Buradasınız

İSLÂM'DA KADIN HAKLARI

İSLÂM'DA KADIN HAKLARI



Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre



Câhiliyye Döneminde Kadının Değersizliği



Câhiliyye döneminde kadının sosyal konumunun içler acısı olduğunu ciddî târih kitaplarından öğreniyoruz. Bu dönemde eşler ve kızlar babanın şahsî mülkünün bir parçası sayılır ve babanın ölümünde de hepsi oğulların mülküne mirâs olarak intikāl ederdi. Kadınların ise mirâs hakkı yoktu. Kadın ancak bilâ veled ölen kocasının mirâsını tasarruf edebilirdi. Oğullar ise üvey analarıyla isterlerse evlenirler, isterlerse onları câriye ya da odalık (müstefreşe) olarak kullanabilirlerdi.

Yeni doğan kız

çocuklar babaları tarafından genellikle nefretle karşılanırdı. Kızların

doğumları cemiyette kendilerine aşağılayıcı bir tavra ve muameleye

mâruz bırakmasın diye babaları bunları, genellikle, ya putlara kurban

eder ya da diri diri gÖmerlerdi (XVI/58-59, XLIII/17, LIII/19-22)[1].

Yaşamalarına müsaade edilmiş olanların ise mal-mülk edinmek ya da

bunları tasarruf etmek konusunda da, evlenmek ya da boşanmak konusunda

da söz hakları yoktu. Erkekler istedikleri kadar kadınla evlenir,

istedikleri kadar kadını da câriye ya da odalık olarak kullanabilir ya

da satabilirlerdi.



Hiç şüphesiz bu örfün

tesisinde Araplar ile beraber yaşamakta olan Yahudiler ve

Hıristiyanlar'ın kadınlara bakış açıları da rol oynamıştır. Yahudilerde

kadın belirli zamanlarında "kirli" olarak addedilen, bu yüzden yemek

pişirmesi dahi yasak olan horlayıcı bir konumdaydı. Hıristiyanlarda ise

papazların ve keşişlerin çoğu kadını Şeytan ile eşanlamlı görür, onunla

konuşmak dâhil herhangi bir münâsebette bulunmayı dahi tasvîb etmezdi.



İlâhî Hukūk Açısından Kadının Konumu

Kur'ân, kadınları hedef alan bu nefsânî uygulamaları ibtâl eden İlâhî

Hukūk'u da ihtivâ ve ilân etmektedir. Cenâb-ı Peygamber'in Sahîh

Sünneti ise bu hukūku tafsîl ve tahkîm etmektedir. Kur'ân'ın 176 âyet

ihtivâ eden IV. Nisâ (Kadınlar) sûresi kadın haklarına tahsîs edilmiştir.



Bu konuda önemli bazı hükümler şunlardır:

  • Kasten insan öldürmek (IV/92)

    haramdır. Onun için Câhiliyye Dönemi arapları gibi kız çocuklarını

    öldürecek yerde (LXXXI/8-9) Allāh'dan hayırlı evlâdlar istemek gerekir

    (II/218).

  • Dilediğine kız, dilediğine erkek çocuk bahşeden; dilediğini de

    kısır bırakan Allāh'dır (XLII/49-50). Şu hâlde, doğurduğu çocuğun

    cinsiyetinden dolayı annesi sorumlu tutulamaz.

  • Allāh kadınların haklarının koruyucusudur (IV/34). Bundan dolayı erkekler eşlerinin haklarına tam bir saygı göstermelidir (XXVI/183).
  • Kadınlara mirâs yoluyla sâhip olmak haramdır (IV/19).
  • Kadınların mirâs hakları (IV/7,11-12, 33, 176) ve mehir hakları (II/237, IV/4, 20-21, 24-25) vardır.
  • Oğulların babalarının evlenmiş olduğu kadınlarla evlenmesi ise haramdır (IV/22).
  • Koca eşleri arasında adâleti sağlamakla yükümlüdür, buna gücü yetmeyenin tek bir kadınla yetinmesi gerekir ( IV/3).
  • Kocanın karısıyla iyi geçinmesi Allāh'ın emridir (IV/19).
  • Kadının

    boşandığı zaman, apaçık bir bir hayâsızlığı yoksa, iddet müddetinin

    sonuna kadar oturdukları evlerden çıkmama (LXV/1), eğer kadın hâmile

    ise doğum yapıncaya kadar eski kocasından nafaka alma, eğer çocuğunu

    emzirirse bunun ücretini de eski kocasından isteme hakkı vardır

    (LXV/6)[2].



Kadınların boşanma hakkı da vardır ama bir hadîsde:

  • Şer'î

    bir zarûret ve aklî bir mecbûriyet olmadıkça bir kadın kocasından

    boşanmayı isterse Cennet'in kokusu ona haram olur (Ömer Fevzi Mardin, Hadîs-i Şerîfler, s. 332, İlâhiyyât Kültür Te'lifleri Basım ve Yayım Derneği Sayı 10, Yelken Matbaası, İstanbul 1978)


denilmektedir; zirâ

  • Allāh'ın en hoşlanmadığı helâl, boşanmadır (Câmiü-s Sağîr Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi, 1. cild, s. 37, no. 30, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1996).


Kadınların kendilerini müdafaa etmek hakları da vardır. Kendisine zinâ suçu isnâd edilen kadın için Kur’ân:


“Zevcelerine zinâ

isnâdında bulunup da kendilerinden başka şâhitleri olmayanlara

gelince, onların her birinin şâhitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden

olduğuna dair dört defa Allāh adına yemin ederek şâhitlik etmesidir.



Beşinci defa da, eğer yalan söyleyenlerden ise Allāh'ın lânetinin kendi üzerine olmasını diler.


Kadının da, dört defa

sözüne Allāh’ı şâhit tutup kocasının mutlakā yalan söyleyenlerden

olduğuna şâhitlik etmesi kendisinden azâbı kaldırır.



Beşinci defa da, eğer kocası doğru söyleyenlerden ise Allāh'ın gazâbının kendi üzerine olmasını diler.


Ya Allāh'ın size bol

lûtfu ve rahmeti olmasaydı ve Allāh, tövbeleri kabul eden hüküm ve

hikmet sâhibi olmasaydı (hâliniz nice olurdu?)!” (XXIV/6-10)



hükümlerini vaz etmiştir. Burada, kadının hukūken kocadan daha fazla koruma altında bulunduğu âşikârdır.

Kezâ

Hazret-i Peygamber Vedâ Hutbesinde: “Çocuk, kimin yatağında doğduysa

ona aittir” demiştir. Bu hadîs, resmî annesi ve babasından başka hiçbir

kişinin çocuğun kendisine ait olduğunu iddia etmeğe hakkı olmadığını ve

eğer iddia ederse de bunun çocuğun annesine bir iftirâ gibi telâkki

edilmesi gerektiğine ruhsat veren hukūkî bir düzenlemedir. Çocuk

kadının bir günâhı sonucu doğmuş bile olsa, bu düzenleme nifâka ve

aile birliğinin parçalanmasına engel olan, ve kadının günâhının

cezâsını Rûz-i Cezâ’ya erteleyen rahmânî bir tedbirdir.

Cenâb-ı Peygamber'in kadınların haklarını tafsîl eden hadîslerinden bazıları da şöyledir:

  • Kadının: 1) kocası yemek yediğinde kendisine de

    yedirilmesi, 2) bir şey giyindiğinde kendisinin de giyindirilmesi;

    kocasının 3) kendi yüzüne vurmaması, 4) "Sen çirkinsin" gibi sözlerle

    hakāret etmemesi, 5) cezâlandırmak düşüncesiyle evinin dışındaki bir

    yerde onu terk edip yalnız bırakmaması konusunda hakları vardır.

    (a.g.e., 2. cild, s. 310, no. 1975).

  • Sizin hayrlınız, kadınlarına ve kızlarına hayrlı olanınızdır (a.g.e. 2. cild, s. 372, no. 2132).
  • Evlilikleri hakkında kadınların fikrini alınız.

    Dul kadın kendi arzusunu açıkça ifâde eder. Bâkire kızın izni ise

    susmasıdır (a.g.e., 1. cild, s. 29, no.12).

  • ... Şu iki zayıfın haklarını gözetme konusunda Allāh'dan korkun: dul kadın ve yetim çocuk (a.g.e., 1. cild, s. 62, no.72).
  • İki küçük kızı ergenlik çağlarınadek yetiştiren, terbiye eden kişiyle ben Cennet'e girerim, hem şöylece (Şehâdet ve orta parmağını birleştirerek göstermişler; yanyanayız, aramızdan su sızmaz demek istemişlerdir) (Abdülbâkıy Gölpınarlı, H. Muhammed ve Hadîsleri, s. 94, no. 606, Arkın Kitabevi, İstanbul 1957)
  • Hayırlınız ehline-ayâline hayırlı olanınızdır ve

    ben ehlime-ayâlime hayırlınızım; kadınları ancak kerem sâhibi büyük

    kişi ulu tutar, ağırlar ve onları ancak alçak olan horlar, aşağı

    tutar. (a.g.e., s. 102, no. 647)

  • Erkek yalnız karısına, kadın da kocasına bakarsa

    Allāh ikisine de rahmetle bakar; erkek karısının elini tuttu mu

    ikisinin de günâhları ellerinin parmak uçlarından dökülür gider

    (a.g.e., s. 104, no. 663)

  • Cennet anaların ayaklarının altındadır (a.g.e., s. 101, no. 637).
  • Kim ki üç kız çocuğunu geçindirir, onları terbiye eder, evlendirir ve onlara iyilikte bulunursa Cennet onundur (Câmiü-s Sağîr Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi, 3. cild, s.371, no. 3695).
  • Kadınlarını ancak sizin en kötüleriniz döver (a.g.e., 1. cild, s. 306, no. 629).
  • Hiçbir mümin eşine kötü söz söylemesin!
  • Bir kimse eşinin bir huyundan hoşlanmıyorsa başka bir huyunu beğensin!


Kadınlara Revâ Görülen Sınırlandırmalar

Kur’ân’ın ve Peygamber’in kadınlara revâ görmediği bazı

sınırlandırmalar Emevîler’den i’tibâren sanki dinin bir rüknü (temel

kurallarından biri) imiş gibi yaygınlaştırılmıştır. Bunların başında

Emevîler’in Bizans’dan ve İran’dan görüp de Arap Âlemi’ne taşıdıkları:

1) çarşaf, ve 2) kadının hareme kapatılması gelmektedir.

Emevîler’den

i’tibâren kadınların kazanılmış hakları ve sosyal statüleri, Câhiliye

Dönemi’ni andıran bir biçimde, gerilemiştir. Kadın haklarına en büyük

tasallut Emevîler’den başka Haricîler’den ve Vehhâbîler’den gelmiş ve

giderek İslâm Âlemi’nde yaygınlaşmıştır. Bu dönemde zaman zaman

kadınlar eğitimden de mahrûm bırakılabilmişlerdir. Cenâb-ı

Peygamber’in:

  • İlim öğrenmek her

    müslümana farzdır. (Abdülbâkıy Gölpınarlı, H. Muhammed ve Hadîsleri,

    s. 34, no. 199, Arkın Kitabevi, İstanbul 1957)

  • İlmi gizleyene her şey, hattâ denizdeki balıkla havadaki kuş bile lânet eder. (a.g.e. s. 30, no. 170)
  • Bir ân ilimle meşgūl olmak, bir ân kitaba, yazıya bakmak altmış yıl ibâdet etmekten hayrlıdır. (a.g.e. s. 34, no. 198)


hadîsleriyle

de sâbit olan “kadının eğitim ve ilim sâhibi olma hakk”na şu ya da bu

sebeplerle engel olunması Câhiliye Dönemi taassubunu yansıtan bir zulüm

ve bir yobazlık şeklinde bugün İslâm Âlemi’nde hâlâ yer yer tecellî

etmektedir.

Hazret-i Peygamber’in müslüman

kadınlarla bir arada oturup sohbet ettiği bilinmektedir. Kur’ân’da

yalnızca Hazret-i Peygamber’in zevcelerinden bir şey istendiği zaman

perde arkasından istenmesi şartı getirilmiştir (XXXIII/53). Bu şartın

diğer bütün müslüman kadınlara genelleştirilmesi ve hele uydurulmuş

hadîslerle bunun Hazret-i Peygamber’e izâfe edilmesi hem büyük bir

nifâk unsuru ve hem de Hazret-i Peygamber’e bir bühtândır. Çünkü

Cenâb-ı Rabbü-l Âlemiyn Hazret-i Peygamber’e kendiliğinden helâl ya da

haram tâyin etmek yetkisini vermemiştir (LXVI/1).

Osmanlı

İmparatorluğu’nda da, cumhûriyet Türkiye’sinde 1950’li yılların

ortalarına kadar da câmilerimizde kadınlar Sünnet’e uygun olarak

erkeklerin ardında saf tutmuşlar ama erkeklerle kadınlar arasında aslā

bir perde bulunmamıştır. Hac’ca gitmenin 1950’lerden i’tibâren

kolaylaşmasının sonucu olarak Suudî Arabistan’ı ziyâret edenler bu

ülkede geçerli olan Vehhâbî âdetlerini ve bu arada câmilerde kadınlar

ile erkekler arasında biribirlerini görmeyecek şekilde perdeler

bulunmasını Cenâb-ı Peygamber’den kalmış bir Sünnet olarak vehmederek

bunları Türkiye’ye de intikāl ettirmiş ve yaygınlaştırmışlardır.

Bugün,

haklarını feminizm ve eşitlik ütopyaları çerçevesinde arayan

kadınların İslâm Hukūku açısından aklını karıştıran: 1) recm cezâsı,

2) talâk-ı selâse ile karı boşamak, 3) kadının şâhitliği, ve 4) mirâsda

kadının hakkı meselelerine de kısaca bir göz atmak gerekir.

Zâni ve Zâniyenin Recm Edilmesi Konusu

Kur'ân'da:

  • "Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı aranızdan dört şâhit getirin.

    Eğer şâhitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yâhut Allāh

    onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin"

    (IV/15),
  • "İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa cezâ verin; eğer tevbe eder,

    uslanırlarsa artık onlara cezâ verip eziyet etmekten vazgeçin; çünkü

    Allāh tevbeleri kabûl eden ve çok esirgeyendir"

    (IV/16), ve
  • "Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkekten her birine yüz sopa vurunuz;

    Allāh'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allāh'ın dininde (hükümleri

    uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir grup da

    onlara uygulanan cezâya şâhit olsun"

    (XXIV/2)


denilmektedir.

Buna

rağmen bâzı hadîslerde Cenâb-ı Peygamber'in zinâ suçu sâbit olan

birkaç kişiyi recmettirmiş olduğu rivâyet edilmektedir[3]. Hz

Peygamber'in Kur'ân'ın (XXIV/2) âyetindeki açık hükmü çiğneyerek zinâya

uygulanan cezâyı nefsânî olarak arttırması Kur'ân'ın O'nun yüce ahlâkı

hakkındaki tavsifi[4] ve Peygamber'e yüklemiş olduğu mükellefiyetler

(IV/105, V/48-49, XIV/11, XVIII/27) ile bağdaşmadığından: ya 1) bu

hadîsler uydurma hadîslerdir, ya 2) bu recm uygulaması henüz (XXIV/2)

âyeti nüzûl etmeden vuku bulmuş olan, o zamanki yaygın örfe uyarınca

bir uygulamadır, ya da 3) bu recm yahudi şerîatına[5] mensûb kimselere

uygulanmıştır.

Hz Ayşe'ye izâfe edilen bir rivâyette:

Âişe (radyallāhü anhâ)'dan: Şöyle demiştir:


Andolsun

ki recm etme âyeti ve yetişkin kişiyi on defa emzirme

(sebebi ile

nikâhlanmanın haramlığı) âyeti indi ve andolsun ki bu âyetler tahtımın[6]

altındaki bir yaprakta (yazılı) idi. Resûlullāh (sallallāhü aleyhi ve

sellem) vefât edip biz O'nun ölümü ile meşgûl olunca, evde beslenen

bir koyun (veyâ bir keçi) girip o yaprağı yedi[7]"



denilmektedir.

Bu rivâyet Kütüb-i Sitte'de yalnızca İbn Mâce'nin Sünen'inde

bulunmaktadır. Ayrıca, Kütüb-i Sitte'nin hepsinde de yer almış olan

olan bir başka rivâyette de:


..... (Abdullah) bin Abbâs (radiyallāhü anhümâ) dan rivâyet edildiğine göre:



Ömer

bin el-Hattâb

(radiyallāhü anh) (halîfe iken Medîne-i Münevvere'deki

Mescîd-i Nebevî'de bir Cumâ hutbesinde) şöyle demiştir:




(Ey

Müslümanlar) Şüphesiz ben şundan korkarım: Halkın üzerinden uzun bir

zaman geçer de nihâyet bir adam: Ben Allāh'ın kitabında (zinâ eden

evliyi) recmetme (hükmünü) bulmuyorum, der ve bu yüzden halk Allāh'ın

farîzalarından birini terketmekle dalâlete giderler. Bilmiş olun ki

(zinâ eden) kişi muhsan (evlenmiş) olup beyyine (dört erkek şâhid),

veyâ gebelik, ya da itirâf olduğu zaman şüphesiz recmetmek haktır.

Şüphesiz ben recm âyetini okudum. Âyet şudur:




"Şeyh ve şeyhâ (yâni muhsan erkek ve kadın) zinâ ettikleri zaman onları muhakkak recmediniz".



Resûlullāh (sallallāhü aleyhi ve sellem) recmetti ve O'ndan sonra da biz recmettik[8].


denilmektedir.

Bu son iki rivâyetin uydurma oldukları şuradan bellidir ki bunlar

"Kur'ân'ı muhakkak ki Biz indirdik ve muhakkak ki O'nun koruyucusu da

Biz'iz" (XV/9) âyetinin kesin hükmüne muhâlif iddialar içermektedirler.

Zîrâ bu âyet Cenâb-ı Hakk'ın kelâmı ile, idrâk ve iz'an sâhiplerine: 1)

Kur'ân'ın bizzât Kendisi'nin koruması altında olduğunu, ve bundan

dolayı da ebediyyen 1) herhangi bir eksikliğe uğramaksızın, 2)

herhangi bir ek ile tahrîf edilmeksizin Hz Cebrâil'in Hz Muhammed'e

tebliğ ettiği şekliyle muhâfaza edileceğini vaad ve ilân etmektedir.

Sözde-recim-âyeti'nin bugünkü Mushaf'da bulunmadığının iddiası ise

Cenâb-ı Hakk'a yalan ve vaadini tutmamak isnâdından başka bir şey

değildir.

Bu durumda, söz konusu iki

rivâyetin hem Hz. Ayşe'nin ve hem de Hz. Ömer'in imajlarını tahrîf

etmeğe yönelik bir propagandanın eseri olması da muhtemeldir.

Kısacası,

zînâ edenlerin recm edilmesi Emevîler devrinden i’tibâren uygulamaya

konulmuş Câhiliye Dönemi’ne rücûun unsurlarından olan Kur’ân dışı bir

zulûmdür. Bu Kur’an dışı uygulama hâlen bâzı islâm ülkelerinde

geçerliliğini korumaktadır. Bunu irtikâb edenlerin Rûz-i Cezâ’da

Cenâb-ı Hakk’a verilecek hesapları vardır.

Talâk-ı Selâse İle Karı Boşamak

İslâk Hukūku’nda: 1) Nikâh dinin yarısıdır (Hadîs), 2) Eşler

biribirlerine, kimsenin nüfûz etmeğe hakkı olmadığı birer örtü

gibidirler (II/187), 3) Eşler biribirlerinin eksik yanlarını

tamamlarlar (Hadîs), 4) Eşlerin biribirlerine sevgisi, hizmeti ve

rikkati Cenâb-ı Hakk'ın indinde ibâdet mesâbesindedir (Hadîs), 5)

Allāh'ın en hoşlanmadığı helâl boşanmaktır (Hadîs), 6) Eşler

aralarında çözemedikleri meseleleri kendi ailelerinden birer hakem

seçmek sûretiyle onların arabuluculuğuna havâle etmelidirler (IV/35).


Hz Peygamber bir hadîsde:



"Allāh

Teâlâ dedi ki: Benim için sevişenler sevgimi hakkettiler. Benim için

buluşanlar sevgimi hakkettiler. Benim için biribirine öğüt verenler

sevgimi hakkettiler. Benim için biribirlerini dolaşanlar sevgimi

hakkettiler. Biribirlerini sevenler nûrdan mimberlerdir. Onların

yerlerine peygamberler, muhakkikler ve şehitler gıbta eder".



demektedir.

Böyle bir sevgiyle biribirlerine bağlı olan eşlerin evliliğinde haklar

dâimâ korunur. Bu sevgi ve karşılıklı hakkı koruma azmi ailenin hem

bütünlüğünün garantisidir ve hem de boşanmalara engel olur. Çünkü,

gene Hz Peygamber’in bildirdiği gibi:


"Şer'î, aklî ve zarûrî bir sebeb olmadıkça bir kadın kocasından boşanmayı isterse Cennet kokusu ona harâm olur".



"Cenâb-ı Hakk'ın en ziyâde gazab ettiği helâl: boşanmaktır".



"Evlenin! Boşanmayın! Çünkü boşanmakdan Arş titrer".


İslâm

Hukūku biribirleriyle evli aynı bir çifte peşpeşine üç kere evlenme ve

üç kere de boşanma hakkı tanımaktadır. Üçüncü boşanmadan sonra bu

kadının ancak başka bir adamla evlenmesi helâldir.

Emevîlerden

i’tibâren kadın haklarında Câhiliye Devri’ne dönüş başlamış, ve

boşanmada da Kur’ân’da da Sünnet’te de yeri olmayan haksız hukuksuz

karı boşamak yaygınlaşmıştır. Hattâ, aynı kocaya rücu’ etmeyi de

önleyen bir şekilde, “Seni talâk-ı selâse ile boşadım” lâfı ile karı

boşamak yaygınlaşmıştır. Bu uygulama islâmî adâlete uygun değildir. Bu

sözden sonra karısının tekrar kendisine dönmesini isteyen eski kocanın

karısına hülle yaptırması ve bunun akabinde dördüncü kere onunla

evlenmesi de Kur’ân’ın kesin hükmünü aşabilmek için düşünülmüş şeytânî

bir hiyledir[9].

Kadının Şâhitliği

Bakara sûresinin 282. âyeti, borçluluk söz konusu olduğunda, borç

senedinin yazılması sırasında iki erkeğin şâhit olarak bulunmasını ve

eğer iki erkek bulunamazsa şehâdetlerine rızâ gösterilecek bir erkek

ile iki kadının şâhit olmasını öngörmektedir. Kadının zinâ gibi

fevkalâde ağır bir töhmet altında bile, yukarıda ayrıntılarını vermiş

olduğumuz sürecin uygulanmasına bağlı olarak, kendisinin kendisi

hakkında müdafaa niteliğindeki şehâdetini kabûl eden Kur’ân’ın bir borç

senedi için iki kadının şehâdetini bir erkeğin şehâdetine denk

saymasındaki hikmeti iyi fehmetmek gerekir. Bunun gerek maddî gerekse

mânevî sorumluluk bakımından kadının yükünü hafifletmekden başka ne

hikmeti olabilir ki? Buna göre Kur’ân, şâhitlik konusunda fıkhî açıdan,

iki kadının şâhitliğinin bir erkeğin şâhitliğine her hâl için denk

olduğunu beyân etmiş değildir. Bu denkliğin her hâl için geçerli

olduğunu ileri sürmüş ve uygulamış olanlar Kur’ân’ın kadınlara vermiş

olduğu hakkı kısıtlamış olanlardır.

Kadının Mirâs Hakkı

Kadınların mirâs hakları Kur’ân’da Nisâ Sûresi’nin 7., 11., 12., 19.,

33., 127. ve 176. âyetleriyle sübût etmiştir. Bu âyetlere göre:

  1. Kadının vâris olma hakkı vardır.
  2. Kadınlar mirâs olamazlar.
  3. Erkek çocuğun mirâsdaki payı kız çocuğunkinden iki misli daha fazladır.
  4. Çocuğu olmayan ama bir kız kardeşi olan bir kimse ölürse mirâs olarak

    bıraktığının yarısı bu kız kardeşinin olur. Eğer çocuğu olmadan ölen

    erkeğin iki kız kardeşi varsa mirâsın üçte ikisi onlarındır.



İlâhî

hukūku bilmeyenler erkek çocukların mirâsdaki payının kız

çocuklarınkinin iki misli olmasına karşı infiallerini sık sık dile

getirirler. Oysa İlâhî Hukūk erkeği: 1) evlenirken ve boşanırken mehir

vermek, 2) ailesini geçindirmek, ve 3) muhtâc akrabâsına bakmakla

yükümlü kılmıştır. Oysa kadının bu mükellefiyetleri yoktur. Yâni

kadının erkeğe nisbetle ekonomik riski daha azdır. İşte Kur’ân erkeğin

bu riskini tahfîf için erkeğin mirâsdaki payının kadınınkine oranla iki

misli olmasına hükmetmektedir.

Sonuç

Kur’ân ve Sahîh Sünnet tabanında İslâm, kadına büyük haklar bahşetmiş

ve kadını korumuştur. Bu, özellikle, kadına isnâd edilebilecek zinâ

töhmeti söz konusu olduğunda fevkalâde âşikârdır. Kadına lûtfedilen bu

ilâhî haklar Emevîler’den i’tibâren geniş kapsamlı bir kısıtlamaya

uğramış ve bu uygulama zamanla sanki dinin hükmü imiş gibi kabûl

görerek yaygınlaşmıştır. Bu uygulamaları ayıklamak ve “Kadın Haklar”ını

Kur’ân ve Sahîh Sünnet’in öngördüğü şekilde teşhis ve ihyâ etmek

yalnızca âdil bir davranış değil, aynı zamanda bir cihâddır da.


* * *





[1]Romen rakkamları Kur’ân’daki sûrelerin, diğerleri ise sûre içindeki âyetlerin sırasını göstermektedir.
[2]Bu hak tıpkı zekâttaki 1/40 lık oran gibi bir minimum’dur. İsteyen zekâtın hesabına giren mal varlığının 1/40’ından fazlasını da zekâtı olarak dağıtabilir. Kezâ, eşinden boşanmış bir adamın kadına bu minimum haklarından fazlasını ödemesine, meselâ kadın yeniden evleninceye kadar ona nafaka ödemesine bir engel yoktur.
[3]Bk. Rûdânî: Cem'ul-Fevâid (Büyük Hadîs Külliyatı), 3. cild, s. 63-71, No. 9993, İz Yayıncılık/Yeni Şafak, İstanbul 1997.
[4]"O hâlde Sen Allāh'a tevekkül et! Muhakkak ki Sen apaçık hakka uymaktasın" (XXVII/79); "Muhakkak ki Sen en yüce ahlâka uymaktasın" (LXVIII/ 4); "Biz Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" (XXI/107); "Kim Resûl'e itaat ederse Allāh'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, Biz Sen'i onların başına koruyucu olarak göndermedik" (IV/80); "Allāh'a ve Resûl'üne îmân edin..." (XLVIII/9, LVII/7); "Allāh'a ve Resûl'e itaat edin ki merhamet edilmişlerden olasınız!" (III/132); "... Resûl size neyi verdiyse onu alın, neyi yasakladıysa ondan çekinin" (LIX/7); "Ey îmân edenler! Allāh'a ve Resûl-'e ihânet etmeyin..." (VIII/27); "Eğer O [Resûl] Bize bâzı sözler isnâd etmeğe kalkışsaydı Biz O'nun kuvvetini-kudretini alır, can damarını keserdik de buna sizden kimse engel olamazdı" (LXIX/44-47)
[5]Hicret’ten sonra Medîne’de Hz Muhammed’in başkanlığında oluşan şehir-devletin anayasası hükmündeki 46 maddelik “Medîne Vesikası” Müslümanlar’a, Hıristiyanlar’a ve Yahudiler’e hukūkî özerklik tanımakta bu üç cemaatin mensûblarının herbirinin kendi şerîatları uyarınca mahkeme edilip cezâlandırılmalarını ve Hz Peygamber’in de nihaî temyiz makāmı gibi davranmasını öngörmekteydi.
[6]Tahtımın: oturduğum yerin.
[7]Bk. Sünen-i İbn-i Mâce Tercemesi Ve Şerhi, terceme ve şerh eden: Haydar Hatipoğlu, cild: 5, Kitâbü-n Nikâh bölümü, s. 415, Kahraman Yayınları, İstanbul 1983.
[8]Bk. Sünen-i İbn-i Mâce Tercemesi Ve Şerhi, terceme ve şerh eden: Haydar Hatipoğlu, cild: 7, Kitâbü-l Hudûd bölümü, s.156, Kahraman Yayınları, İstanbul 1983.
[9]Hulle: karısını üç kere boşanmış olan bir kocanın kadının tekrar kendisiyle evlenebilmesi için, kadına dokunmamak ve ertesi günü boşanmak şartı ile (ve bir bedel mukābilinde) anlaştığı bir erkek ile bir günlüğüne evlendirilmesinden ibâret olan bir hiyle.
Tasarım & Geliştirme | magicleaves