıda da icâzetli bir hattattı. Doğramacılık,

    marangozluk, oymacılık, hakkâklık, mühürcülük, dökmecilik, tornacılık,

    demircilik, tesviyecilik, makinecilik, matbaacılık, dokumacılık ve

    mîmarlık gibi teknik konulara merâkı ve bu alanlardaki başarılı

    eserleri dolayısıyla kendisine Hezârfen yâni "bin türlü fen sâhibi"

    denilmiştir. 8 Ocak 1904 Cuma gecesi yatsı namazı sırasında üç İhlâs

    bir Fâtiha okunurken "Âmennâ ve saddaknâ"

    (inandık ve tasdîk ettik) dedikten sonra secdeye kapanarak rûhunu o

    anda teslîm etmiştir. Şeyh Edhem Efendi’nin talebeleri Şeyh Azîz Efendi

    (1871-1934), Hattât Sâmi Efendi (1832-1912) ve Necmeddin Okyay

    Efendi’dir (29 Ocak 1885 – 5 Ocak 1976).

  • Şeyh Edhem Efendi'nin ebrûdaki hayrülhalefi hiç kuşkusuz Hezârfen

    Necmeddin Okyay Hoca Efendi olmuştur. Necmeddin Hoca Efendi ebrûculuk

    yanında âhârcılık, mürekkebcilik, kadîm tarzda mücellidlik, hattatlık,

    gülcülük ve okçuluk konularında da zamanının yed-i tûlâ sâhibi bir

    san'atkârıydı. Ona da "Hezârfen" sıfatının izâfe edilmesi bu çeşitli

    konularda zamanında yektâ oluşundandı.



Necmeddin Hoca Efendi ebrûculukta başlıbaşına bir "ekol"

olmuş ve gerek Medresetü-l Hattâtîn gerekse Devlet Güzel San'atler

Akademisi'ndeki hocalığı dolayısıyla pekçok kişiye ebrû san'atını

öğretmek imkânını bulmuştur. Başlıca öğrencileri oğulları Sâmi Okyay

(1910 – 12 Haziran 1933) ve Sâcid Okyay (1915 – 19 Nisan 1999) ile

kızkardeşinin kızı diye bilinen Şükriye Düzgünman hanımın oğlu Mustafa

Düzgünman (1920 – 12 Eylûl 1990) ile Ali Alpaslan (doğ. 1925) ve Uğur

Derman’dır (doğ. 1935).




Necmeddin

Hoca Efendi ebrûyu kendisinden önceki statik kalıbından kurtarıp farklı

tecdîd ve gelişme yolları açarak bu san'ata apaçık bir dinamizm kazandırmış ve Modern Türk Ebrûsu’nu

ihyâ etmiş olan zâttır. Kendisinden önce pek naif[3] bir tarzda

yapılmakta olan çiçekli ebrûları geliştirmiş ve bugünkü nefis

şekillerine kavuşturmuştur. Bundan ötürü bugün çiçekli ebrûlar

“Necmeddin Ebrûları” diye anılmaktadır. Her ne kadar XVII. yüzyılda

Hindistan’da yapılmış olan yazılı ebrûya rastlanılmış ise de[4],

Necmeddin Hoca Efendi’nin açmış olduğu "Yazılı Ebrû" tarzını da bu

tarzın tahakkuku için izlenen orijinal usûlü de Türk ebrûsunda bir

yenilik olarak kabûl etmek gerekir.




Necmeddin

Hoca Efendi'ye kadar ebrûculukta ustanın talebesine, hattatlıkta olduğu

gibi yazılı bir icâzet vermesi geleneği yoktu. Nitekim kendisi

oğullarına da hayrülhalefi olan Mustafa Düzgünman'a da yazılı bir "Ebrû

İcâzeti" vermiş değildir. Fakat Süheyl Ünver beye verdiği bir

icâzetnâme vardır ki hâlen Süheyl beyin kızı Gülbin Mesara'nın

kolleksiyonundadır[5]. Necmeddin Efendi’nin hangi sâiklerle Süheyl

Ünver’e “Ebrû İcâzeti” vermiş ve bu icâzetten sonra hayrülhalefi

Mustafa Düzgünman da dâhil olmak üzere bir daha niçin kimseye icâzet

vermemiş olduğu bir muammâdır.



  • Necmeddin Efendi'nin gerek ebrûculukta gerekse kadîm tarz mücellidlikte hayrülhalefi olan ve bizzât Hoca'nın ifâdesiyle "Kendisini ebrûculukta geçmiş olan"

    Mustafa Düzgünman[6] (9 Şubat 1920 – 12 Eylûl 1990) bu san'atları büyük

    dayısının hocalık ettiği Devlet Güzel San'atlar Akademisi'nin Türk

    Tezyinî San'atları Bölümü'nde kendisinden meşk etmiştir.



Mustafa Düzgünman ebrûculukta kendisinden önceki çiçek şekillerini ıslāh ettiği gibi bunlara papatyayı da eklemiş, ve ebrûya "kompozisyon tarzı"

ithâl etmiştir. Bu açıdan bakıldığında o da Modern Türk Ebrûsu’na

yepyeni bir kazandırmıştır. Fakat ne garibdir ki Mustafa

Düzgünman, ömrünün sonuna kadar, ebrûda hocasının ve kendisinin bu

san'ata kazandırmış oldukları dinamizm

kazandırmıştır. Fakat ne garibdir ki Mustafa

Düzgünman, ömrünün sonuna kadar, ebrûda hocasının ve kendisinin bu

san'ata kazandırmış oldukları

dinamizmler'den başka dinamizmlere aslā

tahammül edemeyen katı bir tutum izhâr etmekden de geri kalmamıştır.



Kendisinden

mânen feyz aldığı Hamzavî-Melâmî meşrebli Hâfız Eşref Ede Efendi'nin[7]

(1876-1954) vefâtından sonra Mustafa Düzgünman dinde olsun, san'atta

olsun, cemiyette olsun, siyâsette olsun çok idealist ve tâvizsiz

hareket eden bir şahsiyet kazanmıştı. Ebrû san'atında, normlarını

kendisinin koymuş olduğu "klâsik uslûb"dan en küçük bir sapmaya dahî

tahammülü yoktu. Çok sevdiği dostu olan Neyzen Niyâzi Sayın ile olan

münâkaşalarının çoğunun temelinde ebrûya bu bakış açısı yatardı. Çünkü

Niyâzi Sayın ebrû san'atına Mustafa Düzgünman’dan çok daha dinamik bir

açıdan bakıyor ve onun tasvîb etmediği bir takım yeni tarz denemeleri

cesâretle gerçekleştiriyordu.



Bu

münâkaşalar bâzan yıllar süren dargınlıklarla noktalanır[8] ve, aslında,

her iki taraf da büyük ıztırâb çekerdi. Mustafa Düzgünman, ıztırâb

çekmesine rağmen bunu iyi gizlerdi. Niyâzi Sayın ise âşikâre çok

üzülürdü. Bir keresinde Niyâzi Sayın aralarının bulunmasını benden ricâ

etmişti. Eğer hâfızam yanıltmıyorsa, galiba üç veyâ dört ay kadar

Mustafa Düzgünman'ın nezdinde bu anlaşmazlığın izâlesi için kendime

göre oldukça diplomatik girişimlerim olduydu. Bir işe yaradı mı bilmem;

ama, görünüşe bakılırsa, sonunda gene kendileri barıştılardı.



Mustafa

Düzgünman'ın bu katı tutumu kendisinden icâzetli: Alparslan Babaoğlu,

Fuat Başar, Doç.Dr. Aydın Gülan ve Öğretmen Binbaşı Sabri Mandıracı

gibi ebrûda onun hayrülhalefleri olan zevâta da olduğu gibi yansımış

gözükmektedir.



Ben

çocukluğumdan itibâren Mustafa Düzgünman'ın ebrû çalışmalarını büyük

bir hayranlıkla ve sâdık bir izleyicisi olarak olarak hep

seyretmişimdir. Ona ve ebrûsuna olan hayranlığımın verdiği ilhâmla olsa

gerek, 10 Kasım 1983 Perşembe günü saat 14.45 de hiç beklemediğim bir

anda şu sözler zuhur ediverdiydi:



Tarz-ı kadîm ebrûda muakkib-i Necmeddin,
Âsârında, nukūşu zâhir olur rif'atin,
Müceddid-i i'cazkâr, hem bende-i Hüdâyî,
Muhyi-l ebrû Mustafâ, üstâdıdır san'atin.



Bunu

İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Nâzım Terzioğlu Matematik Araştırma

Enstitüsü’nün matbaasında güzel bir çerçeve içinde tab ettirip de

kendisine takdîm ettiğim zaman Mustafa Düzgünman pek mütehassis olmuştu.



Türkiye'de

ebrûya ilginin artması ve Mustafa Düzgünman'ın san'atkâr olarak amme

efkârında da şöhret bulması, Yapı ve Kredi Bankası'nın san'at müşâviri

Vedat Nedim Tör'ün (1897-1985), gālibâ 1968 yılında, bankanın

Galatasaray'daki genel müdürlük binâsının giriş katında Mustafa

Düzgünman’ın ebrûlarının sergilendiği büyük bir sergi açması sonucu

vuku' bulmuştu. Bu sergide Ahmed Düzgünman ile Niyâzi Sayın'ın

yaptıkları tesbihler de sergilenmişti. Vedat Nedim Tör ebrûyu

"Nonfigüratif resmin öncüsü" olarak kabûl ediyordu. Sergi bir ay

boyunca dolup taşmış, İstanbul halkının büyük ilgisine mazhar olmuştu.

Ben

bu sergiyi gezerken dikkate değer bir mânevî tecrübe yaşadımdı. Mustafa

Düzgünman'ın, o âna kadar karşılaşmadığım nefâsetteki bir taraklı

ebrûsunu büyük bir hayranlıkla seyretmekteydim ki, bana bir "yakaza"

(yâni uykuyla uyanıklık arasında bir idrâk seviyesi) hâli yaşatıldı.

Birden kendimi ebrûnun girdabları içinde hızla seyâhat ederken idrâk

etmeğe başladım. Bu ne kadar zaman sürdü bilemem; ama, idrâkim günlük

hayâtın idrâkine geri döndüğünde kendimi mutlu, eğişik ama çok yorgun

hissediyordum.

Bu sergi Mustafa Düzgünman'ın hayâtında da bir

dönüm noktası olmuştu. Bir kere, yeni doğan kızlara "Ebrû" ismini koyma

modası o târihden sonra çıkmıştı. Ayrıca pekçok gazete ve dergi de

röportaj yapmak üzere kendisinin peşinden koşar olmuşlardı. Millet de

soruyor, soruşturuyor ve Üsküdar'daki Attâr Dükkânı'nı bulup fevc fevc

ebrû satın almağa koşuyordu.

Artık turistler de ebrû tiryâkisi

ve Attâr Dükkânı'nın müdâvimi olmuşlardı. Bir kısmı da Mustafa

Düzgünman'ı evde, ebrû teknesinin başında görmek üzere geliyor, bilgi

alıyor, resimler ve hattâ filimler çekiyorlardı. Ebrû hakkında Amerika

Birleşik Devletleri'nde yayınlanan battal boyda bir kitapta Mustafa

Düzgünman'a ve eserlerine birkaç sayfa tahsîs edilmişti[9]. Dış ülkelerden

de pekçok teklif geliyordu. Bunları okuyup tercüme etmek ve verilecek

cevapları yazmak da genellikle benim görevimdi. Zamanla Kültür

Bakanlığı ve ona bağlı kuruluşlar da Mustafa Düzgünman'ın devamlı

müşterilerinden olmuşlardı. O ise sırf bu ata san'atı tanınsın ve ihyâ

olunsun diye ebrûlarını o kadar ucuza satıyordu ki!

Mustafa

Düzgünman'ın ebrûya dâir destan tarzında ve mutasavvıfâne bir edâ ile

tertib ettiği ve kendisinin bu san'ata bakış açısını dile getirmekte

olan Ebrûnâme'sini asistanı bulunduğum İstanbul Üniversitesi Fen

Fakültesi Teorik Fizik Enstitüsü'nde 1959'da daktilo edip de ispirtolu

teksir makinasında çoğaltmak da bana nasîb olmuştu. Bu güzel şiiri

aşağıda takdîm ediyorum[10]:




Ebrûdaki görünen şu nukūşâta iyi bak!
Şuûnât-ı ilâhîdir sıfatından ayan Hakk.

Nakş-ı sun'un pertevinden Hubb-i Rahmân âşikâr,
Rü’yetullāh sırrıdır bu, müsemmâdır her varak.

Zan etme ki bu eşkâlin hâlikıyız senle ben!
Gāfil olup şirke dalma! Bir Fâil'dir iş gören.

Fırça, çanak, boya, tekne vâsıtadır bilmiş ol!
Hep suver-i ilmiyyedir mezâhirde görünen.

Türlü türlü şekillerle arz-ı dîdâr eyleyen,
Kitâb, levha, sâir eşya zeyn-i envâr eyleyen,

Şûh ve câzib hatlarıyla kalb-i insân zevkiyâb,
Saltanat-ı ebrûdur bu, aşk-ı izhâr eyleyen.

Onaltıncı yüzyılında Turan, ebrû mebdei;
Orda zâhir olmuş ammâ burda bulmuş neş'eyi.

Yüce Türkler ülkesinde kemâl bulmuş bu hüner;
Rabb'im dâim hıfz eylesin ebrû yapan zümreyi.

Ebrû demek ebir demek yâni gökteki bulut;
Ab-ı rû da tutar mânâ, su yüzüdür[11] et şuhût.

Bir kelâm-ı farisîdir ebrû, insan kaşları;
Her tevcihe sezâdır kim mânâsı da pek velût.

Kadîm ecdât yâdigârı müzeyyen bir san'âttir;
Tabîatten mülhem olan bu nakışlar mir'âttir.

Sâni-i Hakk sun'undan hep kendi kendin seyreder;
Nakış nakkāş şey-i vâhit bir vahdet-i hikmettir.

Bu meslekte çok ustalar emek verip yetişmiş;
Biz yetiştik zevâline hepsi Hakk'a göç etmiş.

Büyük üstâd Özbek Şeyhi Edhem Kâmi Efendi,
Hezârfen, pür mârifet bu san'âtta pîr imiş.

Son zamanlar şems-i ebrû gurûb etmiş nâgihân;
San'atkârı kalmamış hiç, ne de işten anlayan.

Bir er çıkmış Üsküdar'dan ihyâ etmiş bu zevki,
İsmi hattât Necmeddin'dir tek üstâddır bu zaman.

Üstâdımız Necmi Molla çığır açmış bu işte;
Azimkârdır, muktedirdir anlayışta sezişte.

Lâle, sünbül, karanfille bezendirmiş ebrûyu;
Tâlim etmiş tâliblere, zevâl yok bu gidişte.

Destizenkte[12] ezilir hep renkli cism-i boyalar;
Sarı zırnık inatçıdır ebrûcuyu oyalar.

Zırnık, lâhur, gül bahar, al; ebrûda hep esastır;
Bu dört renkle çok renk olur bu cümbüşte neler var.

Bu çeşitli boyaların cilvegâhı teknedir;
Rahm-i mâder gibi sanki rengi vasla teşnedir,

Tekne içre kitre mahlûl bekler sırr-ı fıtratı;
Bâzen tutar bazen tutmaz bir acâyib nesnedir.

Ayrı ayrı çanaklarda boyaların kıvâmı,
Su öd ile âyârlanır başlar işin devâmı.

Kitreli su üzerine fırçalarla boyalar
Serpilerek nakşedilir kâğda çıkar tamâmı.

Târif gerçi kolay ammâ tatbikatta güçlük var;
Tecrübesiz yapılırsa insân olur bî karar.

Görünüşe aldanıp da çok kolaymış deme sen!
Bir ihtisâs işidir bu, âşık olan er yapar.

Mütenevvî şekillidir ebrûların sûreti;
Battal, hatip, taramayla gör âsâr-ı kudreti!

Karanfille lâle sünbül papatyayla menekşe,
Taraklı da tezyin eder bu elvân-ı kesreti.

Ebrû yapan, seyredende gam kasâvet bulunmaz;
Gönülleri tenşit[13] eder zevkle doyum olunmaz,

Yapan hayrân, bakan hayrân, alan, satan hep hayrân;
Bu ebrûdan zevk almayan, ebrûcuya yâr olmaz.

Nazar kıldık Kâinat'a, baktım "Mutlak Ebrû"ya,
Vech-i yâri âyan gördüm salât ettim bu Rû'ya,

Kenz-i mahfî tezâhürü aşk-ı Hüdâ nümâyan
Ebrû görüp Allāh dedim, irdim kalbî duyguya.

Bî hudûd-i zevk-i elvân ebrûculuk san'ati;
Erbâbının nazarında çoktur onun kıymeti.

Her varakta "Sırr-ı Cemâl" âşikârdır zâhidâ;
Bu ebrûlar, bu safâlar hepsi aşkın hikmeti.

Ben ebrûya âşık oldum düştüm onun peşine;
Leylâ gibi nazlar etti yaramadı işime.

Bir aralık isyân ettim görmedim hiç iltifat;
İnsâf edip yüzün güldü işler açtı başıma.

Besmeleyle tezgâh açıp ebrû yapan kişiyiz;
Fırça ile su üstünde hüner satan kişiyiz.

Üstadımız Özbek Şeyhi hem Necmeddin hocadır,
Büyüklere boyun kesip Hakk'a tapan kişiyiz.

Ey Mustafâ nakş-ı sevdâ sana neler öğretti?
Derûnunda duran Nakkāş "Eynemâ"yı[14] öğretti.

Bâb-ı ebrû rehnümâdır Vech-i Bâkıy fehmine,
Ârif olan bu izhârı bir noktadan seyretti[15].



  • Üsküdar'ın

    medâr-ı iftihârı, ve ebrûda bir başka nîrengi noktası ise Neyzen Niyâzi

    Sayın'dır. Niyâzi Sayın doğrudan doğruya Mustafa Düzgünman'ın talebesi

    olmamış ama bu azîz dostunu ebrû teknesi başında yıllarca seyrederek

    ondan aldığı ilhâm ve kendi üstün yeteneği ve ısrârı sâyesinde

    ebrûculuğu hazmetmiş, yeni arayışların neticesi olarak ortaya koyduğu

    eserlerle de Modern Türk Ebrû San'atı’na bir başka dinamizm

    kazandırmıştır. Mustafa Düzgünman'ı ise bu konuda dâimâ büyük bir üstâd

    olarak hep hayrla yâd edegelmiştir. Ebrûculukta, ney üflemede,

    fotografçılıkta, serigrafide yed-i tûlâ sâhibi olarak Niyâzi Sayın da

    rahatlıkla "Hezârfen" lâkabını hak etmiştir. Ayrıca kendisi

    neyzenlikdeki üstâdlığı ile haklı olarak zamanın Kutbü-n Nâyi'dir de.



Niyâzi

Sayın ebrûculuğun hudûdunu genişletmek için her yeniliğe açık olmuştur.

Bu yenilikler: ebrû teknesinin içindeki kitreli mahlûl yerine daha

başka mahlûller denemekten ebrû fırçalarının ve taraklarının farklı

yapımlarına, toprak boyalar yerine guaş boyalar ve hattâ altın tozunu

dahî denemeye kadar geniş bir yelpâze teşkil etmektedir. Onun zamanına

kadar kumlu ve kırçıl ebrûları hayatlarında ve o da yalnızca Lâhur

mavisi kullanarak ancak birkaç kere tutturabilmiş olan ebrûcuların

aksine, bu cins ebrûların her zaman ve her renkden yapılabilmesinin

sırrını da çözmüştür. Ebrûların üzerine serigrafi tekniğiyle yazı

yazmak da ebrûculuğa onun ithâl ettiği bir yeniliktir.

Çifte

baskılı ebrû söz konusu olduğunda birinci ebrûnun kâğıda geçirilmesinin

ve kurutulmasının ardından kâğıdın ebrûlu yüzünün şap (potasyum

alüminat) ile şaplanması gerekmektedir. Aksi hâlde, ikinci bir ebrûnun

birincisinin üstüne oturtulup sâbitleştirilmesi mümkün olmamaktadır.

Niyâzi Sayın ise bu şaplama tekniğini kullanarak fevkalâde bediî

ebrûlar üretmiştir. Bununla beraber kâğıdın şaplanmasını da; farklı

boya, farklı mahlûl, farklı fırça ve taraklar kullanmasını da "klâsik ebrûdan bir sapma(!)" olarak nitelendirip hor gören "gelenekçiler" nezdinde de bu sebeble, kanaatimce, yersiz tenkidlere mazhar olmuştur.

Niyâzi Sayın 1978 yılında A.B.D.nde Michigan'da karşılaştığı Feridun

Özgören'e ebrû san'atını öğretmiştir. Feridun Özgören şimdi onun

hayrülhalefi mesâbesindedir. Aynı yıl Süleymâniye Kütüphânesi’nde de

bir ay süren bir ebrû kursu açmıştır. 1980-1981 ders yılında A.B.D.nde

Seattle'daki Washington Üniversitesi'nde ney hocalığı yaparken, kezâ

daha sonra da gene A.B.D.nde Boston'da açmış olduğu 40 gün süren ebrû

kursunda pekçok amerikalıyı geleneksel ebrû san'atının tekniğine âşinâ

kıldığı gibi kendisi de amerikalı ebrûcuların bu konudaki

deneyimlerinden faydalanmış; onların geliştirmiş oldukları "Tiger Eyes" (Kaplan Gözleri) tekniğini Türkiye'ye taşımıştır.

  • Ebrûda

    kendine has yepyeni bir çığır açmış olan Hikmet Barutçugil'in İhsâniye

    semtinde "Hâfız Mehmet Bey Sokağı No: 8, 34668 Üsküdar" adresinde eski

    bir konağı klâsik zevke göre tâdil edip yenileştirerek ebrû atölyesini

    de buraya taşımasıyla ebrû san'atı Üsküdar'da, şimdiye kadar hiç

    görülmemiş bir biçimde, gerçek bir gelişme ve yayılma dönemi yaşamağa

    başlamıştır. Zaman zaman tasavvufî sohbetlere de ev sahibliği yapan ve

    "Ebristan" diye tesmiye edilmiş olan bu "konak-ebrû atölyesi-sohbethâne"de olsun, buranın bir şûbesi olan "Bağdat Caddesi No: 201, 34700 Kadıköy"

    adresindeki atölyede olsun, bu iki mahalde de süregiden ciddî ebrû

    kursları büyük rağbete mazhar olmuşlardır. Hikmet Barutçugil bir

    taraftan yayınlamış olduğu ve çok kaliteli bir baskıyla temâyüz eden 5

    büyük cild kitapla[16], öbür taraftan da iki düzine kadar ülkede (ve

    Türkiye'de) açmış olduğu bâzıları uzun süreli 119 kurs ve seminer ile

    60 karma ve 43 de kişisel sergi ile Türk ebrûculuğunun âdetâ

    uluslararası elçiliğini icrâ etmektedir[17].


Hikmet Barutçugil de tıpkı Mustafa Düzgünman ve Neyzen Niyâzi Sayın

gibi ebrûculuğun bâtınî vechesinin zevkine varmış olan ve bu bakımdan

da ebrû geleneğinin bu yönüne sâdık kalan bir san’atkârdır. Tevâzuu,

diğer büyük ebrû üstadlarının icâzet vermede fevkalâde (titiz

diyemeyeceğim) nekes davranmalarına paralel olarak, 8 aylık uzun süreli

kurslarını başarıyla ikmâl edenlere bile “Ebrûculuk İcâzeti”

vermeğe hep mâni’ olmuştur. Bu kursiyerlere yalnızca ebrû san’atına

“başlama nişânesi” olarak birer gümüş lâle rozeti takdîm etmektedir, o

kadar.

Hikmet Barutçugil de, tıpkı Neyzen Niyâzi Sayın gibi,

bir otodidakttır; yâni ebrû san'atına, bunun inceliklerini bir üstâdın

rahle-i tedrîsinden geçmeden kendi gözlem yeteneği ve deneme yanılma

metoduyla hazmederek hâkim olmuştur. Bununla berâber başarısında Devlet

Güzel Sanatlar Akademisi’nde Tekstil eğitimi görmüş olmasının da

muhakkak ki dahli vardır. Ebrûdaki stilize çiçek motiflerini daha

realist bir biçimde resmetmesiyle ve kendi îcadı olan "Efsun Çiçeği" ile tarz-ı kadîm ebrûculuğa katkıları vardır.

Ebrû

san'atındeki dinamizm'i ise: 1) kendi icâdı olan ve el'ân sırrını pek

az kişiyle paylaşmakta olduğu "Barut Ebrûsu"ndan[18], ve 2) bu tarz

ebrûnun resim, hat ve minyatür ile bütünleşmiş uygulamalarından, 3)

Neyzen Niyâzi Sayın’ın ebrûlarındaki gibi zengin bir kromatizmden ve 4)

ebrûnun yalnızca kâğıt ve bez[19] üzerine değil fakat plâstik, cam,

seramik ve tahta satıhlar üzerine de uygulanmasından kaynaklanmaktadır.



Ebristan Yayınları'nda 2003 yılında yayınlanmış olan

Ebristanbul isimli albüm ebrûda "Barutçugil Ekolü"nün erişmiş olduğu

zirveyi sergilemektedir. Bu albümde 119 adet "Barut Ebrûsu"nun

kıvrımları arasına Hatice Ünal, Hâcer Ünal, Reza Hemmetirad, Erol Deneç

ve Füsûn Barutçugil’in isâbetli bir yer tesbitine dayalı, ustaca

çizilmiş olan ve çoğunluğunu İstanbul silüetlerinin teşkil ettiği resim

ve minyatürler ile ebrû arasında kurulmuş olan olağanüstü âhenk,

ebrûyu hiç kuşkusuz "Düzgünman Normları"nın dışına taşıran ama ona

(Fransızca tâbiriyle) féerique bir muhtevâ kazandıran hayrlı bir

dinamizm'in mücessem örneğidir.

Hikmet Barutçugil, yalnızca

müstesnâ bir san'atkâr değil fakat ebrû san'atını ve ebrû zevkini

Mustafa Düzgünman gibi, ama ondan çok daha etkin bir biçimde, büyük

halk tabakalarına götürmesini bilmiş ve bu san'atın, san'atkârın

haysiyetinden tâviz vermeksizin pekālâ maddî ihtiyaçlarını

karşılayabilecek dürüst bir gelir kaynağı olabileceğini de ispat etmiş

olan iyi bir organizatördür de.

Ebrû San'atının Gelişmesi
Hakkında Bâzı Genel Gözlemler

Ebrû bütün bediî imkânlarının tümü daha henüz keşfedilememiş, tüketilememiş dinamik

bir san'at olarak gelişegelmiştir. Necmeddin Hoca Efendi'de, hocası

Şeyh Edhem Efendi'nin muhâfazakâr ebrû anlayışının dar kalıbını aşan

bir dinamizm; Mustafa Düzgünman'da da hocası Necmeddin Hoca Efendi'nin ebrû anlayışını aşıp tekâmül ettiren bir başka dinamizm müşâhede edilmektedir. Ancak Mustafa Düzgünman, onun talebeleri ve diğer başkaları bunların ötesinde ebrûyu bu çizgiden daha ötelere tekâmül ettirici bir başka dinamik bakışa ve yeni araştırma caddeleri açılmasına

şiddetle karşı çıkmışlar; bu kabil tavırları ebrûya karşı işlenmemesi

gereken bir suç(!) gibi telâkki etmişler; müellifleriyle dargınlığa

varan, onları âdetâ aforoz ve izole edip hor gören katı bir tutum

sergilemişlerdir. Bu konuyla ilgili İnternet siteleri insanı hayretlere

gark eden, incir çekirdeğini doldurmayan polemikler ve dedikodularla

doludur.

Kezâ ebrû san'atıyla ilgili toplantı ve panellerde de "Düzgünman Normları"

çizgisindeki muhâfazakâr ebrûcular ısrarla, artık kendileri için âdetâ

bir îman umdesi konumuna gelmiş olan tutumlarını empoze etmeğe

çalışarak, hep aynı polemiği sürdürmektedirler. Ebrû hakkında yazılmış

olan bâzı kitaplarda ise ebrûnun müceddidleri olan san'atkârlar ya

tezyif edici bir istihzâya, hattâ hilâf-ı hakîkat izâfetlere mâruz

kalmışlar; ya da kendileri ve eserleri yok sayılarak, hiç

zikredilmemişlerdir.

Kendisi gerçekten de ebrûyu ihyâ etmiş bir

san'atkâr olan Mustafa Düzgünman'ın verdiği eserlere ve vaz edip

müdafaa ettiği normlara bakarak "Ebrû san'atının artık mutlak kemâle ermiş olduğu" ve "O’nun vaz etmiş olduğu ebrû normlarının dışına çıkmanın ise âdetâ harâm olduğu"

gibi bir fikre kāil olmak, sağduyu sâhibleri için bir bakıma,

mûsıkîmizin de mûsıkî zevkimizin de Abdülkādir Merâgî'de stop etmiş

olduğu hakkında ileri sürülebilecek yakışıksız bir iddia ile bir

benzerlik arz etmez mi?

Abdülkādir Merâgî'den sonra mûsıkîmize

hepsi de bir başka revnâk bahşederek onu yeni arayışlarla

zenginleştirmiş olan: Hâfız Post'u, Itrî'yi, Hammâmîzâde İsmâil

Dede'yi, Zekâî Dede'yi, Sultan III. Selîm'i, Sâdullāh Ağa'yı, Hacı Ârif

Beyi, Şevki Beyi; hattâ ve hattâ: Sâdeddin Kaynak’ı, Muhlis

Sabahattin’i, Selâhaddin Pınar’ı, Neveser Kökteş’i ve daha nicelerini

reddedebilir, eserlerine kulaklarımızı tıkayabilir miyiz? Sağduyunun

böyle bir soruya "evet" demesi mümkün değildir. O zaman, Mustafa

Düzgünman'ın fikrî çizgisini izleyen ve hepsi de büyük birer san'atkâr

olan ebrûcuların da, bundan böyle, bu konuda "dışarılayıcı olmayan

temkinli ve olgun bir tutum" izhâr etmeleri herhâlde daha isâbetli

olacaktır.

Ebrû, tasavvufî bir zevkle icrâ edilmesi gereken,

yalnızca el becerisine değil fakat 1) tefekküre ve 2) murâkabeye de

dayanan bir san'at iken, Türkiye genelinde gitgide sekülerleşmiş ve bu

zevkden nasîbi olmayan kimselerin de icrâ ettikleri bir zenaat[20]

derekesine düşürülmüştür. Bunun sonucu olarak bu san'atın âdâbında da

genel bir tereddi yaşanmaktadır.

Bir ebrû heveslisinin bu

san'atın inceliklerine hâkim olabilmesi için farklı ebrûlardan en az

4000 ilâ 5000 adet ebrû üretmesi gerekir. Fakat yeni yetme bâzı

ebrûcuların, açtıkları 3-4 haftalık bir kurs sonunda, hayatında henüz

daha 400 ebrû bile üretememiş kimselere tantanalı merâsimlerle "Ebrû İcâzetnâmesi"

verdikleri gözlenmiştir. Bu durum tekkelerin kapanmasına takaddüm eden

tereddi döneminde bazı şeyhlerin birkaç mecidiye karşılığı birçok

kimseye "Şeyhlik İcâzeti" vermelerini andırmıyor mu?

Ebrûcuların

eserlerinin köşesine bir imzâ kondurmaları geleneği de Mustafa

Düzgünman ile başlamıştır. O da, ancak birisine bir ebrû hediye edeceği

zaman ithâf mâhiyetinde bir imzâ atardı, o kadar. Yoksa bir yılda

7000-8000 ebrû üreten birinin bütün ebrûlarını imzâlaması muhâldir, ve

zâten o buna da karşıydı. Fakat her ebrûnun bir köşesine mutlakā bir

imza kondurmak maalesef artık bir gereklilik gibi telâkki edilmektedir.

Bunda ebrûnun belirli bir pazar ortamında bir metâ gibi telâkki

edilmesinin de rolü olsa gerektir.

"Bir nesnenin kıymeti onun

nedretiyle mütenâsibdir" diyen atasözüne bakacak olursak, ebrûnun ve

tekâmülünün yaklaşık altmış yıldır yakın şâhidi olmuş olan bu fakîr

abd-i âcizin: "Ebrû san'atını ille de halka yayacağız" terânesiyle "Havassa ait mânevî bir zevk ve san'at olan

ebrûyu da, pıtırak gibi bitmiş olan yeni yetme ebrûcuları da, eninde

sonunda ve büyük ölçüde, hem sekülerleştirmiş hem de avâmîleştirmiş

olmadık mı?" diye acı acı sorası geliyor.





* * *





[1]Enâniyyet: Benlik tutkusu.

[2]Hubb-i riyâset: Nefsin en gizli oyunlarından baş olma sevdâsı

ya da kendini herkesden üstün görme

alışkanlığı.

[3]Naif: Fransızca'dan dilimize geçmiş bir kelimedir. 1) Çocukların icrâ

ettikleri tarzda, 2) eserindeki unsurlarda çocukça bir uslûb ya da basitlikler

görülen san'atkâr, ya da 3) böyle bir san'atkârın eseri

anlamındadır.

[4]“Hindistan’da

kağıt yapımı” ile ilgili olarak Alexandria Soteriou’nun Gift

Of Qonquerors - Hand Papermaking in India başlıklı

kitapta (Grantha Corporation U.S.A. ve Mapin Publising Pvt. Ltd. of Ahmadabad,

India; 1999) 1650 yıllarında yapıldığı tahmin edilen ve Yeni Delhi Müzesi’nde 56:87b numara ile

kayıtlı olan, kalıplar ile yapıldığı anlaşılan bir ebrûda “Amal Safi” diye, gene

kalıpla yazılmış ebrûlu bir imzâ bulunmaktadır.

[5]26 Ekim 1923 Cuma günü "Evkaf-ı İslâmiye Müzesi"nde yapılan törende

Süheyl Ünver'in (1898-1986) almış olduğu ebrûculuk icâzetnâmesinde şöyle

yazmaktadır: "Medresetü-l Hattâtîn talebesinden Süheyl Efendi bin Enver

Efendi ebrî san'atımızdaki meleke ve mahâretini işbu eseriyle ibrâz ettiğinden,

bundan böyle arzu edenlere ta’lim etmek üzere kendisine icâzet verilmiştir.

Cenâb-ı Hakk ömrünü efzûn ve feyzini müzdâd buyursun. Âmin. El Fakîr

Necmeddin 1339".

Bu zâtın hayatı hakkında ek bilgi için Bk. Ahmed Güner Sayar,

A. Süheyl Ünver – Hayatı, Şahsiyeti ve Eserleri 1898-1986, Eren

Yayınları, İstanbul 1994.

[6]Mustafa Düzgünman'ın hayatı

hakkında Bk. Ahmed Yüksel Özemre, Üsküdar'da Bir Attâr

Dükkânı, 4. baskı, Kubbealtı Neşriyâtı, İstanbul 2003

[7]Bk.

1) Ahmed Yüksel Özemre, Üsküdar’da Bir Attâr Dükkânı, 4.

baskı, Kubbealtı Neşriyât, İstanbul 2003; 2) Ahmed Yüksel Özemre, Üsküdar’ın Üç “Sırlı”sı, I.

Bölüm: Üsküdarlı Hâfız Eşref Ede Efendi,

(Baskıda), Kubbealtı Neşriyât.

[8]Mustafa Düzgünman ile Niyâzi Sayın bir keresinde tam 13 yıl dargın

kalmışlardı.

[9]Bk. Phoebe

Jane Easton, MARBLING, A History and A

Bibliography, Dawson's Book Shop, Los Angeles 1983. Bu eserde, s.

22’de yazar, M. Düzgünman’ın özgeçmişinden ve atölyesine yaptığı ziyâretten

bahsetmekte ve s. 68’de de Düzgünman’ın iki adet orijinal ebrûsu

bulunmaktadır.

[10]Muhtemel bâzı iltibâslara yol açmamak için şiirin orijinal imlâsı ve

noktalama tarzı burada muhâfaza edilmemiştir.

[11]Âb-ı rû: Yüz suyu. Âb-rû: su yüzü.

[12]Destizenk: farsça "deste-seng" kelimesinden türemiş galat-ı meşhûr.

Deste-seng: mermerden bir altlık ile gene mermerden bir merdâneden oluşan ve

ebrû boyalarını ezmede kullanılan bir araç.

[13]Tenşit: Şenlendirme, neşelendirme, ferahlandırma.

[14]"Eynemâ": Kur'ân'da Bakara sûresinin 115. âyeti olan: "Fe eynemâ tuvellû,

fe semme vechullāh" (Nereye dönerseniz dönünüz Allāh'ın Vechi oradadır) âyetine

işâret.

[15]Son iki beytin mânâsı: "Ey Mustafa! Hakk'a olan aşkının nakışları sana

neler öğretti? İçinde gizli olan ve bu Mükevvenât'ı inceden inceye işlemiş olan

Nakkāş ise sana Nereye dönerseniz dönünüz Allāh'ın Vechi oradadır

âyetinin sırrını ilhâm etti. Ebrû kapısı insanı Bâkıy olan Allāh'ın Vech'ini

fehmetmeye sevk eder. Ârif olan kişi ise bütün bu zuhûrâtı Vahdet noktasından müşâhede

eder".

[16]1) Renklerin Sonsuzluğu, 2) Suyun Renklerle

Dansı, 3) Suyun Rüyâsı, 4) Efsun Çiçeği,

5) Ebristanbul.

[17]Türk ebrûculuğunun elçiliğini çeşitli ülkelerdeki konferansları ve

sergileriyle icrâ etmekte olan başka ebrûcularımız da vardır. Biz burada

bunlardan yalnızca Üsküdar ile yakın ilgi içinde olanları

aldık.

[18]“Barut Ebrûsu”nu bilenler üstâdlarına hörmeten ve edebleri gereği bunu

alenen icrâ etmemekte olduklarını ifâde etmektedirler.

[19]Hikmet Barutçugil Alanya’da bir otel için yedibin metre erbûlu perde imâl

etmiştir.

[20]Zenaat: 1) Maddî ihtiyaçları karşılamak maksadıyla yapılan, ustalık ve el

mahâreti gerektiren iş, hirfet. 2) Geçim sağlanan sürekli iş. (D. Mehmet Doğan,

Büyük Türkçe Sözlük)

Tasarım & Geliştirme | magicleaves