Buradasınız

İLMÎ ARAŞTIRMA AHLÂKININ BAZI TEMEL SORUNLARI

İLMÎ

ARAŞTIRMA AHLÂKININ

BAZI

TEMEL SORUNLARI



Prof.Dr.

Ahmed Yüksel Özemre



Ahlâk

Nedir?

Belirli bir düzene bağlı olduklarını

beyân eden ya da gerçekten de bağlı olan kişilerin: 1) haksızlığa uğramamaları,

ve 2) haksızlığa sebep olmamaları için uymaları gerekli olan: A)

kurallar'ın, ve B) davranış biçimleri'nin oluşturdukları

normlar topluluğuna o düzenin ahlâk sistemi ya da,

kısaca, ahlâk'ı (etika'sı) denir. Edeb ise "ahlâkın zorunlu kıldığı

hayat tarzına uymak irâdesi ve sebâtı" demektir. Bu irâde ve sebâta sâhip

kimselere de "edepli" ya da eski deyimiyle "müeddeb"

denir.


Buna göre, bir ahlâk sisteminden söz

edilebilmesi için hem iyi tanımlanmış bir düzenin ve hem de bu düzene bağlı olan

kişilerin mevcûd olması şarttır. Şu hâlde ahlâk kavramı hem düzen

ve hem de o düzene ait kişiler yönünden izâfîlik arz etmektedir. Bu gözlem ise,

doğal olarak, farklı ahlâk kavramlarının var olabilmelerine ışık

tutmaktadır.


Farklı ahlâk sistemlerinin

biribirlerine göre durumları acaba nasıl olabilir? Bir de bunu gözden geçirelim.

Farklı iki ahlâk sistemini oluşturan norm kümeleri: ya 1) biribirlerinden

bağımsızdırlar (yâni bunların arakesit kümesi boş kümedir), ya 2) bu iki

kümenin bazı normları ortaktır (yâni arakesit kümesi boş küme değildir), ya da

3) kümelerden birisi diğerinin bir alt kümesidir.


Meselâ "iblîslere mahsûs ahlâkı

oluşturan normların kümesi" ile "İslâm ahlâkının normlarını oluşturan küme"nin

arakesiti boş kümedir; ama musevî ahlâk normlarının kümesi ya da laik cumhuriyet

ahlâkının normlarının kümesi ile islâmî

ahlâk normlarının kümesinin arakesit kümeleri boş küme değildir. Buna karşılık,

meselâ İslâm'da aile ahlâkını oluşturan normların kümesi Kur'ân'ın vaz etmiş

olduğu ahlâk normlarının bir alt kümesinden ibârettir.


İlâhî Ahlâk ise Allāh'ın,

Hâlik ve Rab olarak, mahlûkātı ile Ulûhiyet'i arasında vaz etmiş olduğu hukukun

normlarıdır. Buna binâen kâmil din de, söz konusu normlara uyarak

Allāh'ın ve mahlûkātının hukukuna riâyet etmek demektir.


İlim Ahlâkı

Bu kapsamda, bütün bir toplumu

oluşturan fertlerin Toplum Ahlâkı'ından da, belirli bir mesleğe

mensûb kimselere özgü Meslek Ahlâkı'ndan da söz etmek mümkündür.

Meslek Ahlâkı'na batı dillerinde Deontoloji denilmektedir. Bu

kelime Eski Grekçe'de "deon: yapılması gereken" ve "logos: beyân,

açıklama" kelimelerinden oluşturulmuş bileşik bir kelime olup yapılması

gerekli olan görevlerin ve bunlarla ilgili kuralların açıklanması anlamında

kullanılmaktadır. Meselâ Tıbbî Deontoloji, hekimlerin: 1) tıb

ilmiyle, 2) diğer meslekdaşlarıyla, 3) hastalarla, 4) toplumla, 5) tıb

öğrencileriyle, 6) sağlık personeliyle, 7) tıbbî malzeme üreticileri ve

satıcılarıyla, ve 8) kurumlarla olan ilişkilerindeki: A) ahlâkî

sorumluluklarını ve B) bunların sınırlarını

tanımlamaktadır.


İlim ahlâkı da görünüşte bir

meslek ahlâkıdır ama İslâm'a göre İlâhî Ahlâk'ın bir

alt-kümesidir; ve hiçbir din İslâm kadar ilme değer vermiş, ilim ahlâkını ve

âlimi yüceltmiş değildir. Kur'ân'ın hemen hemen 1/8 kadarını oluşturan 750 kadar

âyet inananları:



1. düşünmeye,



2. tabiatı incelemeye,



3. aklı en

isâbetli biçimde kullanmaya,



4. olayların sebeplerini

kavramaya


dâvet ve teşvik etmektedir. Oysa

Kur'ân'da insanların biribirleriyle olan sosyal ve hukukî münâsebetlerini

düzenleyen yalnızca 250 kadar âyet bulunmaktadır.


Hz Muhammed'in peygamberliğini tebliğ

ve tasdîk eden ilk vahyin "Oku!" emriyle başlamış olmasını da,

inananların ilim kazanmanın yolu-yordamı konusunda Cenâb-ı Hakk'ın lûtufkâr bir

işâreti olarak kabûl etmek gerekir. Nitekim İslâm âlemi bu emre ne zaman uymuşsa

parlak medeniyetlerin anası olmuş; ve ne zaman bu emri unutmuşsa her bakımdan

acze düşmüştür.


Hz Muhammed dahi ilim adamlarını

(ulemâ'yı) Peygamberlerin vârisleri gibi şerefli bir unvanla

taltif etmiştir. O'nun ilim konusundaki yüzlerce hadîsinden şu birkaçı İslâm'da

ilmin ve âlimin yeri ve değeri hakkında ne güzel

müjdelerdir:


  • İlmi

    çin'de dahi olsa arayın; gidin elde edin! çünkü ilim sâhibi olmak her müslümana

    farzdır. Şüphe yok ki melekler ilim sâhibi olmak isteyenin üstüne

    kanatlarını gererler.



  • İlim

    definelerdir; ve o definelerin anahtarı da sorudur. Allāh'ın rahmeti üzerinize

    olsun! Soru sorun! çünkü soruda dört kişiye ecir vardır: sorana, öğretene,

    dinleyene ve bunları sevene.



  • İlim

    ile mal bütün ayıpları örter.



  • İlim

    tahsil etmeğe çalışmak dine ne güzel bir yardımdır!



  • Kimse,

    bir ilmi yaymaktan daha üstün bir sadaka veremez.



  • İlminden yararlanılan âlim,

    ibâdetle vakit geçiren bin kişiden daha hayırlıdır.



  • İlme

    tâlib olan kimseye Cennet tâlib olur.



  • âlim

    kimseyle düşüp kalkmak, oturup durmak ibâdettir.



  • âlim

    ile âbid arasında yetmiş derece vardır.



  • Hayırsızların en hayırsızı ilim

    adamlarının hayırsızı, hayırlıların en hayırlısı da ilim adamlarının

    hayırlısıdır.



  • âlim

    kimsenin yüzüne bakmak ibâdettir.



  • İlmi

    yazın ki kaybolmasın!



  • Allāh'ım, fayda vermeyen ilimden

    sana sığınırım!



  • Rabb'm

    benim eşyâ hakkındaki ilmimi arttır!



  • Allāh'ım, Beni ilimle zengin et,

    akılla ve yumuşaklıkla beze, kötülükten çekinmekle yücelt, kötü işlerde

    bulunmamakla güzelleştir!



  • İlmin

    âfeti unutmaktır. Ehil olmayana ilim öğretmekse ilmi

    yitirmektir.



  • Şüphe

    yok ki ilmin aşağılık kimselerden aranıp istenmesi kıyâmet alâmetlerindendir1.




İslâm'da ilmin ve ilim sâhibi

kimsenin bu derecede yüceltilmesindeki hikmet ilmin Cenâb-ı Hakk'a izâfe edilen:

Hayat, İlim, Semi', Basar, İrâde, Kudret, Kelâm ve

Tekvîn olarak belirlenmiş olan Sıfat-ı Sübûtiye'den

biri olması ve ilim sâhibi kimsede Cenâb-ı Hakk'ın bu sıfatının nûrunun tecellî

etmesinden ötürüdür.


İslâm'da ilmin kaynağı ve ilmin

asıl sâhibi, ilmi ezelî ve ebedî olup bütün mükevvenâtı kuşatan va Zât'ına İlim

sıfatını lâyık gören Zât-ı İlâhî'dir. Cenâb-ı Hakk'ın Bakara sûresinin 255.

âyetinde de te'yid ettiği gibi "İnsanlar O'nun ilminden ancak gene O'nun

müsaade ettiği kadarını kuşatabilirler". Bu da ilmin neden bütün insanlara

ve neden tümüyle verilmediğinin, neden zamana bağlı bir gelişim ve evrim içinde

bulunduğunun hikmetine ve, ayrıca da, âlimin ilmiyle boş yere mağrûr olmaması

gerektiğine işâret eder. Nitekim Cenâb-ı Peygamber başka iki

hadîsinde:



  • âlimin

    sermâyesi kibirliliğini terketmektir.


  • İlmiyle

    öğünen kimseye düşman olun!




diyerek ilmin âlimin zâtî malı

değil, fakat ilmin zâtî Sâhibi tarafından kendisine tevdî edilmiş, hıyânet

etmemesi gereken bir emânet olduğuna işâret etmektedir.

İşte bütün bunlardan ötürü

İslâm'da din ile ilim arasında aslā doktriner bir çelişki mevcûd

olmamıştır. Hıristiyanlıkta ise din ile ilim XVII. yüzyılın

başındanberi, biribirinden bağımsız ve hattâ doktrin temelinde biribiriyle

çelişik iki müessese olarak algılanmış; ve bu çelişki Galileo Galilei'nin (1564

– 1642) ilmî düşüncelerinden ötürü 1633 yılında Engizisyon Mahkemesi tarafından

mahkûm edilişi ile, bir paradigma (yâni bir "düşünce kalıbı")

olarak Batı Düşüncesi'ne yerleşerek hıristiyan aydınlarının vicdanları üzerine

ağır bir ipotek vaz etmiştir. II. Vatikan Konsili de bu Konsil'iden sonra gelen

Papa'lar da bütün çağdaşlaşma (aggiorna-mento) veyâ çağdaş görünme

çabalarına rağmen, bu ipoteğin kalkması için resmî hiçbir teşebbüste

bulunmamışlardır.


Gerek ilgili Kur'ân âyetleri

gerekse hadîsler İslâm'ın İlim Ahlâkı'nın normlarının temelini

teşkil ederler. Ancak, günümüze kadar, bu ahlâk başlıbaşına bir doktrin olarak

ve sistematik bir biçimde ele alınıp da işlenmiş değildir. Bu ahlâk müslüman

ilim adamlarının kendi kābiliyet, fehâmet ve temyîzleri çerçevesi içinde

hayatlarını tanzim ve tezyîn eden bir modus vivendi yâni bir hayat tarzı

şeklinde tezâhür edegelmiştir.


İslâm Dinine

Göre

İlim Ahlâkının Temel

İlkeleri

İslâm'a göre İlim Ahlâkı'nın temel

ilkelerine girmeden önce Arapça'da KFR (kefere) masdarının

etimolojik anlamının "örtmek, saklamak" olduğuna dikkati çekmek istiyorum. Bu

masdar, dinî anlamda, Hakk'ı ve Hakîkat'ı örtmek, saklamak

anlamını kazanmıştır. Bu kapsamda da âmene (inanmak) masdarının

zıddı görünümündedir. Kefere'den türetilen kâfir'in anlamları:

inanmayan, örten,

saklayan'dır. Şu hâlde kâfir: Hakk'ın ve Hakîkat'ın tecellîlerini

örten ve/veyâ bunlara inanmayan kimse demektir. Küfr ise: Hakk'ı ve Hakîkat'ı (hem kendi

kendisinin fehâmet ve temyîzine, hem de başkalarının Hakk'ı Hakk ve Hakîkat'ı da Hakîkat olarak fehm ve temyîz

etmelerine e n g e l olacak şekilde) örtüp saklamaktır. Bu

kapsamda küfrün zıddı sıdk ve kâfirin zıddı da

sıddîk (her ne bahâsına olursa olsun doğru olan ve doğruyu beyân

eden)dir. İslâm'da küfr haramdır; ve insanın nefsini küfrden sakınması ise

ibâdet mesâbesindedir.


Kur'ân'da:


  • "Allāh'a yalan isnad edenden ya da

    kendisine ulaşan doğru haberi yalanlayandan daha zâlim kim

    olabilir ki?" (XXXIX/32)



  • "Sana

    gelen ilimden sonra eğer bazı kimselerin yersiz isteklerine2

    uyacak olursan, sen elbette ki zâlimlerden olursun"

    (II/145)




Şu hâlde bir âlim, ilmî

hakîkatları nefsinin hevâ ve hevesine mağlûb olarak olduğundan başka göstermeğe

yâni bunların mâhiyet ve hüviyetini örtüp saklamamağa kalkışmadığı sürece hem bu

yönden küfrden korunmuş olur ve hem de Cenâb-ı Hakk'ın Güzel İsimleri'nden El

Alîm ism-i şerîfinin gereğine göre hareket etmiş olarak o ismin tecelligâhı

olmuş olur.

Yâni İslâm, âlimin sıddîk olmasını taleb etmektedir. Kanaatimce İslâm'da İlim

Ahlâkı'nın, üzerine inşâ edilmesi gereken en önemli ilke budur. âlim, Cenâb-ı

Hakk'ın kendisine emânet ettiği ilmi korumak ve bu emânete hıyânet etmemekle

yükümlü olduğunun idrâkine sâhip olmalı ve bu nûru aslına uygun olarak

yansıtması gerektiğinin idrâkini de daima zinde tutmasını

bilmelidir.


Kur'ân'da:

  • Ve

    ululanıp insanlardan yüz çevirme! Ve yeryüzünde kasılarak yürüme! Şüphe yok ki

    Allāh kibirlenen, övünüp duranların hiçbirini sevmez.

    (XXXI/18)


Hadîslerde3

ise:


  • ümmetimin hayrlıları âlimlerdir;

    âlimlerin hayrlıları da merhametli olanlardır.



  • ümmetimin helâki fenâ âlimler ve

    câhil âbidler yüzündendir. Fenâların fenâsı fenâ âlimler, iyilerin iyisi

    de iyi âlimlerdir.



  • âlimler

    arasında öğünmek, akılsızlara kendisini göstermek ya da halkın gönüllerini

    çekmek için bilgi elde eden Cehennem'e yönelmiştir.



  • Tamah

    âlimlerin kalbinden Hikmet'i giderir.



  • Allāh,

    ilmini kendisine saklayıp gizleyene ateşten bir gem vurur.



  • âlimlerin fenâsı emîrlerin4 ayağına gidenler, emîrlerin iyisi de âlimleri

    ziyâret edenlerdir.



  • ...

    Kime bir şey belletiyorsanız ona karşı alçak gönüllü olun; cebbâr âlimlerden

    olmayın.



  • İstediğiniz kadar okuyun!

    Bildiğinizle amel etmedikçe Allāh sizi mükâfatlandırmaz.



  • Bildiği

    ile amel edene Allāh bilmediğini de bildirir.



  • Az

    başarı çok bilgiden iyidir.



  • Kıyâmet

    gününde en ağır azâbı görecek olanlar Allāh'ın, (sâhip olduğu) ilminden

    faydalanmayan âlimlerdir.



  • Bilginler üç çeşittir. Birinci

    kısmı bilgisiyle yaşar, insanlar da onun sâyesinde rahatça, bilgisinden

    faydalanarak geçinirler. Bir başka kısmıysa, insanlar onun sâyesinde yaşarlar da

    kendisi bildiğini tutmaz, kendi kendisini helâk eder. Bir de ilmiyle yaşıyan

    fakat başkasını yaşatmayan, halka faydası dokunmayan bilgin

    vardır.



  • Bilgiyi

    (ehlinden) gizleyene her şey, hattâ denizdeki balık ile havadaki kuş bile

    lânet eder.



  • İlmiyle

    öğünen kişiye düşman

    olun.



  • Kim

    "Ben âlimim" derse odur câhilin ta kendisi.



  • Her kim

    Allāh rızâsı için tevazuu kendisine âdet edinirse Cenâb-ı Hakk onu

    yükseltir.



  • İnsanların iki bölüğü vardır ki

    bunlar düzgün oldu mu bütün insanlar düzelir, bunlar bozuldu muydu bütün halk

    bozgunluğa düşer. Bunlar bilginler ve buyruk sâhipleridir.




buyurulmaktadır. Ayrıca Hz İsâ

da:


  • Ağaçlar

    çok ama hepsi de meyva vermez. Meyvalar çok ama hepsi de tatlı olmaz. İlimler

    çok ama hepsi de faydalı olmaz.


demiştir.


Buna göre âlimin hayrlısı: 1)

öğünmeyi, kibri, tamahı, nekesliği, fırsatçılığı terk eden, 2) ilimlerinden

faydalanan, ve 3) başkalarını da faydalandıran alçak gönüllü

âlimlerdir.


Gene hadîslerde:


  • Sefih

    (âdî) kimselerle cidalleşmek, âlimlere karşı

    üstünlük taslamak ve bu sûretle insanların teveccühüne mazhar olmak

    kasdıyla ilim tahsil etmeyiniz. Zirâ bu gâye için okuyanlar

    Cehennem'liktir.


  • Allāh'ın en fazla buğz ettiği

    kimse cidalleşmede direnen kimsedir.


  • İlimde

    cidalleşmeyi öğrenen topluluk uygulamadan uzaklaşır.


  • Doğruyu

    bulduktan sonra cidalleşme âfetine kapılmadıkça bir topluluk doğru yoldan

    sapmaz.




denilmektedir.


Buna göre âlim y a l n ı z c a hakîkatı keşfe, korumaya ve inandırıcı

delîlleriyle tebliğe memurdur. âlim, hakîkatın ve bu hakîkatın yol açtığı ilmin

menşei de, vasîsi de, savunucusu da değildir.


Allāh, tıpkı din söz konusu iken olduğu

gibi, ilmin de menşei olmak hasebiyle onun hem vasîsi ve hem de koruyucusudur.

Bu bakımdan İslâm'da âlimin ilmî bir gerçeği herkese kabûl ettirmek gibi

bir sorumluluğu yoktur. âlim, ilmî bir gerçeği herkese kabûl ettirmek gibi bir

sorumluluğu bulunmadığının sorumluluğunu müdrîk, temkinli ve vakur

olmalıdır.


Gerçekten de cidâl insanı rakîbine

üstün kılmak için her çâreyi mubah gören bir davranış biçimidir. İmâm-ı Gazalî

İhyâ-i Ulûmü-d Dîn isimli eserinde "cidâl marazı"nın (tıpkı

safsatacılık marazını kendilerine meslek, gâye ve hayat tarzı edinmiş

olanlarda görüldüğü gibi) hased, kibir, kin, gıybet, öğünme, tecessüs, hınç,

nifak, riyâ, inkâr ve

hakkı - görüp - de - kabûl - etmeyerek - bile - bile - cidâle - aşırı - hırsla - sarılma gibi

büyük ahlâkî zaaflara ve bu zaaflardan doğacak olan belâ ve âfetlere nasıl yol

açtığını ayrıntılarıyla izah etmiştir. Cidâlden vaz geçmenin fazîleti de şu

hadîsde bildirilmektedir:


  • Kim ki

    bâtıl (haksız) olduğunu anlayıp da cidalleşmeyi terk ederse Allāhu Teâlâ ona

    Cennet'in kenar yerinde bir ev ihsân eder. Kim ki haklı olduğunu bildiği hâlde

    cidalleşmeyi terkederse Allāhu Teâlâ ona Cennet'in en iyi yerinde bir binâ inşâ

    eder.


Bundan başka, Hz.

Peygamber:


  • İlmi

    yayınız, öğretiniz! Eğitim ve öğretim usûllerini kolaylaştırınız, kat'iyyen

    güçleştirmeyiniz! Okuttuklarınıza daima öğrendiklerini, anladıklarını,

    ilerlediklerini müjdeleyiniz! öğretirken karşınızdakilerin anlayış yetenekleri

    az olduğunda kızıp bağırmayınız, sükût etmeyi seçiniz!


  • ...

    Ehil olmayana ilim öğretmek ise ilmi yitirmektir.




buyurmaktadır. Gerçekten de ilim

öğretilmesi konusunda ehil olmayanlar verilen ilmi kabûl edemeyecek kadar koyu

câhil olan ve cehâletlerinde ısrar edenler ile kötü niyetli olanlardır. Hz

Alî'nin dediği gibi: "... Câhiller âlimlere

düşmandırlar".


Şu hâlde "öğretimi kolaylaştırma"

ve "ilmi ancak ehline tevdi etmek" İslâm'ın âlime yüklediği iki önemli ahlâkî

sorumluluktur.


Bugünün dünyâsında ve her çeşit

süflîliği, pespâyeliği ve cehâleti fazîletlermiş gibi gösteren Medya'nın olumsuz

etkilerine ve ilim ihtikârıyla "köşeyi dönme" çağrılarına rağmen nefsine ve

idrâkine hâkim olarak bu ilkelere sarılabilen vakur ilim erbâbına ne

mutlu!


İlim Adamı

Kime Denir?

Aslında, ilim ahlâkının bir doktrin

olarak açıkça ortaya konulmasının ve üniversitelerimizde sistematik bir biçimde

okutulup yorumlanmasının isâbetli olacağı âşikârdır. Bunun sâyesinde ilim adamı

namzetlerini ilim ahlâkı bakımından hayrlı bir biçimde yönlendirmek ve

kendilerinin ilim ahlâkına aykırı davranışlardan korunmalarına yardımcı olmak

mümkün olabilecektir.


Avâmın ve Medya'nın genellikle

bilim adamı diye bilip takdîm ettiği kimseler arasında, aslında:

1) bilimsel nitelikleri, 2) etkinlikleri, ve 3) ilmi idrâk ve ilim hakkında

tefekkür yetenekleri yönlerinden bir hiyerarşi (silsile-i merâtib,

derecelendirme) mevcûddur.



1. Bilim teknisyeni bu

hiyerarşinin en alt düzeyinde bulunur. Bilim teknisyeni üniversite eğitiminden

sonra en az yüksek lisans ya da doktora derecesini kazanmış; bunun sonucu olarak

da, ister uygulamalı isterse teorik olsun, ilmin çok dar bir alanında bir

metodun uygulanması konusunda uzmanlaşmış bir kimsedir.


2. Bilim adamı ise ilmî

literatürü izlemede, bilim teknisyeni düzeyinde iken üzerinde uzmanlaşmış olduğu

metodu farklı alanlara uygulayabilmede, başka özgün metodlar ihdâs etmede ve

uygulamada yetenek sâhibi kimsedir.


3. âlim, bilim adamlığı

vasfından başka, uzmanı olduğu alanların: 1) târihine, 2) felsefesine, 3)

epistemolojisine, 4) politikasına, 5) psikolojisine, 6) sosyolojisine, 7)

ekonomisine, ve 7) deontolojisine de hakkıyla vâkıf olan ve bütün bu konuları

global bir şekilde kuşatarak derinliğine tahliller yapabilen bir

kimsedir.


4. Allâme ise birden

fazla ilimde âlim olan kimseye yakıştırılan

sıfattır.


5. Bilginlerin bu dört mertebesi de

kesbîdir; yâni insan, irâdesi ve azmi sâyesinde, çalışıp

çabalamakla bu mertebelere erişebilir. Bunların üstünde ise, ancak fıtraten çok

üstün yeteneklerle donatılmış olarak kâmil bir allâmenin eğitimiyle farklı bir

olgunluk kazanmış ve olağanüstü derin bir sezgiyle ilmî hakîkatları aslına

ihânet etmeyecek kadar sâdık bir biçimde fehm, idrâk ve temyîz edebilen,

bunlardan pratik sonuçlar da çıkarabilen, hem ilmî ve hem de beşerî olgunlukları

temkin, adâlet ve ihsân ile bezenmiş kimseler de vardır ki bunlara da

hakîm denir.


Burada takdîm edilen bilginler

hiyerarşisinde, kazanmış oldukları bilgi düzeyi ve deneyimleri dolayısıyla,

kendi dar uzmanlık alanlarının dışındaki konularda en kolay yanılma tehlikesine

mâruz bulunanlar: bilim

teknisyenleri ile bilim adamlarıdır. Bunlar genellikle

iki-değerli Aristo mantığının kurallarını uygulamayı iyi bilirler, ve her bir

olayın da somut bir sebebe bağlandığına îman ederler. Hele bunlar

deneysel alanda çalışan kimseler ise bu îman daha da kuvvetli olur. Zâten

hepimiz daha ilkokuldan başlayarak her olayın maddî bir sebebi bulunduğuna

inandırılmıyor muyuz? Pedagoji açısından ele alındığında bu, çocukluk çağı için

isâbetli bir eğitim tarzıdır. Zirâ ilkokuldaki eğitimden gâye çocukları,

etraflarındaki âlemde olayların biribirine bağlı olarak ve anlaşılması mümkün

bir düzen içinde vuku bulduğu, yâni içinde yaşamakta olduğumuz bu âlemin

anlaşılabilir ve anlaşılmasının da elzem olduğu

fikrine alıştırmaktır.


İşte bu alıştırmada

nedensellik (illîyet) ilkesi , yâni her şeyin

bir sebebi bulunduğuna îman, merkezî bir rol oynar. Bu ise akıl yürütmede,

mantığı isâbetli bir biçimde kullanma hasletiyle birlikte bilgi elde etmenin

kapılarını açan iki anahtardır.


Ancak: 1) her şeyin belirli bir

sebebi olduğuna îman etmek başka şey, 2) o sebebi fehm ve idrâk etmek başka şey,

3) o fehm ve idrâk edilen sebebi teşhis ve temyîz etmek başka şey, 4) o sebebin

gerçekten de bu teşhise uygun olarak mevcûd olduğunu isbat etmek başka şey, 5) o

sebebin söz konusu olayı doğuran yegâne sebep olduğunu (yâni bu sebep ile olay

arasında gözden kaçmış bir sebepler zinciri bulunmadığını) isbat etmekse

bambaşka şeydir.


Bilim

teknisyenlari

ile bilim adamları ya kendi dar uzmanlık alanlarının sınırları

içinde meselenin bu cepheleriyla hiç karşılaşmamış oldukları ya da meselenin bu

cepheleri kendilerini hiç ilgilendirmemiş olduğu için sebep

kavramının muğlâklığı üzerinde genellikle kafa yorup araştırma yapmış kimseler

değildirler. Dar uzmanlık alanlarının her günkü gözlemlerinin kendilerine telkin

ettiği kaba "sebep" kavramı yalnızca onların dünyâya bakış açısını

biçimlendirmekle kalmamakta, onlara, her şeyi ama her şeyi açıklayabilmenin ya

da reddedebilmenin baş döndürücü kudretine sâhip oldukları serâbının karşı

koyulmaz cezbesini de aşılamaktadır.


Bu cezbe onları, bazen, ilmî

olarak açıklayamadıkları ya da beşer olarak karşı oldukları bazı olaylar

karşısında olayı sübjektif bir biçimde ve ilim-dışı motivasyonlarla

(sâiklerle) reddetmeğe; ya da olay apaçık ortada iken bunu, tümüyle

ilim-dışı sebepler uydurarak ve uydurdukları sebeplerin realitesini tahkik

etmeğe gerek duymaksızın yalanlamağa kadar götürebilmektedir. Ve bunu

yaparlarken de Gerçeği arayan Gerçeğin kulu ve hizmetkârı objektif bir

âlim gibi değil de kendilerine inanmıyan râfızîler

tarafından, otoritelerine karşı böylelikle işlenmiş olan taarruz cürmünün

(Frasızcasıyla: crime de lèse-majesté'nin) cezâsını vermek için afaroza

başvuran öfke küpü Papa'lar misâli hınçla yaparlar. Bu davranış biçimi,

maalesef, akademik ortamlarda da nâdirattan değildir. Akademik ortamların

dışında da bütün Türkiye bu gibi tipleri ve bu kabil davranışları (gerek bazı

açık oturumlar, gerekse bazı konuların bilimsel irdelenmesi dolayısıyla)

televizyon ekranlarında ibretle seyretmek fırsatını sık sık

bulmaktadır.


Ancak, hemen belirtmek gerekir ki

bu kabil tipler ve davranışlar yalnızca Türkiye'ye münhasır değildir. Dünyâ'nın

her yerinde, bilim teknisyenleri ile bilim adamlarının bir kısmı için bu,

böyledir. Bu kategorideki bilginlerin psikolojisinin marazî bir vechesini

aksettiren bu kabil davranış bozukluklarına biz Papalık

kompleksi adını veriyoruz.


Bu davranış bir ideolojik doktrin

olarak Pozitivizm'in ifrâda kaçan bir deformasyonu olan

Bilimcilik Mezhebi'nin belirgin özelliğidir5.

Bu mezhebin sâliklerinde görülen en belirgin semptom, her ama her

meselenin: 1) iki-değerli Aristo mantığındaki kıyas (sillojizm), ve 2)

nedensellik ilkesi (illiyet prensibi) aracılığıyla akılcı(!)

ve de bilimsel(!) bir biçimde tahlil edilebileceğine ve

bir çözüme kavuşturulacağına dair katı bir îman sâhibi

olmalarıdır.


Mantığın iki-değerli Aristo

mantığından ve hele hele kıyasdan ibâret olmadığını bilmedikleri; ayrıca ilmin

bazı konularının nedensellik ilkesine uymamakta olduğu keyfiyetinden de

sebep kavramının çağdaş tahlilinden ve kritiğinden de haberleri

olmadığı için bu kimseleri ilmî temkin ve tetkike dâvet etmek de hep sonuçsuz

kalmaktadır.


İlim Ahlâkı

Açısından

Pozitif İlim ve

Metafizik

Lâtince kökenli pozitif kelimesinin etimolojik

anlamı: kesin, değişime uğramaz'dır. Müsbet

kelimesi ise Arapça'da sübût etmiş yâni "delîllere dayandırılarak kesinlik

kazandırılmış" anlamındadır. Görülüyor ki gerek Arapça müsbet kelimesi gerekse Lâtince kökenli

pozitif kelimesi aynı anlama sâhiptirler. Buna göre

"İlim Felsefesi"nde Pozitif ya da Müsbet İlimler delîllere

dayandırılarak, aksinin doğru olduğu

gösterilinceye kadar (yâni bir

anlamda izâfî bir) kesinlik kazandırılmış bilgiler

içeren ilimler hakkında kullanılmaktadır.


Bu, bir bakıma: 1) herhangi bir kimsenin kendi

Muhayyele'sinin telkin edebileceği yanıltıcı ilhâmın, mâhiyetini aslā

değiştiremeyeceği, 2) bu

bilgileri tesbit ve idrâk edenden de, tesbit ve idrâk için yararlanılan (hisler,

gözlem ve ölçü âletleri, akılyürütme kuralları... gibi) araçların tümünden de

bağımsız, 3) kişilerin

nefisleriyla değil objeler ile kāim olan objektif bilgilere dayanan ilim

demektir.


Pozitif ilimlerin objektifliği ya

Matematik'de olduğu gibi mantık kurallarının işlerliliğiyle; ya da diğer

ilimlerde olduğu gibi bu mantık kurallarının işlerliliği yanında bu ilimlerin

öngördükleri olayların gözlem ve ölçümlerinin mümkün hatâ sınırları içinde

uyuşmalarıyla (ve ayrıca da bütün bu olguların K.R. Popper anlamında yanlışlanabilir

olmalarıyla, yâni bu olguları gözlem ve ölçümler aracılığıyla yalanlayabilmenin

yol-yordamının potansiyel olarak mevcûd

olmasıyla6)

temin edilir.


Binâenaleyh, ölçüme tâbî tutulamayan ya

da kendisi değilse bile etkileri de ölçülüp gözlenemeyen, pozitif ilimlerce bilinen olaylara

ircâ edilemeyen (indirgenemeyen)

ya da bunlarla ilgisi kurulamayan (ayrıca, yanlışlanabilirlik

kriteri'ne

uymayan) bilgi ve olgular pozitif ilimlerin kapsamı dışında kalır. Bunlara

pozitif-ilim-dışı

veyâ (Eski Grekçe'de tabiat karşılığı füzis

kelimesinden mülhem olarak) fizik-dışı, fizik-ötesi

yâni metafizik

bilgiler ya da olgular denir.


İşte pozitif ilimlerin sınırları bu

kapsamda belli olmaktadır. Pozitif ilimlerin, kendi alanları dışında kalan ve

erişemedikleri

olgu ve bilgiler için kendi çerçeveleri

içinde

söyleyebilecekleri bir şeyleri yoktur. Eğer bir kimse bunun aksini iddia eder de

meselâ Rûh'un var ya da yok olduğunu pozitif ilimlerin çerçevesi içinde

tartışmağa kalkışır ve hattâ tartışma hakkının olduğunu iddia ederse, ya pozitif

ilim ile metafiziği bir kavram kargaşası sefâleti içinde

biribirine karıştırıyor

ya da pozitif-ilimsi bir görünüm altında safsata ya da sübjektif bir spekülâsyon

yapıyor demektir, vesselâm! Zirâ metafizik alanına ait bir kavramın ontolojik

realitesini pozitif ilim kıstaslarına göre kabûl ya da red etmeğe kalkışmak bir

avuç leblebinin ağırlığını bir diyapazonun çıkardığı "lâ" notasının sesi

cinsinden ölçmek kadar abestir.


Hemen ifâde etmek gerekir ki
Metafizik

felsefenin çok önemli kollarından biridir ama pozitif ilim değildir. Metafiziğin

ayrı bir realitesi, ayrı bir değeri, ayrı bir etkinliği, ayrı bir vizyonu

vardır. Bir kimse metafiziğin çerçevesi içinde kalarak pozitif ilimlerin

mâhiyetiyle ilgili olay ve olguları pekālâ tartışabilir; bunun otantik bir

anlamı ve değeri vardır. Ama bu durumda aslā pozitif ilim yapıyor olmaz! Fakat

eğer bir kimse pozitif ilimlerin kıstaslarına dayanarak metafiziğin mâhiyeti ile

ilgili olay ve olguları tartışmağa kalkışırsa artık pozitif ilim değil yalnızca

pozitif ilim görüntüsü altında metafizik ve hem de semeresiz bir spekülâsyon ve

hattâ safsata yapıyor demektir.


Pozitif ilimlerde objektiflik bilinci,

târih boyunca, çok yavaş gelişmiştir. Objektifliği bir modus vivendi (bir

hayat tarzı) hâline getirmek ise çok sıkı bir otokritiği, ve bir nefis

hâkimiyetini gerektirir. Bugün bile, kendi alanlarında ne kadar başarılı

olurlarsa olsunlar, bütün bilim adamlarının ilim yaparken ve hele ilmi

yorumlarlarken ve de ilmin pratik sonuçlarını uygulamaya koyarlarken

objektifliğe her zaman sıkı sıkıya riâyet ettiklerini savunmak mümkün

değildir.


Bu zaafın sebeplerinin başında da

gençlere ilim öğretirken bunlara paralel olarak bir İlim Târihi

ve bir de İlim Ahlâkı

derslerinin okutulmaması gelir. Bu, üniversite eğitiminin gerçekten de önemli

bir prensip eksikliğidir. İlim Ahlâkı'na sâhip bir bilim adamı: hem 1) pozitif

ilim ile metafiziği tefrik ve temyîz etmekte muktedir, ve hem da 2) "ben

pozitif ilim ile metafiziği şu ya da bu şekilde biribirine karıştırsam bile

kimse farkına varmaz; ben de dâvâmda üstün gelmiş görünmek için bu kavram

kargaşasında istediğim gibi mugālâta ve safsatayı rahatça yapar, mücâdelemi

başarıya ulaştırırım"

kolaylığına sığınmayacak kadar: A) nefsine hâkim, B) ilmine karşı âdil, ve de 3)

iz'an sâhibi olmak mecbûriyetindedir.


Pozitif ilimlerin izah gücünün ve

sınırlarının kesinlik kazanması da metafizikten ve metafizik içerikli

kavramlardan ve hattâ bir takım mitos'lardan

(efsânelerden) arındırılması da kolay bir süreç değildir. Bugün bile,

uğraştıkları ilmin değeri ve epistemolojisi üzerinde kafa yormak fırsatını

bulamamış fakat çok değerli ve verimli bilim adamları dahi bu konuları

kolaylıkla biribirlerine karıştırabilmektedirler. Bu durum ilim elde etmenin ne

kadar zor ama ilim hakkında sağlıklı, isâbetli ve realist bir tefekkürün ise

daha da zor olduğunun; böyle bir tefekkürde, temyîzin yanılma payının ve

fehâmetin atâletinin ne denli büyük olabildiğinin

delîlidir.


İşte bunun içindir ki
bilim

teknisyenleri

ve bilim adamlarının

bolluğuna karşı âlimlerin

yetişmesi çok daha zor ve nâdir olmaktadır.


Pozitif

İlimlerin Mâhiyeti ve Sınırları

Açısından

Bilginlerin Ahlâkî

Sorumlulukları

Pozitif ilimlerle uğraşmak için, her

şeyden önce, ister açıkça isterse zımnen ikrâr sûretiyle (yâni dile

getirilmeksizin, örtülü olarak) mutlakā:


1. Bizden

bağımsız olarak var olan bir dış âlemin

varlığına,


2. Bu dış

âlemden bilgi (informasyon) elde etmenin mümkün olduğuna,

ve


3. Bu dış

âlemin anlaşılabilir olduğuna, yâni bu âlemde vuku bulan

olayla

rın: A) tasvir edilebilir,

B) izah edilebilir, ve C) öngörülebilir

olduklarına

peşînen îman etmek

gereklidir

.

Bu asgarî îman olmazsa bu dış âlem hakkında herhangi bir ilmin kazanılamayacağı

da âşikârdır.


Pozitif ilimlerin dayanmakta oldukları

bu îmanın temelindeki bu söz konusu üç aksiyomun pozitif ilimlerin içinde değil

sınırlarının dışında kaldığına dikkati çekmek isterim. Yâni bu üç aksiyom,

kendileri hakkında, pozitif ilimlerin herhangi bir hüküm verebileceği nesneler

değildir; ve bu yönleriyla de bunlar ilmî değil, metafizik

muhtevâlıdırlar. Bu özelliklerinden ötürü de tartışmaya, spekülâsyona ve

hattâ istismâra her zaman açıktırlar.


Ancak, sırf bu îmanla pozitif ilimlerin

kendiliğinden iktisâb edilemeyeceği de âşikârdır. Pozitif ilimlerin kazanılması

için, önce bunların konularına giren nesneleri ve kavramları:

1) açık, 2) seçik, ve 3) kesin bir biçimde tanımlamak gerekir. Bu

mesele halledilip de muhtemel kavram kargaşalarının böylelikle peşînen önüne

geçildikten sonra:


1. Dış

âlemden bilgi (informasyon) elde etmenin yol-yordamlarının yâni

metodolojilerinin,


2. Bu

metodolojilerin gerçeği yansıtabilmedeki isâbetliliğinin, gücünün ve

sınırlarının,


3. Elde

edilen bu bilgilerin biribirleriyla olan ilişkilerini (ilintileri ve sebep-sonuç

ilişkilerini) ve bunları modellendirecek olan matematiksel

araçların,


4. Bu

araçların fizikî realiteyi yansıtabilmedeki isâbetliliğinin, gücünün ve

geçerlilik sınırlarının,


5. Bunlara

dayalı olarak teori

kurmanın ya da senaryo üretmenin: A) metodolojisinin, B)

diyalektiğinin,


6. Kurulan

teorilerin gözlem ve deneylerle uyumluluğunun,


7. Bu

teori ve senaryoların7

epistemolojik değerlerinin


belirlenmesi

gerekir.


Görülüyor ki pozitif ilim iktisâbı için

izlenmesi gerekli olan yol, aslında, her babayiğitin altından kalkamayacağı

kadar olağanüstü çetin ve meşakkatli bir yoldur. Bu, hatâ kabûl etmeyen bir

süreçtir. Bu süreçte en ufak bir hatâ derhâl sırıtır ve, kendisi hatâ yaptığının

farkında olmasa bile, müellifini derhâl afişe eder. Bu çetin süreç hep, pozitif

ilimleri objektif, ve eriştiği sonuçları da: 1) bunları anlamağa,

2) kontrol etmeğe, ya da 3) bu sonuçları doğuran girişimleri tekrarlamağa

muktedir kimseler nezdinde geçerli kılmak

içindir.


İşte gerçek âlim olmak,

bunun için, çok zordur. âlim sıfatına gerçekten de lâyık olanlar

ancak, pozitif ilimlerin iktisâbında söz konusu sürecin başından sonuna kadar

her bir safhasına hakkıyla vâkıf ve hâkim olan kişilerdir. Bu sürecin yalnızca

bazı safhalarına vâkıf ve hâkim olabilenler ise bilim teknisyenleri ve bilim

adamlarıdır.


Pozitif ilimler sürekli evrim

hâlindedir; bilim teknisyenlerinin, bilim adamlarının ve âlimlerin katkılarıyla

her geçen gün daha da gelişmekte, sınırları daha da genişlemektedir. Bu kapsamda

pozitif ilimler dış âlem hakkındaki son sözü söylemiş ve tabiatın bütün

sırlarını da objektif bir biçimde anlaşılabilir kılmış değildirler! Hattâ

tabiatın bütün sırlarının, sınırları ve metodolojileri bu türlü vaz edilmiş olan

pozitif ilimler aracılığıyla çözülüp çözülmeyeceği de, Gerçek denilenin ta

kendisine erişilip erişilemeyeceği de objektif bir cevâbı olmayan

metafizik içerikli yâni pozitif ilimlerin kapsamı dışında kalan

sorulardır.


Bu durumda pozitif ilimler erbâbına çok

büyük bir ahlâkî sorumluluk düşmektedir. Gerek pozitif ilim

iktisâbında, gerek pozitif ilimlerin çeşitli vechelerinin takdîminde ve

yorumunda, gerekse ilmî değer yargılarında pozitif ilim erbâbı nefsânî

dürtülerle değil fakat pozitif ilimlerin kendilerine kazandırmış olması gereken

objektiflik, temkin ve vekar ile hareket etmelidirler. Ancak, bunun çok yoğun

bir ilmî faaliyet, geniş bir görgü ve derin bir sezgiyle çok zor elde edilebilen

bir haslet olduğu da âşikârdır.


Ne kadar allâme olursa olsun hiçbir

pozitif ilim erbâbı kendisine takdîm edilen bir konuyu ayak-üstü çatılan bilimsi

görünüşünden başka hiçbir meziyeti olmayan (yâni gözlem ve deneylerle

geçerliliği tahkîm edilmemiş, hayâl mahsûlü izahlar içeren) mesnedsiz teorilerle

açıklamağa yeltenmek gibi beşerî ve ilmî bir zaaf sergilememelidir. Ne kadar

allâme olursa olsun hiçbir pozitif ilim erbâbı ne kendisinin ve ne de

pozitif ilimlerin bugünkü durumunun her konuyu açıklayabildiği ve

hele bu açıklamanın da gerçeğe uyduğu vehmine ve yobazlığına

kapılmamalıdır.


Gözlemler, Türkiye'de, bilim

teknisyenleri ile bilim adamlarının önemli bir bölümünün kendilerine yöneltilen

her soruya (kendi uzmanlık alanlarına girse de girmese de, bu soru pozitif

ilimlerin bugünkü düzeyinin cevaplandırabileceği bir soru olsa da olmasa da)

muhakkak ve bizzat bir cevap uydurmayı maalesef bir tutku hâline

getirmiş olduklarını göstermektedir. Bir pozitif ilim erbâbı, kendisini küçük

düşürmemek için, cevâbını bilmediği bir soruya cevap uydurmaktan da buna

ayak-üstü çatılmış bilimsi görünüşlü temelsiz teorilere dayanan uyduruk bir izah

yamamaktan da kaçınmasını bilecek kadar irâdesine hâkim, âdil, temkinli ve

dürüst olmalıdır.


İlmî değeri olmayan, sübjektif bir

boşboğazlıktan öteye gitmeyen uyduruk bir izah müsveddesi yerine o

konuda bilgisi bulunmadığını beyân etmek ya da pozitif ilimlerin bugünkü

durumunun söz konusu meseleyi ilmî ve

objektif bir biçimde izah etmeğe henüz

muktedir olmadığı ifâde etmek ise ilim erbâbı vasfına yakışan, ilim ahlâkına

uygun, isâbetli ve selâbetli bir tutum olur. Ancak, örneklerinden görülmektedir

ki nefsânî dürtüler, ilim erbâbının bir kısmının bu konuda berrâk bir bilince ve

sorumluluk duygusuna sâhip olmalarına müsaade etmemektedir. Bu eksikliği ortadan

kaldırmak üzere hiç değilse bütün doktora öğrencileri için zorunlu

bir ders olarak İlim Ahlâkı dersinin ihdâs edilmesinin isâbetli

bir tedbir olacaktır.




* *

*







[1]Bu hadîs dahi ilim ehlinin ne

büyük bir ahlâka sâhip olması gerektiğine ışık tutmaktadır

.

[2]Hevâ ve

heveslerine.

[3]Bu makālede, genellikle,

İstanbul'da Arkın Kitabevi tarafından 1970'lerde yayınlanmış olan, Abdülbâkî

Gölpınarlı'nın H. Muhammed ve Hadisleri kitabından

faydalanılmıştır.

[4]Devlet erkânı ve

bürokratlar.

[5]Bk. Ahmed Yüksel Özemre:

İslâm'da Aklın önemi ve

Sınırı, 2. Baskı, Kırkambar Yayınları, İstanbul 1998, XXI. Bölüm:

"Bilimcilik" Dininin âmentüsü, s.271- 298.

[6]Bir teorinin, bir modelin, bir

senaryonun ya da bir iddianın yanlışlanabilir olması onun ilmî olmak vasfını

belirleyen çok önemli bir kıstastır. Meselâ ellerinde taşıdıkları bir sarkacın

salınımlarına ya da sapan şeklindeki bir ağaç parçasının titremesine bakarak

arazide su arayan kişileri yalancı çıkarmanın, yalanlayabilmenin imkânı yoktur.

Böyle bir kimse su bulunduğunu işâret ettiği yer kazılıp da su çıkmazsa daima

işâret etmiş olduğu yerde suyun bulunduğunu ama toprağın yeterince kazılmamış

olduğunu iddia edebilecektir. Onu yalanlayabilmek için mutlaka o yerin

antipoduna kadar kazmak gerekir ki bu da pratik yönden mümkün değildir. Kezâ bir

kişinin nevropatik olmasını S. Freud "libido'ya ya da hadım

olma kompleksi'ne bağlarken A. Adler

küçüklük kompleksi'ne, C.G. Jung ise kollektif arke-tipler'e

atfetmektedir. Bu üç izah çabasının da yalanlanabilmesi mümkün olmadığından bu

iddialar ilmî değil sübjektif iddialar sınıfına

girmektedir.

[7]Burada senaryo kavramını

belirginleştirmekte yarar vardır. Senaryo: belirli bir zaman aralığı içinde sıralanan

ve biribirlerine bir şekilde bağlı olan olaylar topluluğu demektir. Epistemoloji kapsamı içinde ise senaryo: geçmişte bir kere vuku bulmuş ve/veyâ her

safhası hakkında tam ve kesin bilgi sâhibi olamadığımız olayların, olabildiğince

bir sebeb-sonuç ilişkisini gözeterek, nasıl oluştuklarınıakla-yatkın bir biçimde sıralamayı

amaçlayan özel bir modeldir.


Meselâ Evren'in bir Büyük Patlama (Big Bang) sonucu

doğmuş olduğunu ve bu patlamadan sonraki üç dakika içinde bütün temel tânecikler ile elementlerin

oluşmuş olduklarını anlatan ve bir dizi varayıma dayanan Lemaître-Gamow-Weinberg

teorisi(!) aslında akla-yatkın bir senaryodan başka bir

şey değildir. Buna alternatif bir başka senaryo da Hoyle-Gold-Bondi'nin farklı

bir varsayım kümesine dayanan Evren'in Durağan Hâl

Teorisi(!)'dir.


Benzer şekilde, kıtaların her yıl

biribirlerinden uzaklaşmasının mekanizmasını açıklamayı hedef alan Alfred

Wegener'in (1880-1930) Kıtaların Kayması Teorisi (!) de akla-yatkın bir

senaryodur.


Kezâ Charles Darwin'in

(1809-1882) Türlerin Evrimi Teorisi(!) de bu

kapsamda aslā bir teori değil yalnızca bir senaryodur.


Aynı şekilde bütün dinozorların bundan 65

milyon yıl önce pekçok hayvan ve bitki türüyle birlikte Dünyâ sahnesinden

silinip gitmiş olmalarının akla-yatkın bir açıklamasını

amaçlayan Volkanik âfet varsayımına dayalı

olaylar zinciri de Semâvî âfet varsayımına dayalı olaylar zinciri de bu

anlamda ve aynı sonucu açıklamaya yönelik olarak geliştirilmiş olan ve gerçeği

yansıttığını ispat etmenin de reddetmenin de mümkün olmadığı yalnızca iki ayrı

senaryodur.


Bir teorinin isâbetli olmasının kriteri gözlem ve deneylere uygunluğudur.

Gözlem ve deneyler teorinin mîhenk taşıdır. Ancak senaryoları bu kritere tâbî tutmak mümkün

değildir. Bundan dolayıdır ki aynı bir olayı, gözlem ve deneye uygunluk

açısından değil de akla-yatkınlık açısından açıklayabilen birden fazla

alternatif senaryo üretmek mümkün olmaktadır.

Tasarım & Geliştirme | magicleaves