Buradasınız

MÜCÂHİD TOMA'NIN KİTABI

MÜCÂHİD TOMA’NIN

KİTABI



Prof.Dr.

Ahmed Yüksel Özemre



Giriş


1945 yılında Yukarı Mısır'da

Luksor harâbelerinin 50-60 km kadar kuzey-batısında bulunan Nag Hammâdi'de

ortaya çıkarılmış olan ve bugün Nag Hammâdi Külliyâtı diye anılan Kıptîce bir

külliyâtın II. numaralı cildinin 7.si olarak kaydedilmiş olan kitap "Mücâhid Toma'nın Kitabı (Mattias

Tarafından İktibâs Edilen, İsâ'nın Yahûda Toma'ya söylediği Gizli Sözler)"

olarak anılmaktadır.


Havârî Yahûda Toma'nın Urfa

civârında, Süryânice konuşan bir ilk dönem hıristiyan topluluğu nezdindeki

i'tibârı büyüktür. Pekçok bilim adamı Toma'ya Göre İncîl'in1,

Mücâhid Toma'nın Kitabı'nın ve Toma'nın İşleri başlıklı yazıların hepsinin de bu topluluktan

çıkmış olduğuna inanmaktadırlar. İlgili bilim adamları arasında, Mücâhid Toma'nın Kitabı'nın III.

yüzyılın ortalarında yazılmış olduğu kanaati ağır basmaktadır. Kitabın aslı

sâdece 7,5 sayfada 318 satırdan ibârettir. Kitabın ismi İngilizce'de "The Book

of Thomas the Contender", Fransızca'da "Le Livre de Thomas l'Athlète",

Almanca'da "Das Thomasbuch" ve İtalyanca'da ise "Il libro di Tommaso l'Atleta"

diye geçmektedir2.

Mücâhid Toma’nın

Kitabı

’nın

elde bulunan nüshası Kıptîce'nin Sahidî lehçesinde yazılmıştır. Bununla beraber bu

nüshanın aslı Süryânice olan bir nüshadan Kıptîce'ye tercümesi olması ihtimâli

de yüksektir. Kitabın, şu âna kadar, bizim ulaşabildiğimiz tercümeleri, biri

İngilizce'ye3

ve diğeri de de Fransızca'ya4

olmak üzere iki tercümedir. Kitabın İngilizce ve de ilk tercümesi hâlen

A.B.D.nde Nebraska üniversitesi Eski Eserler ve Dinî İncelemeler Bölümü’nde

öğretim üyesi bulunan Prof.Dr. John D. Turner’in doktora tezinin temelini teşkil

etmektedir. Fransızca'ya tercüme ise Fribourg/İsviçre'de "École de Foi et des

Ministères"de hoca olan Râhip Raymond Kuntzmann tarafından yapılmıştır. Bizim

tercümemiz ise bu her iki tercümeye dayanmaktadır. Kitabın Internet'te Roald Zellweger tarafından

yapılmış bir Almanca tercümesine5

rasladıysak da bizde, bunun Kıptîce'den Almanca'ya değil de Turner'inkinden

Almanca'ya hemen hemen kelimesi kelimesine yapılmış bir tercüme olduğu intibaı

uyandı; ve bundan pek istifâde edemedik.

R. Kuntzmann adı geçen kitabında

yaptığı tercüme için yararlandığı eserleri de zikrederken bunların: 1) J.M.

Robinson, Interim Collations in Codex II

and the Gospel of Thomas, Mélanges d'Histoire des Religions Offerts à

Henri-Charles Puech, Paris 1974, s. 379-392; 2) H.M Schenke, Sprachliche und exegetische Probleme in den

beiden letzten Schriften des Codex II von Nag Hammadi, Orientalische Literaturzeitung cild:

70, s. 5-13, 1975; ve 3)

J.E.Ménard'ın kendisine verdiği özel notları gibi "mukāyeseli kritik yazılar"

ile: 1) J.D. Turner, Book of Thomas

the Contender, from Codex II of the Cairo gnostic library from Nag Hammadi (CG

II, 7): the Coptic text, with translation, introduction and

commentary, Society of Biblical

Literature: Distributed by Scholars Press, University of Montana, Missoula,

Montana.: ISBN: 0891300171, (1975); 2) M. Krause, Das Thomasbuch, Die

Gnosis (Edit. W. Foerster), 2. Cild: Koptische und mandaeische Quellen,

s. 136-148, Zürich-Stuttgart, (1971); ve 3) D. Kirchner, Das Buch des Thomas. Die siebte Schrift aus Nag-Hammadi Codex II,

Theologische Literaturzeitung, cild: 109 (1977), s. 793-804, gibi

kitaplardaki biri İngilizce'ye ve diğer ikisi de Almanca'ya tercüme olduğunu

bildirmektedir. Ayrıca, gene Kuntzmann'ın kelime kelime işâret ettiğine göre

kitapta Kıptîce'nin yanında Grekçe'den doğrudan doğruya alınmış pekçok kelime de

bulunmaktadır.


1977-1986

arasında Collège de France'da "İslam öncesi Doğuda Hıristiyanlık ve Gnostik

Akımlar Kürsüsü" sâhibi olan A. Guillaumont'un (1915-2000), kendi kürsüsünde,

1973-1974'de bir yıl süren "Le Livre de

Thomas l'Athlète et l'Exégèse sur l'âme: Mücâhid Toma'nın Kitabı ve Nefs

Hakkında Yorum" başlıklı bir seminerde bu kitabı incelemiş ve yorumunu

yapmış olduğu Collège de France'ın web sitesinde kayıtlıdır. Ne yazık ki bu

seminerin muhtevâsı basılmamış ve Guillaumont'un notlarına erişmemiz de, tıpkı

M. Krause'nin ve D. Kirchner'in tercümeleri gibi, maalesef mümkün

olmamıştır.


Bize göre
Mücâhid Toma'nın

Kitabı

muhtevâ, uslûb ve uzunluk bakımından farklı beş bölümden oluşmaktadır. Birinci

bölüm


"Bunlar
Halâskâr'ın6

Yahûda Toma'ya söylediği ve, ben Mattias'ın7,

yürürken onların biribirleriyle konuşmalarını dinleyip kaydetmiş olduğum gizli

sözleridir."


şeklindeki kısa bir

dibâcedir.


İkinci bölüm Hz. İsâ ile Toma

arasında nefse, nefse hâkim olanların sorumluluklarına, hevâ ve hevesine mağlûb

olanların bu Dünyâ'daki ve âhiret'teki ahvâline odaklanmış sorulu-cevaplı diyalog tipinde bir

konuşmadır.


üçüncü bölüm Hz. İsâ'nın nefsine

mağlûb olanlara yönelttiği ve her seferinde "Yazıklar olsun sizlere!" diye eseflerini

beyân ettiği monolog tipinde cezbe dolu bir

suçlamadır.


Nisbeten kısa olan dördüncü bölüm

gene Hz. İsâ'nın âriflere ve haiz oldukları irfân dolayısıyla bu Dünyâ'da

horlananlara "Ne mutlu sizlere!"

diye başlayan müjdeler içeren gene monolog tipinde cezbeli bir

beyânıdır.


Beşinci son bölüm ise,

yalnızca:



"Kâmillere

yazan Mücâhid Toma"nın

Kitabı



* *

*


Dualarınızda

beni de hatırlayınız kardeşlerim!

Evliyâullāh'a

ve Rûhânîler'e

Selâm

ola!


ibârelerinden

ibârettir.


Dibâce ile bu sonuncu bölümün

muhtevâları karşılaştırıldığında kitabın yazarının Mattias mı, Toma mı olduğu

konusunda doğal olarak bir tereddüt hâsıl olmaktadır. Eğer kitabın tümü

gerçekten de Hz. İsâ ile Toma arasındaki konuşmaları işitip de kaydeden Mattias

tarafından yazılmışsa o zaman Toma'nın bir başka vasfının da "Kâmillere

mektuplar yazmak" olduğu anlaşılmalıdır. Bu takdirde dua bekleyip Evliyâullāh'a

ve Rûhânîler'e selâm gönderen de Mattias'dır. Uslûb farkı dolayısıyla kitabın I.

ve II. bölümlerinin Mattias'ın tuttuğu notlara karşılık diğer bölümlerinin Toma

tarafından kaleme alınmış ve daha sonra bu iki müellifin Hz. İsâ'dan

nakillerinin Toma ya da başka biri

tarafından birleştirilip tâdil edilerek Mücâhid Toma'nın Kitabı'nın son

şeklinin ortaya çıkmış olması da muhtemeldir.


Kitabın orijinal metni zamanın

tahribâtına uğramış, okunması mümkün olmayan silik bâzı kısımlar ihtivâ

etmektedir. Turner bu kısımları tercümesinde ya olduğu gibi boş bırakmış ya da

kendi telâkkisine göre doldurmuştur. Hem Toma'ya Göre İncîl'in ortaya koymuş

olduğu perspektifden ve hem de bu incîlde Hz. İsâ'nın davranış özelliklerinden

faydalanarak, ve ayrıca metnin muhtevâsının siyâk ve sibâkını8

göz önünde tutarak bâzı boşlukların metnini ihyâ etmemiz ve Turner'inkileri ile

Kuntzmann'ınkilerini de tâdil etmemiz mümkün oldu. Bu gibi ibâreleri tercümede

{} şeklindeki kıvrık parantezlerin içinde gösterdik. {….} şeklindeki parantezler

ise metindeki, uygun bir şekilde ihyâ etmemizin mümkün olmamış olduğu silik

yerleri göstermektedir. Ayrıca tercümenin daha anlaşılır olabilmesi için bâzı

yerlere de [] şeklindeki köşeli parantezler içinde bâzı açıklayıcı ifâdeler

ekledik. Her iki cins parantezler içindeki bu iki ayrı türden eklemeleri de hep

italik olarak gösterdik.


Ayrıca Turner ile Kuntzmann'ın

tercümelerinde bâzı belirli yerlerde mânâya tesir eden önemli farklar olduğunu

gördük. Meselâ: Turner'in; "What is your

opinion?" yâni "Senin düşüncen nedir?" diye tercüme ettiğini Kuntzmann: "Ce qui t'es manifesté, tu les possèdes"

yâni "Sana izhâr edilmiş olanı sen çok iyi bilirsin" diye tercüme etmektedir.


İşin ilginç yanı, Kuntzmann'ın

ayrıca bu ibârenin M. Krause tarafından: "Sen sana ifşâ edilene sâhipsin", H.M.

Schenke tarafından: "Sana zâhir olan nedir?", D. Kirchner tarafından: "Sana

âşikâr görünen nedir?", ve J.E. Ménard tarafından da: "Sana ifşâ olunanı iyice

hazmettin mi?" şeklinde tercüme edilmiş olduğunu belirtmesidir9.

Bu tek bir misâlden de görülmekte olduğu gibi kitabın Kıptîce'den tercümeleri

oldukça problematiktir. Bunun: 1) metnin ifâde tarzının yalın olmasından, 2)

III. yüzyılda konuşulan Kıptîce'nin Sahidî Diyalektiği'ne ait vokabülerin

semantik açısından muğlâk olmasından, ve 3) tercümanların da bu metni XX. yüzyıl

insanına anlaşılabilir kılmak için kendi telâkkilerine göre yorum yapmak zorunda

kalmış olmalarından ileri geldiği anlaşılmaktadır.


Gāyemiz Turner ile Kuntzmann'ın

(ve diğerlerinin) içinde yetişmiş oldukları grek-yahudi-hıristiyan medeniyetinin

kendilerine empoze ettiği paradigmalar çerçevesinde değil fakat Hz İsâ'nın

Kur'ân'da tazîz edilmiş büyük bir peygamber olması hasebiyle, Toma'ya Göre İncîl'de de izlemiş

olduğumuz gibi, İslâm medeniyetine has paradigmalar çerçevesinde ve bu

medeniyete has terminoloji içinde bu kitabın ne anlatmak istediğinin ortaya

konulması olmuştur. Hiç kuşkusuz, bu da ayrı bir yorumdur.


"Mücâhid Toma'nın

Kitabı"nın


Türkçe'ye

Tercümesi




I. [Bunlar] Halâskâr'ın Yahûda

Toma'ya söylediği ve, ben Mattias'ın, yürürken onların biribirleriyle

konuşmalarını dinleyip kaydetmiş olduğum gizli

sözleri[dir].



II.1. Halâskâr dedi ki: "Kardeşim Toma,

mâdem ki bu âlemde imkânın var, dinle beni de derûnunda uzun uzun düşündüğün

şeyleri sana açıklayayım.


Ve mâdem ki senin, benim

[mânevî] ikizim ve sâdık ihvânım olduğunu10

söylüyorlar, o hâlde sen de nefsini bir incele de kim olduğunu, ne yollu var

olduğunu, ve gelecekte ne olacağını öğren! Sana benim kardeşim denildiğinden

ötürü de, senin nefsinden câhil olman yakışık almaz. Ne demek istediğimi

anladığını biliyorum; çünkü daha önce de sen benim "Hakîkat’ın Bilgisi" olduğumu

idrâk etmiştin. Bana refâkat ettiğin sürece, anlamasan bile sonunda [artık] bilmeye başladın; ve bundan böyle

senin mahlâsın "Nefsini ârif" olacak. Gerçekten de nefsini bilmeyen hiçbir şey

bilmemiş olur; ama nefsini bilen her şey hakkında derinliğine bilgi sâhibi [yâni Râsih] olur. Dolayısıyla, kardeşim Toma;

insanlara nelerin setredilmiş olduğunu, yâni [insanların] bunların karşısında nasıl

câhilce tökezlendiklerini sen de [artık] pekālâ

bilmektesin".


II.2. Bunun üzerine, Toma Efendi'sine

dedi ki: "Ben de bunun için Mi'râc'ından önce sana sormuş olduğumu açıklamanı

istirhâm ediyorum. [Gayb âlemi'ne ait

olan] bâtınî şeyleri senden duyduğum zaman onlar hakkında konuşmam mümkün

oluyor. İnsanların önünde Hakîkat’ten söz etmenin ne kadar zor olduğunu [da] çok iyi

bilmekteyim".


Halâskâr cevâben dedi ki: "Eğer

[Şehâdet âlemi'nde] sizlere izhâr

edilenler sizlere hâlâ muğlâk ise, [Gayb

âlemi'nde olup da] sizlere izhâr olunmayanlardan nasıl haber alacaksınız ki? Eğer Hakîkat'ın

[bu] âlem'de görünmekte olan umûruna

uygun davranmak sizler için zor ise, bu takdirde İlliyyîn'e11

ait olandan nasıl söz edecek ve bâtınî umûra uygun olarak nasıl davranacaksınız?

Ve nasıl olur da sizlere cehd-ü gayret sâhibi denilebilir? Sizler bu bakımdan

müptedîlersiniz; ve kemâlin bâlâsına12

[da] henüz mazhar olmuş

değilsiniz".


II.3. Toma, buna cevap olarak,

Halâskâr’a dedi ki: "Bâtınî olduğunu söylediğin [ve] bizlere gizli

[olan] bu umûrdan söz etsene!"


Halâskâr dedi ki: "{Bütün}

bedenler {...} [biliniz ki] nefs[ânî vasıfların] sebebidir... Bu tıpkı {....}

[ağaçların gövdelerinden zuhur eden meyvalar kadar] âşikâr[dır].

{Buna karşılık} âlî nesneler{in mâhiyeti ise} görünen

nesneler{den farklıdır}, ama bunlar

kökleri {i'tibâriyle kendilerini}

izhâr ederler ve onları besleyen de meyveleridir. Fakat [bütün] bu zâhirî bedenler kendilerine benzeyen

mahlûkātı yutarak hayatlarını sürdürürler. Bunun sonucu olarak da bedenler

değişime uğramış olur. Şu hâlde, bu hayvânî bir vücûd olduğundan bu değişen [de]

bozulup yok olacak; ve o andan i'tibâren de [bunun] yaşama ümidi olmayacaktır.

Hayvanların bedenleri nasıl yok olup giderse bu tesviye olmuş bedenler de öyle

yok olup gideceklerdir. Bunlar da hayvanlarinki gibi [bir tür] birleşmeden türemekte değiller

midir? Eğer bu da cinsî ilişkiden

türüyorsa nasıl olur da bu, hayvanlardan farklı bir şeye sebeb olur? İşte bundan

ötürüdür ki sizler kâmil oluncayadek bebeklerden başka bir şey

olamazsınız.


II.4. Ve Toma dedi ki: "Şu hâlde size

derim ki, Efendim, Bâtın'a ait ve açıklaması zor olan umûr hakkında söz edenler

tıpkı geceleyin bir hedefe oklarını atanlar gibidir. Hiç kuşkusuz bunlar

oklarını, hedefe, herhangi bir kimsenin yapmış olacağı gibi fırlatmaktadırlar

ama bu hedef görünür değildir ki.

Sonunda, nûr etrafı aydınlatıp da karanlığı sırladığında herkesin umûru da

ortaya çıkmış olacaktır. Ama bizlerin Nûr'u [olan] sen, ey [benim] Efendim, [bizleri sen]

nûrlandırıyorsun!"


İsâ dedi ki: "[Bilin ki]

nûr [ancak] Nûr’da var

olur"13.


II.5. Toma dedi ki: "E{fendim}, insanlardan dolayı tecellî edip

de parlayan bu nûr niçin bir görünüp bir kaybolur?"


Halâskâr dedi ki: "Ey azîz Toma! Bu görünen nûr hiç

kuşkusuz, sizler burada kalasınız diye değil ama daha çok sizler buradan

çıkasınız diye sizden dolayı parlamıştır. Buna karşılık her Seçilmiş, nefsini

terkettiği zaman bu nûr da Aslî Cevher'ine ref olunur ve o kimse iyi bir kul

olduğu için de Aslî Cevher onu [yâni bu

nûru] kendine mezceder."14


Bundan sonra Halâskâr,

[sözlerine] devamla, dedi ki: "Ey [bu] Nûr'a karşı duyulan, idrâk

ve ihâtâ edilmesi mümkün olmayan aşk! Ey insanların bedenlerinde ve iliklerinde

parlayan, onları gece ve g{ündüz}

tutuşturan, insanın kollarını bacaklarını yakan, zihinlerini uyuşuk {kılan} ve [onlardaki] nefisleri alt-üst

eden, erkeklerde de kadınlarda da {gece ve gündüz} gizli ve de âşikâr bir

şekilde {bu Dünyâ hayatına

düşkünlüğü} tahrîk eden ihtirâs ateşinin acılığı! Zîrâ erkekler {kadınlara} ve kadınlar da erkeklere {düşkündürler}. [Bundan ötürü] denilmiştir ki: "Kim ki

Hakîkat’ı gerçek Hikmet’in nezdinde arar

o, insanların nefsini kavuran şehvetten kaçmak üzere kendisine kanatlar takan

kimse gibi olur". Ve o, nefsânî tecellîlerden kaçmak için [de] kendisini

kanatlı kılar.


II.6. Ve Toma dedi ki: "Efendim, senin

ifâdenle, senin bizlere [bir] lûtuf olduğunu anladığım andanberi

benim sana sormakta olduğum da tamı tamına budur".


Halâskâr gene cevap vererek dedi ki:

"Bu, kâmillere has bir öğreti olduğundan sizlerle bu konuyu konuşmak da bundan

dolayı bize artık farz oldu. Eğer sizler de kâmil olmak istiyorsanız bunlara

riâyet edeceksiniz; eğer bunlara riâyet etmezseniz isminiz "Câhil" olacaktır.

Zîrâ akıllı bir kimsenin meczûbun

tekiyle düşüp kalkması muhâldir; çünkü akıllı adam hikmet açısından da kâmildir.

Hâlbuki, meczûb için hayr da şer de aynıdır15.

Gerçekten de hikmet sâhibi kişi, gıdâsını Hakîkat'tan alır ve "tıpkı bir

akarsuyun kıyısına dikilmiş bir ağaç gibi16" olur. Ve o, her ne kadar

kanatları olsa bile [gene de]

Hakîkat’ten uzak olan zevâhire tehâlükle koşan bâzı kimselerin olduğunu da

teşhis eder. çünkü bunları [yâni bu kabil zevâhir tutsaklarını] gütmekte

olan yakıcı [hevâ ve heves] ateş[i] onlara bir hakîkat

yanılsamasından başka bir şey sağlamadığı gibi onları teshir edip karanlık bir

lezzete hapsederek kendine has bir zevkin [de] esîri kılar. Ve bu, bu kişileri

tatmîn edilemeyen bir şehvetin esîri kılarak körleştirip nefislerini de cayır

cayır yakan, onlar {}in kalplerine

saplanmış ve aslā söküp atamadıkları bir kazık olur. Ve [bu şehvet] onları, tıpkı ağızlarına

vurulmuş bir gem misâli, kendi keyfince güder durur.


Ve [bu yakıcı hevâ ve heves ateşi] onları

kendi zincirleriyle prangalamış ve, sürekli bozulup değişen zevâhire karşı

duydukları şehvetin [aşağılayıcı] köleliğinin acı tadıyla da bütün

âzâlarını sımsıkı bağlamıştır. Onlar zâten oldum olası esfel-i sâfiliyn

tarafından cezbedilmişler, [orada]

ölümü tatmışlar ve de bu fânî âlemin bütün hayvanlarına benzemişlerdir17."


II.7. Toma cevâben dedi ki: "çoğu kere

ifâde edilmiş olduğu gibi, âşikârdır ki {pekçok kimsenin Hikmet’ten nasîbi yoktur; ve bundan dolayı

da

} bunların nefsi[n

esrârını] tanıması mümkün değildir".


Ve {Halâskâr da} dedi ki: "{Ne mutlu o} bilge kişiye ki

{Hikmet’in peşinden koşar da O'nu} bulduğunda, ebediyyen O’na dayanır ve

kendisine huzursuzluk vermek istemiş olanlardan artık korkmaz!"


II.8. Toma cevâben dedi ki: "Efendim!

Bizim [de yalnızca] kendimize ait olana18

dayanmamız bizim için yararlı olur mu?"




Halâskâr dedi ki: "Evet, yararlı olur.

[Bu takdirde] insanlarda tecellî etmiş olan [şeyler de] ortadan kalkmış olacağından, sizler

için hayrlıdır da. Zîrâ [nefislerine

hâkim olamamış olanların] nefislerinin kabı da dağılıp gidecek ve [fakat] o [beden] yok olduğu zaman [gene de] mezâhirin [yâni görünen nesnelerin] arasında yer

alacaktır. Ve daha sonra onların görecekleri ateş, daha önce sâhib oldukları [nefislerine] îtimada karşı duydukları

sevgiden dolayı onlara acı verecektir. Onlar tekrar, mezâhir ile bir araya

toplanacaklardır. Buna karşılık, ilk muhabbet19

olmaksızın görülmesi mümkün olmayan Bâtın'ı görenler [ise] hayat ve yakıcı ateş endîşesiyle

fânî olacaklardır. Yalnızca az bir süre sonra, mezâhir yok olup gidecektir.

Bundan sonra da şekilsiz gölgeler ortaya çıkacak, ve bunlar kabirlerde ızdırab

içinde ve nefisleri de ifsâd hâlinde olan cesetlerin üzerinde

duracaklardır.


II.9. Toma cevap vererek dedi ki:

"Bütün bunların karşısında bizim ne dememiz gerekir? Gözü kör olan insanlara ne demeliyiz? Şu: 'Bizler

hayr işlemeye geldik, şerre değil' deyip de: 'Eğer bu bedene bağlı olarak

yaratılmış olmasaydık [günahı da] tanımayacaktık' [iddiasında bulunan] şu s{efil} fânîlere karşı hangi bir öğretiyi

beyân etmeliyiz?"


Halâskâr dedi ki: "Gerçekten de bu

gibi {kimseler} söz konusu olduğunda

onları insanlar gibi değerlendirmeyin! Ama, onlara hay{vanlarmış gözüyle} bakın! Zîrâ tıpkı

hayvanların biribirlerini parçalayıp yutmaları gibi bu kabil insanlar da

biribirlerini parçalayıp yutmaktadırlar. Aksine onlar, yakıcı ihtirâsın

lezzetini sevdiklerinden ve ölümün hizmetkârları olduklarından20

ve kezâ bozgunculuk ettiklerinden ötürü {Melekût'tan da} mahrûmdurlar. Bunlar

atalarının nefsâniyetine uygun işler yapmaktadırlar. Bunlar Cehennem'e

atılacaklar ve, kötü tabîatlarının acı kaderinin gereği olarak da, şiddetli

azabla cezâlandırılacaklardır. Bundan dolayı, nereye olduğunu bilmeseler bile,

[yapmış olduklarından] geri dönsünler diye kamçılanacaklar ve

uzuvlarını sabır izhâr ederek değil, fakat üzüntü{yle kaybedeceklerdir}. [Bunlar] akılsızlık ve bozgunculuk {karşısında} düğün bayram edenlerdir .

[üstelik bunlar kendi akılsızlıklarının

farkında bile olmaksızın] kendilerinin bilge oldukların[a inanarak] bu bozgunculuklarını

sürdürenlerdir. {Bunlar} kendi

nefislerini {ilâh edinenlerdir}.

Düşünceleri [yalnızca] kendi işleri

ile meşgūl olduğundan zihinleri [de

hep] kendi nefislerine yönelik olanlardır. Ama onları yakan da işte bu ateştir."


II.10. Toma da cevâben dedi ki: "Efendim;

onlar[ın yanın]a atılmış olan biri ne

yapacaktır? Ben bunlara gerçekten de çok üzülüyorum. Zîrâ bunlara karşı cihâd açmış olan pekçok

kişi var."


Halâskâr cevâben dedi ki: "Sana

izhâr edilmiş olanı sen çok iyi bilirsin."


II.11. Toma diye de anılan Yahûda dedi

ki: " Efendim bu konuda, senin beyân etmen, benim de dinlemem [daha] uygun olur."


Halâskâr cevap olarak: "Şimdi sana

söyleyeceğimi dinle ve Hakîkat'a imân et! [Nifak] tohum[u] eken de ekilen de onların ateşinde,

ateşte ve suda, telef olup gidecekler ve zulmetin kabirlerinde gizleneceklerdir.

Uzun bir zaman sonra hayvanların ve insanların ağızları aracılığıyla

cezâlandırılmış ve öldürülmüş iken, yağmurların ve rüzgârların ve havanın ve

yukarıda parlayan nûr'un etkisiyle şer ağaçlarının meyvası olarak ortaya

çıkacaklardır."


II.12. Toma cevâben dedi ki: "Efendim,

bizi kesin olarak iknâ ettin. [Sözlerini] gönlümüzde lâyıkıyla idrâk ediyoruz ve

âşikârdır ki {bu böyledir}; ve senin

sözün [bizim için] yeterlidir. Ama

bizlere ifâde etiğin bu sözler yanlış anlaşıldıklarından, âleme [hem] saçma ve [hem de] nefreti mûcib gelecektir. Bizim

[ise] bu âlemde bir i'tibârımız [olmadığına] göre, biz bunları gidip de

nasıl va'z u nasîhat konusu edebiliriz?"


Halâskâr cevâben dedi ki:

"Gerçekten de sizlere derim ki: kim ki {benim21}

sözü[] duyar da yüzünü çevirir ya

da [bu sözü] küçümserse ya da bunlara

yılışık yılışık sırıtırsa; gerçekten de derim ki Kādir sıfatıyla O her şeyin

üzerinde hükümrân olan ve bütün güçlere hükmeden [Semâ'daki] Rabb'a teslim edilecek, ve O da onu

evirip çevirerek [kendilerine] Cennet [gibi görünen yer]den Cehennem'e atacak,

ve o dar[acık] karanlık bir yerde

hapsedilecektir. Üstelik atıldığı [yerin] derinliğinden ve Cehennem'in hiç

değişmeyen {şiddetinden} ötürü ne [bir tarafa] dönecek ve ne de hareket

edecektir. Onlar {geçmişte} sizleri

tâkib etmemiş olmalarından ötürü {pişman

olacaklar ve kendilerini} affetmeyeceklerdir. Onlar kendilerinin peşini

bırakmayan ateşte Cehennem zebânisine teslim edileceklerdir. {Bu zebânî} tâkib ettiğinin yüzünü bir

kıvılcım sağanağıyla hınçla kamçılayacaktır. Eğer o Batı'ya kaçacak olursa

ateşle karşılaşacaktır. Eğer Güney'e dönecek olursa orada gene ateşi bulacaktır.

Eğer Kuzey'e yönelirse onu gene kaynayan ateşin tehdidi karşılayacaktır. Buna

karşılık o, kaçıp kurtulacağı Doğu yönündeki yolu da bulamıyacaktır. Gerçekten

de bu yönü [henüz daha] bir bedende

iken bulmamıştı ki Cezâ Günü'nde bulmuş olsun22."


III.1. Bunun üzerine Halâskâr devâm etti:

"Yazıklar olsun sizlere; ey gerçekleşmesi mümkün olmayan şeylere bel bağlamış,

ümidi olmayan Tanrı tanımazlar!"


III.2. "Yazıklar olsun sizlere, ey nefs-i

emmâresine ve yok olup gidecek olan [beden denilen o] fânî hapishâneye bel

bağlamış olanlara! Ne zamanadek bîgâne kalacaksınız? Ve ne zamanadek Bâkıy

olanların da fânî olduklarını vehmedeceksiniz? Sizler bu [maddî ve fânî olan] âleme bel

bağlamışsınız, ve sizin ilâhınız da bu [Dünyâ] hayat[ı]dır. Sizler nefislerinizi ifsâd

etmektesiniz."


III.3. "Yazıklar olsun, sizlerde yanan

doymak bilmez [ihtirâs] ateşinin

içindeki sizlere!"


III.4. " Yazıklar olsun, zihinlerinizde

[bir tekerlek gibi] dönüp duran [ve sizleri mükerrer vehimlerin esiri

kılan] düşünceleriniz yüzünden,

sizlere!"


III.5. "İçinizde yananların pençesindeki

sizlere yazıklar olsun ki bu, bedeninizi âşikâre tüketmekte, nefsinizi gizlice

parçalamakta ve sizleri [Cehennem'deki] refâkatçileriniz için

hazırlamaktadır."


III.6. "Yazıklar olsun sizlere ey esirler

ki sizler [nefislerinizin]

mağaralar[ın]da hapistesiniz.

Gülmektesiniz. Delicesine gülüşle keyiflenmektesiniz. Sizler ne halâk olduğunuzu

idrâk etmekte, ne içinde bulunduğunuz ahvâli düşünmekte ve ne de zulmet ve {vehim} içinde bulunduğunuzu

anlamaktasınız. Aksine, sizi yakan ateş sizleri sarhoş ve {tümüyle} kötü kılmış. Aklınız sizdeki

{ihtirâslar} yüzünden alt-üst

olduğundan dolayı düşmanlarınızın zehirleri de darbeleri de size tatlı

gözükmekte. Özgürlüğünüzden ferâgat edip köleliği seçtiğiniz için de [artık] zulmet bile size tıpkı nûr gibi

görünüyor. Sizler kalplerinizi köreltmiş, düşüncelerinizden ferâgat edip

budalalığı seçmiş ve düşüncelerinizi ihtirâslarınızın yakıcı ateşinin dumanıyla

doldurmuşsunuz. Nûrunuz {nefsinizin}

bulutu içinde {setredilmiş} ve

üstünüzdeki libas da [yâni bedeniniz de] {sizlere mahbes olmuş}. Aslında var

olmayan {vehim} sizi hâkimiyeti altına almış. îman

etmiş {olduğunuz} kimdir? {Bilmiyor} musunuz ki hepiniz {sizdeki nûra} rağmen {karanlıkların içindesiniz}. Sizler

nefslerinizi zulmet sularıyla vaftiz ettiniz! Kendi hevâ ve heveslerinize göre

hareket ettiniz!"


III.7. "Yazıklar olsun, hatâda pervâsızca

ısrar eden sizlere ki herşeye hükmeden ve herşeyi Basîr olan Güneş'in23

Nûru düşmanları da köle kılacak şekilde her şeyi kuşatacaktır. Sizler Ay'ın,

gece ve gündüz, kurbanlarınızın cesetlerine nasıl hâkim bir şekilde baktığının

dahî farkında değilsiniz!"


III.8. "Yazıklar olsun, kadınlarla

mahremiyete ve onlarla kirli münâsebete düşkün olan

sizlere!"


III.9. "Yazıklar olsun, bedeninizdeki

güclerin hâkimiyeti altındaki sizlere! çünkü bunlar başınıza belâ

olacaklardır!"


III.10. "Yazıklar olsun, şerir iblîslerin

kuvvetlerinin hâkimiyeti altındaki sizlere!"


III.11. "Yazıklar olsun sizlere ki

uzuvlarınızı ihtirâsın yakıcı ateşiyle iğfâl ediyorsunuz! Sizlerdeki ihtirâs

ateşini söndürmek için yanmakta olduğunuz sürece üzerinize şebnem yağdıran

kimdir? İçinizdeki zulmeti dağıtması, zulmeti de kirli suyu24

da setretmesi için Güneş'in üzerinize parlamasına sebeb olan

kimdir?"



"Güneş ve Ay, hava ve rüzgâr ve

toprak ve su ile birlikte sizlere bir râyiha bahşedecektir. çünkü eğer Güneş

bedenleri aydınlatmayacak olursa bunlar tıpkı ayrıkotu ve [diğer] zararlı otlar gibi solup yok

olacaklardır. Eğer Güneş bunları [: bu

otları] aydınlatırsa bunlar galebe çalıp asmayı [bile] boğarlar; ama eğer asma galebe

çalar da bu zararlı otları [ve]

yanındaki diğerlerini gölgede

bırakır, [yayılır] ve gelişirse

büyüdüğü toprağın vârisi yalnızca o olur ve gölgelendirdiği her yere de

hükmeder. Ve büyürse de bütün toprağa hükmeder ve hem sâhibine karşı cÖmert olur

hem de söküp atıncaya kadar bu [zararlı] bitkiler yüzünden büyük çileler

çekmiş olan efendisini daha da hoşnut eder. Aslında onları ortadan kaldıran ve

boğan yalnızca asmadır; bunlar [asmanın

gölgesi dolayısıyla güdük kalarak] ölürler ve toprak olurlar25."


III.12. Sonra İsâ devâm ederek onlara dedi

ki: "Yazıklar olsun sizler, zîrâ [bu]

öğretiyi kavramadınız! {Ama bu öğretiye

ârif olanlar gene de sizlere}

vaaz etmeğe çalışacaklardır. {Sizler} [ise hevâ ve heveslerinizi tatmin etmekte]

acelecilik etmektesiniz. {Bunları ancak

temyîz ve irâdeyle} alt edersiniz. {Oysa} onlar diri kalsınlar diye {bunları} her gün

katletmektesiniz.


IV.1. "Engellerin neler olduğunu önceden

bilen ve bilmediği şeylerden kaçınan sizlere ne mutlu!"


IV.2. "Rabb'lerinin kendilerine olan

muhabbetinden dolayı tahkîr edilen ve hor görülen sizlere ne

mutlu!"


IV.3. "Bir şeye bel bağlamayanların

yüzünden ağlayan ve eziyet çeken sizlere ne mutlu! çünkü sizler [nefsin] her [türlü] bağ[ın]dan kurtulmuş

olacaksınız."


IV.4. "İkāmetgâhınızın nefsiniz olmaması

ve hayatın çilesinin köleliğinden kurtulmanız için dikkatli olun ve dua edin! Ve

dua ettiğinizde, ızdırab ve h{orlanmayı} arkanızda bıraktığınız için,

huzur bulacaksınız. çünkü ne zaman bedenin ızdırab ve ihtirâslarını

terkederseniz Rahîm olandan huzur bulacaksınız ve erişmiş olduğunuz ve size

erişmiş olan Rabb ile birlikte o andan i'tibâren ve ebediyete kadar hüküm

süreceksiniz. âmin.



V.1. "Kâmillere yazan Mücâhid

Toma"nın

Kitabı



* *

*


V.2.
Dualar[ınız]da beni de hatırlayınız

kardeşlerim!

Evliyâullāh'a

ve Rûhânîler'e

Selâm

ola!



Kıptîce Nüshanın

Orijinalliği

Hakkındaki

Şüpheler

İlk hıristiyan topluluklarından biri de

Urfa (Grekçe'de Edessa, ya da

Arapça'da Er Rûha) civârında yerleşik

hıristiyan topluluğu idi. Bilim âlemi pekçok kanıta ve işârete dayanarak, bu

topluluğun havârî Yahûda Toma'ya fevkalâde i'tibâr ettiğine ve onun hakında

yazılmış olan Toma'ya Göre İncîl'in, Mücâhid Toma'nın Kitabı'nın ve Toma'nın İşleri başlıklı yazıların hepsinin de bu topluluktan

çıkmış olduğuna inanmaktadırlar. Bu topluluğun konuştuğu dil Süryânice, ama

kitabın dili ise Kıptîce'dir. Edessa ile Nag Hammâdi arasında da, kuş uçuşu,

yaklaşık 1400 km kadar bir uzaklık bulunmaktadır. Kitabın, Edessa ve civârında

Süryânî kültürüne has paradigmalarla yazılmış olsa bile, buradan 1400 km ötedeki

Grek paradigmalarının hâkim olduğu Yüksek Mısır'a intikāl edinceye kadar ve

ettikten sonra bu paradigmaların etkisi altında değişime uğramış olması pekālâ

mümkündür. Fakat gerçekten de böyle bir değişim varsa bunun kanıtlarının da Mücâhid Toma'nın Kıtabı'nın Kıptîce

nüshasında ortaya konulması gerekir. Böyle bir grek etkisine ise Toma'ya Göre İncîl'de

rastlanılmamaktadır.


Empedokles (Mö. yaklaşık 490-430) bütün

nesnelerin Anâsır-ı Erbaa (Dört Temel Unsur) denilen ateş, su, toprak ve hava'nın belirli oranlarda

karışımından meydana geldiği teorisini ileri sürmüştü. Nag Hammâdi Külliyâtının

II. cildinin 3. kitabı olan Filipus'a Göre İncîl'de Dört Temel

Unsur, Empedokles'in iddiasından farklı bir biçimde: su,

toprak, rüzgâr ve nûr olarak zikredilmektedir. Mücâhid Toma'nın Kitabı'nda ise

yukarıda II.11 ile işâretlediğimiz

beyânda, görüldüğü gibi, bu Dört Temel Unsur'a: yağmurlar, hava, rüzgârlar ve nûr

olarak değinilmektedir. Empedokles'inkinden farklı dahî olsa Dört Temel

Unsur'un bu kitapta zikredilmiş olması ve ölüp de toprak olmuş olanların

yağmurlar, hava, rüzgârlar ve nûrun etkileriyle bir evrim geçirerek bu sefer şer

ağaçlarının meyvesi olarak zuhur etmeleri, kanaatimizce, kitabın bu şeklinin Hz

İsâ'nın zamanında Mattias tarafından kaydedilmiş olduğu söylenen ilk şeklinden

farklı olduğuna işâret etmektedir. Bilgisinin aslî kaynağı Cenâb-ı Hakk olan Hz

İsâ'nın bir peygamberin Dört Temel Unsur gibi beşerî ve de sübjektif teorilerle

ilgisinin olması ve olayları bu teorilerden esinlenerek açıklamaya kalkışması

tamamiyle muhâldir. Daha sonraları kopya edilirken kitaba, Hz İsâ'nın

öğretisinde olması mümkün olmayan, Grek Medeniyeti'ne has bu öğelerin ilâve

edilmiş olması ihtimâli kuvvetlidir.


Kezâ II.12 de Hz İsâ'nın beyânının kelimesi

kelimesine tercümesi de şöyledir: Halâskâr cevâben dedi ki: "Gerçekten de

sizlere derim ki: kim ki {benim}

sözü[] duyar da yüzünü çevirir ya

da [bu sözü] küçümserse ya da bunlara

yılışık yılışık sırıtırsa; gerçekten de derim ki Kādir sıfatıyla O her şeyin

üzerinde hükümrân olan ve bütün güçlere hükmeden [Semâ'daki] Arhont'a teslim edilecek, ve O da

onu evirip çevirerek [kendilerine] Cennet[ gibi görünen yer]den dipsiz uçuruma atacak, ve o dar[acık] karanlık bir yerde

hapsedilecektir. Üstelik atıldığı Tartaros'un derinliğinden ve Hades'in hiç değişmeyen

{şiddetinden} ötürü ne [bir tarafa]

dönecek ve ne de hareket edecektir. Onlar {geçmişte} sizleri tâkib etmemiş

olmalarından ötürü {pişman olacaklar ve

kendilerini} affetmeyeceklerdir. Onlar kendilerinin peşini bırakmayan ateşte

Tartarouchos'a

teslim edileceklerdir. {Tartarouchos} tâkib ettiğinin yüzünü bir

kıvılcım sağanağıyla hınçla kamçılayacaktır. Eğer o Batı'ya kaçacak olursa

ateşle karşılaşacaktır. Eğer Güney'e dönecek olursa orada gene ateşi bulacaktır.

Eğer Kuzey'e yönelirse onu gene kaynayan ateşin tehdidi karşılayacaktır. Buna

karşılık o, kaçıp kurtulacağı Doğu yönündeki yolu da bulamıyacaktır. Gerçekten

de bu yönü [henüz daha] bir bedende

iken bulmamıştı ki Cezâ Günü'nde bulmuş olsun26."


Grekçe Arhon ya da Batı dillerine

geçmiş olduğu şekliyle Arhont

kelimesi "hükümdâr" anlamına geldiği gibi bâzı gnostik çevreler'e göre Allāh'a

bağlı olup da bu âlemi yaratmış olan güce verilen isimdir. Tartaros, Hades

cehenneminin altında, Titan'ların27 hapsedilmiş olduğu sonu olmayan bir kuyudur. Tartarouchos ise Grekçe'de

kaplumbağa anlamında olup aynı zamanda Hades'deki günahkârları ateşten

kamçısıyla döven zebânî anlamında kullanılmaktadır. Böylece bu pasajın da, Grek

Mitolojisi'ne i'tibâr etmesi muhâl olan Hz İsâ'nın beyânını tam olarak

yansıtamıyacağı anlaşılmaktadır.


Bu iki pasaj Mücâhid Toma'nın Kitabı'nın

elimizdeki Kıptîce nüshasının orijinal nüsha olmadığı, en azından daha önceki

bir nüshadan en azından bâzı pasajlarının değiştirilerek kopya edilmiş olduğu

hakkında yeterince şüphe beslememize sebeb olmaktadır.


Kitabın Ana

Temaları

Kitabın metni hem farklı yorumlara

yol açabilme imkânından, hem zamanın tahrîbâtına uğramış olan pasajları şahsî

yorumlarla ihyâ etmeye yönelik gayretlerden ve hem de ihtivâ ettiği bâzı teşbih

ve istiârelerin muğlâklığından ötürü yer yer ağırlaşmaktadır. Bu kabil teşbih ve

istiârelere örnek II.3. de Hz.

İsâ'nın Toma'ya cevâbında rastlıyoruz.


Toma'ya Göre İncîl

ile Mücâhid Toma'nın Kitabı'nın en

belirgin ortak yanları her iki kitaptaki sözlerin de, bizzât bu kitapların

dibâcelerinde, "gizli sözler" yâni ancak belirli bir

irfân düzeyine ulaşmış ihvâna açıklanabilecek, her önüne gelenin idrâk etmesinin

mümkün olmadığı sözler olarak nitelendirilmesidir. Her peygamberin tebliğine

muhâtab olanlara getirmiş ya da te'yid etmiş olduğu şer'î kuralların dışında bir

de fehâmet, idrâk ve temyiz bakımından yetenekli ashâbına Şerîat'ın ötesinde bir

İrfânî öğreti tedrîs ettiği de

bilinmektedir. İşte Hz İsâ'nın bu "gizli sözleri" de bu öğretinin bir

parçasıdır. Görünüşe göre, ilk kitapta bu sözlerin Havârîler'in önünde edilmiş

ve Toma tarafından tutulmuş olmasına karşı ikinci kitapta bu sözlerin

muhâtabları yalnızca Toma ve Mattias'dır; ve bu sonuncuları kayda geçiren de

Mattias'dır.


Bu irfânî öğretiyle ilgili "gizli

sözler" yalnızca Toma'ya Göre İncîl'de

ve Mücâhid Toma'nın Kitabı'nda

bulunmamaktadır; başka kitaplarda da bunlara yollamalar yapılmıştır. Meselâ Pistis

Sophia'da:


"İsâ Filipus'a ve daha uzaktaki

Mattias'a ve Toma'ya, yazılacak sözlerinin (hadîslerinin) tümünün henüz daha

tamamlanmamış olduğunu; bu tamamlandığında ise gidip bunları uygun gördüklerine

tabliğ edebileceklerini bildirdi."


Bu türlü gizli bir öğretinin

varlığından, İskenderiyeli Titus Flavius Clemens'e göre, Kilise'nin de haberi

vardır. Eusebius'un bildirdiğine göre bu zât Hypotyposes (Taslaklar) başlıklı

eserinin 6. cildinde:


"Efendimiz dirilişinden sonra

Sâdık Ya'kub'a, Yahyâ'ya ve Petrus'a İrfân'ı tedrîs etti; bunlar da bunu biri

Barnaba olmak üzere Yetmişler'e tevdî ettiler."


Gene Pistis Sophia'da şu üç pasaj da ilgi

çekicidir:


"Ey azîz Filipus, dinle ki sana

söyleyeyim! Zîrâ Ezelî Sır benim yapacağım bütün beyânların ve sizlerin

göreceğiniz bütün şeylerin yazılmasını sana, Toma'ya ve Mattias'a tevdî

etti."


"Sen Filipus, ve Toma ve Matta (Mattias); sizler Gayb tarafından Nûrânî

Melekût'un her kelimesini yazmakla ve bunlara şehâdet etmekle

görevlendirildiniz"


Meryem dedi ki: "Senin Filipus'a

söylediğin: "Nûrânî Melekût'un bütün beyânlarının yazılması ve bunlara tanıklık

etmeniz görevini sana, Toma'ya ve Mattias'a Ezelî Sır verdi" şeklindeki

beyânınla ilgili olarak şimdi beni dinle ki sana bu beyânın ilhâm kaynağını

haber vereyim; bu senin nûrânî kudretinin daha önce Musâ'ya ilhâm ettirmiş

olduğu vechile: "Dâvâ iki ya da üç tanığın sözü üzerine teessüs eder";


Kitaba kuş bakışı bakıldığında

metnin iki ana tema etrafında gelişmekte olduğu fark edilmektedir. Bunlar: 1)

Şehâdet âlemi'nin nefsi kayıt altına alan bağlarından İrfân yoluyla halâs

olunması, ve 2) nefsin hevâ ve hevesi

ile uzlaşık hayat sürmenin kesin olarak takbîhi ve reddidir. Aynı temalar farklı

biçimde Toma'ya Göre İncîl'de de işlenmiş

bulunmaktadır. Dolayısıyla Toma'ya Göre İncîl ile Mücâhid Toma'nın Kitabı'nın

biribirlerini te'yid eden ortak bir vechesinden söz edilebilir. Bunu açıklamak

için Toma'ya Göre İncîl'in felsefesine

temas etmek de faydalı olacaktır.


Toma'ya Göre

İncîl'in

Felsefesi28

Toma'ya Göre

İncîl

'in arka

plânındaki felsefenin anlaşılmasını kolaylaştırmak için, ihtivâ ettiği 114

hadîsden bâzılarını 5 alt-bölümde farklı bir şekilde sıralamak isâbetli

olacaktır29:


1. Dâvet ve Vaad: "Bana gelin! Zîrâ benim

hâkimiyetim nâzik ve efendili-ğim de yumuşaktır. Kendiniz için huzur

bulacaksınız" (

H.90). "Ben sizlere gözün

görmemiş, kulağın duymamış ve elin dokunmamış ve de insanın kalbine aslā

gelmemiş olanı vereceğim" (

H.17); çünkü

"Kim ki benim ağzımdan

susuzluğunu giderir, benim gibi olur. Ben de o olurum; ve gizli olanlar da

[artık] ona ifşâ edilir" (

H.108). Bana: "Bizlere

kendini[n hakîkatını] ne zaman izhâr edeceksin de bizler ne zaman

Sen'i[n hakîkatını] görebileceğiz?" (

H.37). "Bize bulunduğun Makām'ı

öğret! çünkü onu bizim de bulmamız gerekiyor..." (

H.24) diye soruyorsunuz;

"Arayan bulacak, [kapıya vuran] kimseye [kapı]

açılacaktır" (

H.94), yeter ki sizler "...

kendi önün[üz]dekini teşhis ed[in], örtülü olan da ...

[sizlere] izhâr edilecektir" (

H.5). Şunu bilin ki

"...Eğer benim mürîdlerim olur da sözlerimi dinlerseniz bu taşlar bile

sizlere hizmet edecektir..." (

H.19).



2. İsâ'nın Sırrı (İnsân'ın

Sırrı):

"[Ben]

âlem'in ortasında kıyâm ettim ve onlara etten-kemikten gözüktüm"

(

H.28); ama

sizler "Göğün ve Arz'ın görünüşünü inceden inceye tetkik ediyorsunuz da

kendi önünüzdekini tanımadınız; ve [üstelik de] şimdiki ânı[n

ayağınıza getirmiş olduğu imkânı] incelemeyi de bilmiyorsunuz"

(

H.91); "Sizlere

söylediklerimden hareket ederek benim kim olduğumu [hâlâ] anlamadınız

mı?" (

H.43). "Sizler

önünüzdeki Hayy Olan'ı unuttunuz..." (

H.52). Artık

idrâke gelin de "öleceğiniz ve O'nu arayıp da görmeğe muvaffak

olamıyacağınız korkusuyla, yaşadığınız sürece Hayy Olan'a bakınız"

(

H.59). Açıkça

söylüyorum işte: "...Anlayan anlasın! Nûrânî bir zâtta [yalnızca İlâhî] Nûr bulunur ve o zât

[da] bütün âlem'i nûrlandırır; eğer nûrlandırmazsa karanlık olur"

(

H.24). Biliniz

ki "Onların hepsinin üstündeki Nûr benim; âlem [de] benim. âlem

benden çıktı ve âlem gene bana dönecektir. Odunu yar! Ben oradayım. Taşı kaldır!

Beni orada bulacaksın" (

H.77). "...Ben

kendine daimâ eşit kalandan hâsıl olanım. Bana verilen, Baba'ma ait

olanlardandır..." (

H.61).


3.

Nefis:

Biliniz

ki

"âlem'i tanıyıp da kendi nefsinden câhil olan, her

[mânevî] makāmdan mahrûm olur" (

H.67). "... O

hâlde sizler de bu âleme karşı uyanık olun!..." (

H.21). Sizler

bu âlem'den "Geçip–gidenler'den olunuz!" (

H.42). Gerçekten de "Gökler de Arz da sizin

önünüzden geçip gidecekler ve Hayy'dan {çıkmış olan} Hayy kişi, ölüm ve {korku}

tanımayacak30

. Zîrâ ben

sizlere: « Nefsine ârif olmuş olana Dünyâ lâyık değildir»

demedim mi?" (

H.111). "Vay o

nefse bağlı olan bedene; vay o bedene bağlı olan nefse!"

(

H.112) ki

sizlere başlangıcı da sonu da unutturur. Oysa "...başlangıç neredeyse

son da orada olacaktır. Ne mutlu o kişiye ki başlangıçta kāimdir! O, sonu da

görecek ve ölümü tatmıyacaktır" (

H.18). Ah bir

idrâk etseniz ki "...Melekût sizin içinizdedir

[Bâtın’ınızdadır]31

. Nefsini

bilen O’nu bulacaktır Ve o zaman anlayacaksınız ki sizler Hayy olan Baba'nın

oğullarısınız..." (

H.3). Ve

bilin ki: "Yanımda olan ateşin yanındadır ve benden uzak olan ise

Melekût'tan uzaktır" (

H.82).


4.

Melekût:

Bir de

kalkmış, bana

: "Melekût ne

günü gelecek?..." (

H.113). diye

soruyorsunuz; ama biliniz ki: "...O beklemekle gelecek bir şey

değildir. [Onun hakkında] «İşte o burada!» ya da «İşte o

şurada!» denemez. Baba'nın Melekûtu Arz'ı kaplar ama insanlar onu

göremez" (

H.113). Sizler

"Eğer dünyâya karşı oruçlu değilseniz Melekût'u bulamı-yacaksınız..."

(

H.27). "...

Sizler ancak ikiyi bir, ve bâtını zâhir, ve âlâyı ednâ; ve kezâ erkek artık

erkek ve dişi de artık dişi olmayacak şekilde erkeği ve dişiyi bir tek ve aynı

varlık kıldığınızda; bir göz yerine gözler, bir el yerine bir el, bir ayak

yerine bir ayak, bir sûret yerine bir sûret yaptığınızda {Melekût'a}

gireceksiniz" (

H.22). "Ne mutlu

münzevîlere ve seçilmişlere! Zîrâ Melekût'u sizler bulacaksınız. Gerçekten de

sizler O'radan {çıktınız}, {ve} gene oraya döneceksiniz"

(

H.49). "...Kim ki

Bir'e rücû' edecektir, o Nûr ile dolacaktır..." (

H. 61). "Eğer

sizlere «Nereden doğdunuz? » diye sorarlarsa, onlara «Bizler Nûr'dan, Nûr'un

bizâtihî Nûr olduğu makāmdan geldik. O Nûr {kıyâm edip} kendisini onların

sûretinde izhâr etmiştir» deyin. Ve eğer sizlere «Siz kimsiniz?» derlerse,

«Bizler Hayy olan Baba'nın oğulları ve seçilmişleriyiz»" deyin!

(

H. 50) Bir de

kalkmış, "Meryem erkek değil" diye aranızdan çıkmasını istiyorsunuz; "İşte

bakın! Onun da siz erkekleri andıran, Hayy Olan bir Rûh olabilmesi için

ben onu, er kişi kılabilmek üzere, bizzât irşâd edeceğim. Zîrâ kendisini er kişi

kılan her kadın Göklerin Melekûtu'na girecektir" (

H.114). Ya

sizler "... Nûr'da olduğunuz zaman ne yapacaksınız? Bir olduğunuz gün İki

oldunuz. Ama İki olduğunuz zaman ne yapacaksınız?"

(

H.12). Bu ağır

sorumluluğu iyice idrâk edin de "Kadından doğmamış olan kimseyi görürseniz

başınızı yere koyarak secde edip O'na kulluk ediniz! İşte Baba'nız O'dur"

(

H.15).


5.

Müjde ve Gizliliğin Gerekliliği:

Size derim

ki

: "Bu

sözlerin te'villerini bulan aslā ölümü tatmıyacaktır"

(

H.1). “... Benim

ifşâ etmiş olduğum kaynayan kaynaktan iç[ip] de sarhoş olan[ın], ben

artık Efendisi değil[fakat onun mânevî eşitiy]im”

(

H.13). çünkü

"Ben esrârımı{esrârıma lâyık olan- lara} beyân etmekteyim. Sağın ne yaparsa

onun ne yaptığını solun [sakın] bilmesin!" (

H.62). Şu hâlde "Sakın kutsal olanı köpeklere

vermeğe kalkışmayın ki onu gübreye atmasınlar! Sakın incileri domuzlara atmayın

ki onları {...} [tahrîb] etmesinler!"

(
H.93).


Böylece, Hz İsâ'nın Toma

İncîli'ndeki mesajının ana çizgileri:


1. önce bir dâvet ve bu dâvete

uyanlara vaad edilen ödülün açıklanması,



2. Bu dâvete uyup da Hz İsâ'ya mürîd

olanlara O'nun kişiliğinin ardındaki bâtınî hakîkatın sırrının

ifşâsı,



3. Mürîdin nefsine ârif olmasının

kendisine kazandıracağı Melekût idrâki,



4. Bu idrâkin gerçekleşmesinin

şartları,



5. Böylece gerçekleşecek olan irfânın

muhâfazasının gerekliliği


olarak ortaya çıkmış

bulunmaktadır. Bütünüyle ele alındığında bu mesaj, insanı: A) kendi zâtının

esrârına vâkıf kılacak, B) dünyevî hayatın şartlarından halâs edip ikinci

bir doğuş gibi telâkki edilebilecek çok üstün bir idrâke eriştirecek, ve

C) bu âlem'e hem zâhirî ve hem de bâtınî açıdan bakabilmesini sağlayacak olan

köklü bir değişi-min müjdesini vermekte olmasından dolayı gerçekten de bir

incîl (= euaggelion = hayrlı haber, müjde) olarak kabûl

edilmelidir.





* *

*








[1]Toma'ya Göre İncîl de Nag Hammâdi Külliyâtı'nın II. cildinde

fakat 7. sırada bulunmaktadır. Bk.

Ahmed Yüksel Özemre, Toma'ya Göre İncîl ya da Hz İsâ'nın 114

Hadîsi, 2. baskı, Kaknüs Yayınları, Ekim 2002 (247

sayfa).

[2]Grekçe'den alınmış "atlet"

kelimesi kitabın sonundaki "Kâmillere yazan Atlet Toma'nın kitabı" ibâresinde

geçtiği için bu kitaba Fransızlar "Le Livre de Thomas l'Athlète", İtalyanlar da

"Il libro di Tommaso l'Atleta" demektirler. Oysa Nag Hammâdi Külliyâtı'nı ilk

değerlendirip de kitapların isimlerini tercüme eden fransız Jean Doresse bunu Le

Livre de Thomas yâni "Toma'nın Kitabı" diye tercüme etmeyi uygun

bulmuştur. (Bk. Jean Doresse, Les

livres secrets des gnostiques d'Égypte, s. 167, Librairie Plon, Paris

1958).

Ayrıca "atlet" kelimesinin

etimolojisine ve kullanılış şekillerine bakıldığında atletin "bir hedefe varmak için cehd ü gayret

sarfeden biri" olduğu ve Hıristiyanlık'da "îmânın atleti", "İsâ'nın atleti"

gibi farklı anlamlarda da kullanılmakta olduğu görülmektedir. John D. Turner

kitabın ismini, bundan ötürü, "to contend" fiilinden türetilen The

Book of Thomas the Contender diye tercüme etmiştir. "To contend": iddia etmek, demek, söylemek, uğramak,

çekişmek, münâkaşa etmek, mücâdele etmek, mücâhede etmek anlamlarında

kullanılmaktadır. Toma'nın ise nefsi ile cihâd etmiş biri olmasından ötürü

"Thomas the Contender" yâni "Mücâhid Toma", "Atlet Toma"ya nisbetle, bize göre, "atlet" kelimesinin medlûlünü de

kapsayan daha kuvvetli ve daha isâbetli bir tercüme olarak tecellî

etmektedir..

[3]Bu tercüme için Bk. John

D. Turner: The Book of Thomas The Contender, James M. Robinson (General

Editor): The Nag Hammadi Library – The Definitive New Translation of the

Gnostic Scriptures Complete in One Volume, Paperback Edition, s. 198-207, Harper Collins, San Francisco

1990.

[4]Bu tercüme için de Bk.

Raymond Kuntzmann, Le Livre de Thomas başlıklı kritik

edisyonu (Les Presses de l'Universite de Laval, Québec/Kanada,

1986)

[6]Halâskâr: Kurtarıcı, yâni Hz

İsâ.

[7]Mattias: Havârî Matta (Grekçesi

Mattheou: Hudâverdı; İbrânîcesi Matityahu)

[8]Siyâk ve sibâk: Sözün gelişi, sözün öncesinin sonrasına

uygunluğu, sözün metnin bağlamına uygunluğu.

[9]R. Kuntzmann, A.g.e., s.

119.

[10]VIII. Bölüm'de 13. hadîsin muhtevâsı ve yorumuyla

mukāyese ediniz.

[11]İlliyyîn: Cenâb-ı Hakk'a en

yakın mânevî makām.

[12]Bâlâ: Yüce,

âlî.

[13]Hz İsâ burada insanlarda tecellî

eden nûrun menşeinin Cenâb-ı Hakk'ın Zât Nûru'nun bir tecellîsinden başka bir

şey olmadığına o nûrun aslının Cenâb-ı Hakk'ın Zât Nûru olduğuna dikkati

çekiyor.

[14]Evet, insanlarda parlayan nûr

onların bu Dünyâ'ya değil Melekût'a ait olduklarını idrâk ettirtmek üzere

parlar. Amaç bu Esfel-i Sâfiliyn'den çıkıp Nûr'un menşei olan o Aslî Cevher ile,

Cenâb-ı Hakk'ın Zât Nûru'na mezcolmaktır.

[15]Yâni meczûbda hayrı ve şerri

temyîz etme yeteneği yoktur.

[16]Bk. Mezmurlar 1,

3. (Mez 1, 1-6): “1 Ne mutlu o kişiye ki kötülerin öğüdüyle

yürümez; günahkârların yolunda durmaz; alaycıların arasında oturmaz. 2

Hazzını yalnızca Rabb’inin Şerîat’ından alır. Ve gece-gündüz onun Hikmet’ini

tefekkür eder. 3 Böyle bir kişi "tıpkı bir akarsuyun kıyısına dikilmiş

bir ağaç gibidir".

Meyvesini mevsiminde verir; yaprağı hiç solmaz; yaptığı her işi başarır.

4 Kötülerse böyle değildir. Onlar rüzgârın savurduğu saman çöpüne

benzerler. 5 Bundan dolayı da günahkârlar yargılandıkları zaman

affedilmeyecekler ve doğruların topluluğunda yer bulamıyacaklardır. 6

çünkü Rabb doğruların davranışını tasvib eder; kötülerin yolu ise felâkete

sevkeder.

[17]Yâni bu kabil nefslerine hâkim

olmayan kimseler hep hayvanlara has vasıfları izhâr ettiklerinden onlara

benzerler. Meselâ mal mülk biriktiren ve bundan kimseyi yararlandırmayan bencil

ve cimri kişi karıncaya, eğlence ve sefâhate düşkün biri ağustos böceğine,

başkalarını iz'ac eden kişi sivrisineğe, herkesin sırlarını araştırıp öğrenmek

isteyen kişi fareye, nankör kişi kediye, boşboğaz kişi papağana, herkesin

talkidini yapan kişi maymuna, şehvetine mağlub kişi ayıya ya da eşeğe, saldırgan

kişi köpeğe, lâf sokuşturmakdan zevk alan kişi akrebe, başkalarını şu ya da bu

şekilde tuzağa düşüren kişi örümceğe, herkesi kölesi gibi gören kibirli kişi

aslana, yalnızca kendisini düşünen ve etrâfındakileri umursamıyan kişi file… ilh

benzer.

[18]Yalnızca bize ait olan,

niteliklerimiz gibi değişikliklere uğramayan, fânî de olmayan:

Rûh'umuzdur.

[19]Bu muhabbetten kasıt Cenâb-ı

Hakk'ın yarattıklarına duyduğu muhabbettir. Bu âlem bu muhabbetin eseridir.

İnsan'ı Hâlik'ine çeken de bu muhabbettir.

[20]çünkü bunların nefse

bağlılıkları onları fânî yâni ölüme hizmet edenler kılar. Oysa nefsin tanıyıp da

Melekût'un Nûr'una kavuşup Aslî Cevher'inin ne olduğunu anlamış olanlar ölümden

berîdirler. Onlar haydırlar, bâkıydırlar.

[21]Turner de Kuntzmann da metindeki

bu boşluğa, bizim aksimize, sizlerin

kelimesini yakıştırmışlardır.

[22]İrfânî literatürde Batı ile

"nefs âlemi", Kuzey ile "nefsin halvete çekilmesi", Güney ile nefsin "cel-vette

olması" ve Doğu ile de "Rûh âlemi" remzedilmektedir.

[23]Gene irfânî literatürde Güneş,

Tanrı'nın Zâtı'nı ve Ay da Peygamber'inin Zâtı'nı

remzetmektedir.

[24]Kirli sudan kasıt meni olsa

gerektir.

[25]Buradaki istiârede asma insanda

gelişen Hikmet'i remzetmektedir; zararlı bitkiler ise nefsin hevâ ve

hevesleridir.

[26]İrfânî literatürde Batı ile

"nefs âlemi", Kuzey ile "nefsin halvete çekilmesi", Güney ile nefsin "cel-vette

olması" ve Doğu ile de "Rûh âlemi" remzedilmektedir.

[27]Grek

Mitolojisi'ne göre Titanlar Uranus (Semâ) ile Gaea'nın (Arz'ın) çocukları ve

bunların soyundan olan devlerdir. Hesiod'un (Mö. 730 civârında) Theogonos (Tanrıların Şeceresi)

isimli eserine göre başlangıçta: Okeanus, Coeus, Crius, Hyperion, Iapetus ve

Cronus diye altısı erkek ve Thea, Rhea, Themis, Mnemosyne, Phoebe ve Thetys diye

de altısı kız olmak üzere 12 Titan varmış. Bu Titanlar annelerinin

kışkırtmasıyla babalarına karşı isyân etmişler. Babaları Uranus da onları

Tartarus'a hapsetmiş. Buna karşılık Cronus'un liderliğinde Titanlar Uranus'u

tahtından indirip Cronus'u hükümdar yapmışlar. Fakat Cronus'un oğullarından biri

olan Zeus da babasına isyân etmiş. Bunun üzerine çıkan ve 10 yıl süren savaşta

her ne kadar Titanların çoğu Cronus'un yanında yer almışsa da Zeus ve kardeşleri

gālib gelerek Titanlar'ı gene Tartarus'da hapsetmişler.

[28]Ahmed Yüksel Özemre, A.g.e. s.

111-116.

[29]Hadîslerin Toma'ya Göre İncîl'deki sıra

numaraları parantez içinde gösterilmiş ve, italik olarak yazılan bağlantı

kelimeleri anlamı bozmadan akıcılığı sağlamak üzere tarafımdan

eklenmiştir.

[30]"Elâ inne evliyâallāhu, lâ

havfün aleyhim ve lâhüm yahzenûn: İyi biliniz ki Allāh'ın dostlarına korku

yoktur ve O'nlar mahzûn da olmayacaklardır" (Yûnus 62) âyetiyle paralelliğe

dikkat ediniz!

[31]Papirus Oxyrynchus 1 göz

önünde tutularak (H.3)'de yapılan düzeltme için Bk. VIII. Bölüm:

Toma'ya Göre İncîl'in Yorumu'nda (H.3)'ün yorumu.

Tasarım & Geliştirme | magicleaves