Buradasınız

İSLÂMİYET AÇISINDAN REENKARNASYON

İSLÂMİYET AÇISINDAN REENKARNASYON1

Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre



Reenkarnasyon, Transmigrasyon, Palinjenezi ve Metampsikoz

İnsanın nefsi'nin ölümden sonra bir başka bedene geçerek yeniden hayata döndüğünü iddia eden inanç sistemine reenkarnasyon (ya da Arapça adıyla: tenâsüh) denilmektedir. Lâtince kökenli bu kelimenin etimolojik anlamı ise "yeniden ete bürünme"dir.

Reenkarnasyon kelimesi nefsin bir bedenden bir başka fakat aynı türden bir bedene geçmesi için kullanılmaktadır. Nefsin bir insan bedenini terk ettikten sonra meselâ bir böcek, bir hayvan ya da bir bitki gibi başka bir türün bedeninde yahut da bir cin'in sûretinde yeniden hayat bulması kastediliyorsa buna transmigrasyon denilmektedir. Ayrıca "yeniden doğuş" anlamında palinjenezi'den, ya da "nefsin farklı tavırları" anlamında da metampsikoz'dan bahsedilmektedir.


Bugün avâm, bütün bu kavramlar arasındaki nüansların farkında olmadığı için, hepsini birden reenkarnasyon kelimesiyle ifâde etmektedir. Oysa palinjenezi de metampsikoz da reenkarnasyonla özdeş kavramlar değildir; zirâ bunlar "yeniden doğuş"un ve "nefsin farklı tavırları"nın mutlakā yeni bir bedende vuku bulmasını gerektirmemektedirler.

Bu yazıda, yalnızca, avâmın birbirleriyle eşanlamlıymışlar gibi idrâk ettiği reenkarnasyon ve transmigrasyon kavramlarının İslâmiyet açısından değerlendirilmesi yapılmaktadır.


Reenkarnasyon ve transmigrasyon eski Mısırlılar'ın, Yunanlılar'ın, Keltler'in, Hindûlar'ın ve Budistler'in inanç sistemlerinde ve dünyâ görüşlerinde merkezî bir rol oynamıştır. Pitagor ve Eflâtun gibi filozoflar ve kadîm İskenderiye Felsefe Okulu da bu fikirlere mûnis bakmışlar ve bunu hem salt felsefe ve hem de ahlâk açısından incelemişlerdir. Özellikle Plotinus, günâhların kefâretini ödemek açısından, transmigrasyonun adâlete uygun olduğunu savunmuştur. Kilisenin, bu doktrini Hıristiyanlığa aykırı ilân etmesine rağmen Rönesans'ın Eflâtuncu ve yeni-Eflâtuncu filozoflarının önemli bir bölümünün de reenkarnasyona ve transmigrasyona inandıklarını görmekteyiz.


XIX. yüzyılda Avrupa'da ve Amerika'da yaygınlaşan teozofi ve ispirtizmacılık hareketleri ile bunların etrafında yeşeren benzeri tavır ve düşünce okullarında reenkarnasyon fikri büyük ağırlık kazanmıştır. Bu mahfellerde bedenden bedene geçenin ise nefis değil de rûh olduğuna inanılmıştır. Bu, zâten muğlâk ve mesnetsiz bir inanç olan reenkarnasyon üzerindeki kavram kargaşasının daha da büyümesine sebep olmuştur.

Hindû düşünce ve inanç sisteminde her canlının ideali: "Dünyâ'nın (yâni bu süflî âlemin) bağlarından tam anlamıyla kurtuluş" demek olan Nirvâna'ya ulaşmaktır. Nirvâna'ya ulaşmak mutlak kemâl'e erişmek demektir. Bir fânî, Nirvâna'ya erişinceye kadar, öldükten sonra bir başka bedende yeniden hayat bulur. Buna göre her fânî bir önceki hayatında kazandığı sevaplar ya da işlediği günâhlarla orantılı olarak, bir mükâfat ya da bir cezânın bedeli olmak üzere, ya daha mütekâmil bir bedende ya da daha süflî bir bedende yeniden hayata döner. Meselâ "parya" kastından bir kimsenin sevaplarından dolayı brahman olarak; ya da bir brahmanın günâhlarından dolayı bir parya veyâ bir böcek, bir hayvan ya da bir bitki olarak yeniden hayata döneceğine inanılır.


Semavî Dinler Açısından Reenkarnasyon


Reenkarnasyonun ve transmigrasyonun semavî dinlerde yâni Mûsevîlik'de, Hıristiyanlıkla ve İslâmiyet'de yeri yoktur! Bütün bu dinler açısından reenkarnasyon da transmigrasyon da Allāh'ın takdir ve tanzim etmiş olduğu kevnî ve uhrevî düzene uymayan bir sapıklıktır. Bu dinlerin şerîatlarında yalnızca Kıyâmet günündeki dirilimden söz edilmektedir.

İslâmiyet açısından insan üç nesnenin terkîbidir. Bunlar: beden, nefis ve Rûh'dur. Kur'ân-ı Kerîm'in Ahzab sûresinin 72. âyetinde Cenâb-ı Hakk: "... Biz emâneti göklere, arza ve dağlara arzettik; onlar O'nu yüklenmekten çekindiler ve O'ndan korktular; O'nu insan yüklendi..." demekte; Hicr sûresinin 28. ve 29. âyetlerinde, Secde sûresinin 7. ilâ 9. âyetlerinde ve Sâd sûresinin de 71. ve 72. âyetlerinde ise Allāh, insanı balçıktan yarattığını, ona Kendi Rûh'undan üfürdüğünü ve meleklere de insana derhâl secde etmelerini emrettiğini söylemektedir. Şu hâlde insandaki Kutsal Emânet Allāh'ın ona Kendi Rûh'undan üfürmüş olduğu Rûh'dur. İnsan bu Kutsal Emânet dolayısıyla eşrefü-l mahlûkat (yâni yaratılmışların en şereflisi) olmuştur.


İnsanda hüviyeti bakımından kemâl vardır; çünkü insanda hem Rûh, hem nefis ve hem de beden vardır. Oysa meleklerde yalnızca Rûh vardır; cinlerde yalnız nefis vardır; hayvanlarda ve bitkilerde ise hem nefis ve hem de beden vardır.


İşte bundan dolayıdır ki, İslâmiyet açısından, Dünyâ denilen bu süflî âlemde Rûh'un taşıyıcısı ve zâten bu sıfatıyla eşref-ül mahlûkat olan insanın günâhlarından ötürü Rûh'suz bir böceğe ya da bir bitkiye dönüşmesi de, Rûh'u olmayan bir hayvanın (ve özellikle de "Darwin'in Evrim Teorisi"nde iddia edildiği gibi bir maymunun) ya da bir bitkinin istihâle ile tekâmül edip doğal bir biçimde yâni Allāh'ın lûtfu ve müdâhalesi olmadan, Rûh kazanarak bir insan olması da muhâldir, mümkün değildir.


Ayrıca İslâmiyet'te insanın Dünyâ'daki davranışlarından dolayı Hakk'ın indinde kazandığı mükâfat ya da lâyık olduğu cezâ Büyük Kıyâmet'den sonraya yâni âhiret Günü'ne bırakılmıştır. Nefsin ya da Rûh'un cezâ ya da mükâfat kastıyla ölümden sonra bu Dünyâda daha süflî ya da daha ulvî bir bedene girerek yeniden hayat bulması, bu bakımdan da, islâmî umdelere aykırıdır.


İslâmiyette ölümden sonra dönülecek yerin aslā tekrar bu Dünyâ olmadığı Ankebût sûresinin: "Her nefis ölümü tadar, sonra dönüp Biz'e gelirler" mealindeki 57. âyetiyle beyân edilmektedir. Şu hâlde ölümden sonra dönüş tekrar Dünyâya değil, Hakk'adır. Ayrıca İbni Mâce'nin Sünen'inde Cihâd bölümünde zikredilen ve Câbir bin Abdullah'dan rivâyet edilen bir hadîsde2 aynen şöyle denilmektedir:


Abdullah bin Amr bin Haram Uhud savaşında şehid edilince Resûlullāh bana: "Ey Câbir, Allāh'ın babana ne dediğini bildireyim mi?" diye sordu. Ben: "Buyur" dedim. Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu: "Allāh arada bir perde olmaksızın hiçbir kimse ile konuşmamıştır. Ancak babanla perdesiz ve doğrudan doğruya konuştu ve ona: "Ey kulum! Benden iste ki sana vereyim" buyurdu. Baban da: "Ey Rabb'im, beni diriltirsin, ben de ikinci defa Sen'in yolunda şehid edilirim" dedi. Allāh da: "İnsanların dünyâya asla dönmeyecekleri hükmü şüphesiz önceden tarafımdan verilmiştir" buyurdu. Baban da: "Yâ Rabbi! öyle ise bizim durumumuzu geride kalanlara bildir" dedi. Bunun üzerine Allāh: "Allāh yolunda şehid edilenleri ölü saymayın" mealindeki (âl-i İmrân sûresi 169.) âyeti indirmiştir.


Bu sebeplerden ötürü bir kimsenin hem müslüman olması ve hem de reenkarnasyonun ve/veyâ transmigrasyonun bu âlemin bir kuralı olduğuna inanması biribirlerini dışarlıyan iki hâldir. Reenkarnasyon ya da transmigrasyonun bu âlemin kuralı olduğuna inanan müslüman değildir. Bütün bu delillerden ötürü, müslüman, reenkarnasyonun ve transmigrasyonun Cenâb-ı Hakk'ın bu âlem için takdir ve vaz etmiş oldüğü sünnete zıt olan sapık bir düşünce, gerçeğe uymayan bir vehim olduğunu ikrar ve îman etmek mecbûriyetindedir.

Gene semavî dinlere göre yalnızca cin tâifesi, şerîatın kendilerini koruyan emirlerine uymayan mü'minlere musallat olabilmekte ve bazan da bedenlerine nüfûz ederek onlara türlü sıkıntılar verebilmekte, evham ve vesveseler ilhâm edebilmektedir.

Reenkarnasyona inananların sözde geçmiş hayatlarını hatırlamaları nefislerinin kendilerine oynadığı bir oyun olabildiği gibi cin tâifesinin de bir oyunu olabilmektedir.

Reenkarnasyona İnanmak İslâm'ı Reddetmekle Eşdeğerdir

Yalnızca Ankebût sûresinin 57. âyeti dahi reenkarnasyon ve/veyâ transmigrasyon inancının İslâmiyet ile bağdaşmadığını göstermeğe yetmektedir. Bunu te'yid eden hadîs ise yukarıda sözü edilmiş olan ve Câbir bin Abdullah'dan rivâyet edilmiş olan hadîsdir. Şu hâlde, reenkarnasyona inanan bir kimse Kur'ân'ın bu âyetini ve İslâm Peygamberi'nin de ifâdesini inkâr ediyor dernektir. Kur'ân'ın tek bir âyetini dahi inkâr eden, en azından: 1) hem o âyetin nüzûl mahalli olan ve Emîn sıfatıyla müzeyyen Peygamber'in sıdkıyyetinden, ve 2) hem de Cenâb-ı Hakk'ın vaadinden şüphe içindedir, demektir.

Ayrıca reenkarnasyon ve transmigrasyon fikrinin, mükâfat ve cezânın âhiret'e ait değil de gene bu Dünyâ'da vuku bulacağına delâlet etmesi, Kur'ân'ın pekçok âyetiyle Cenâb-ı Hakk'ın bir vaadi olarak beyân edilmiş olan kıyamet Günü'nü ve Rûz-i Cezâ'yı inkâr demektir. Bütün bu inkâr ve şüpheler (âmentü'nün: 1. Allāh'a, 2. Kitaplarına, 3. Resûllerine ve 4. âhiret Gününe inancı şart koşan umdelerinin reddi anlamında olduğundan dolayı) bunlara inanan bir kimsenin kesinlikle müslüman sayılamayacağının da kesin delilleridir.


* * *







[1]"çağrışım" dergisinin Mart 1993 târihli 8. sayısında, "Kubbealtı Akademi Mecmuası"nın Temmuz 1995 târihli 24. yıl 3. sayısında ve "Yeni Şafak" gazetesinin 27 Ocak 1996 târihli nüshalarında yayınlanmıştır.
[2]İbn Mâce: Sünen, Cihâd bahsi; (Cemâl Uşşak: Kütüb-i Sitte'den Seçme Hadîsler, Yeni Asya Yayınlan, s. 517-518; İstanbul, 1995)

Tasarım & Geliştirme | magicleaves