Buradasınız

DAYATMACI İDEOLOJİLER

DAYATMACI İDEOLOJİLER



Prof. Dr. Ahmed Yüksel ÖZEMRE
(Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Eski Başkanı)




Medeniyet târihinde iki kurum vardır ki bunların hüviyetini, mâhiyetini ve sonuçlarını kendi arzusuna ve irâdesine göre değiştirmek kimsenin ve hiçbir kurumun harcı değildir. Bunlar: din ile ilim'dir.



İlmî gerçekler üretilmez, yalnızca keşfedilir; çünkü bunların varlığı bizden bağımsızdır. Semâvî dinlerde ise dinî gerçekler insanlara Cenâb-ı Hakk tarafından vahyedilir; bunların varlığı da bizden bağımsızdır. Bu bakımdan dinî ve ilmî gerçekler kendilerini ya da etkilerini kabûl ve idrâk edenlerin benliklerinin dışında yâni idrâk edenden de, bu idrâkden de ve bunu idrâk etmek için yararlanılan: hisler, gözlemler, ölçüm âletleri, akıl ve muhakeme etmenin kuralları ve benzeri araçların tümünden de bağımsız, onu gözleyip idrâk edebilecek akıl sâhibi tek bir varlık olmasa dahi var olmaya devam eden nesnelerdir.

Bir kimse ya da bir topluluk semâvî dinlere uymayı reddedebilir; hattâ bunun için savaş da verebilir; ama aslā bu dinlerin, Hakk tarafından vahyedildiği şekliyle ortaya çıkmış olan: 1) hüviyetini, 2) mâhiyetini ve 3) sonuçlarını değiştirmeğe ya da ortadan kaldıramaya gücü yetmez.



Meselâ: "Hz. Mûsâ'nın peygamberliğinin (ya da sâbık cumhurbaşkanı Süleyman Demirel gibi Kur'ân'dan 240 âyetin) ilgā edilmiş olduğunu" söylemekle bu ilgā gerçekleşmiş olmaz. Çünkü Hz. Mûsâ'nın peygamberliğinde de, Kur'ân'daki âyetlerde de beşerin dahli yoktur. Hiçbir ülkenin Millet Meclisi Hz. Mûsâ'nın peygamberliğinin ya da Kur'ân'dan 240 âyetin ilgāsı için karar alamaz, kānûn çıkaramaz. Bu yönde bir karar alsa ya da bir kānûn çıkarsa bile yalnızca kendini rezîl etmiş olur. Çünkü bu kānunla Hz. Mûsâ'nın peygamberliği de, Kur'ân'dan 240 âyet de ortadan kalkmış olmaz! Yâni dinde demokrasi olmaz! Meclis, olsa olsa, bu âyetlerin içeriğinden farklı esaslara uyacağını beyân eden kānûnlar çıkarabilir, o kadar!



Kezâ, hiçbir ülkenin Millet Meclisi Optik'deki Snellius'un kırılma kānûnunun ilgāsı için karar alamaz, kānûn çıkaramaz. Nazi Almanyası'nın İlimler Akademisi'nin ya da Sovyet Rusya'nın İlimler Akademisinin Albert Einstein'ın Rölâtivite Teorileri'ni geçersiz ve saçma olduğunu ilân etmeleri gibi, bir Millet Meclisi kalkar da Snellius'un kırılma kānûnunun geçersiz olduğu hakkındaki "demokratik irâdesini" bir kānûnla beyân ederse gene yalnızca kendini rezîl etmiş olur. Çünkü bu kānunla Snellius'un kırılma kānûnunun geçerliliği ortadan kalkmış olmaz! Yâni ilimde de demokrasi olmaz! Dinin de ilmin de: 1) hüviyet, 2) mâhiyet ve 3) sonuçları insanların kendi hevâ ve heveslerinden de bunların dikte ettirdiği vehimlerinden de bağımsızdır ve bunlardan aslā etkilenmezler.



Diktatörler de demokratik idâreler de kendilerinde Rubûbiyet Kompleksi (yâni Cenâb-ı Rabbü-l Âlemiyn'in kudretinin aynen kendilerinde de bulunduğu ve her istediklerini her ne bahâsına olursa olsun gerçekleştirmeğe hakları olduğu vehmi) teessüs etmedikçe dinle ve ilimle iyi geçinirler ve halkın refahı için bu iki kurumdan da yararlanırlar. Uluğ Bey, Fâtih Sultan Mehmet, İngiltere Kıralı II. Charles, Rusya çarı Deli Petro, II. Abdülhamid, Benito Mussolini, meselâ bugünkü 1) A.B.D. Temsilciler Meclisi, 2) Hollanda Millet Meclisi, 3) İtalya Millet Meclisi ve Senatosu, 4) Vladimir Putin ve Rusya Federasyonu'nun Duma'sı hem dinle ve hem de ilimle uyum içinde hükûmet etmek açısından bunun için birkaç iyi örnek teşkil etmektedirler. Rubûbiyet Kompleksiyle mâlûl olanlara ise örnek olarak: Adolf Hitler, Stalin, Mao Tzö Tung ile devletin kutsal olduğu ideolojisini bir dayatma unsuru olarak kullanan bütün siyâsî teşekküller yeter!



Târih, devletlerin dinle ve ilimle uyum içinde kaldıkları sürece huzur ve refah içinde geliştiklerini; dine ve ilme saygıdan uzaklaştıkları sürece de huzur ve refahtan uzaklaştıklarının ve gerilediklerinin sayısız örnekleriyle doludur. Bugünün Türkiye'sinde ise dinle ve ilimle barışık olarak hükûmet edilmekte olduğunu savunmak ise mümkün gözükmemektedir. Zirâ, dine de ilme de fiilde saygılı olmayan hükûmetlerin ihdâs ettikleri kaos içinde ülkemiz hem sosyal çalkantılara hem de ekonomik olarak küçülme sürecine iteklenmiş bulunmaktadır.


Dayatmacı İdeolojiler


Bir sınıfa ya da bir kişiye has olan fikirler manzûmesine veyâ düşünce tarzına veyâhut da âleme bir bakış açısına ideoloji denir. İdeolojiler: 1) fikir düzeyinde ve 2) tartışmaya açık kaldıkları sürece verimli ve doğurgan olurlar; önce kişilerin, sonra da toplumun iç dinamiğinin gelişmesine katkıda bulunabilirler. Meselâ Fransız İhtilâli'nden önceki Aydınlanma döneminde filozofların geliştirdikleri ideoloji çerçevesinde tartıştıkları hürriyet, eşitlik, kardeşlik fikirleri Batı'da pek çok hayrlı gelişmenin öncüsü ve itici gücü olmuştur.



Ama eğer bir ideoloji, bir takım olaylara ve düşüncelere karşı girişilen hareket ve yaptırımları her ne bahâsına olursa olsun haklı çıkarmak için başvurulan ve dolayısıyla da artık tartışılabilme imkânı ortadan kaldırılmış kutsal bir dayanak derekesine düşürülecek olursa Adâlet'i şîrâzesinden çıkaran bir araca da kolaylıkla dönüştürülebilmektedir. Bu kapsamda meselâ millîyetçilik, kişilere aynı bir toplumun fertleri olmanın gururunu ve kendi milletini öne çıkarmanın şevkini veriyorsa bu o toplumun iç dinamiğinin gelişmesine olumlu katkıda bulunur; ama aynı millîyetçilik, meselâ Nazi Almanyası'nda olduğu gibi, eğer o toplumda başka millet ve ırkdan kimselerin bulunmasına engel olan bir takım zecrî tedbirler için bir bahâneye dayanak olarak kullanılmaktaysa Adâlet ortadan kalkar. Bu kabil durumlar, özellikle, kānunların hak ve hukukun üstünde yer aldığı devletlerde belirgindir.



Komünizmin dayatmacı ideolojisinde komünistler, hakka ve hukuka riâyet etmeden: 1) cemiyetin ve devletin altyapısını zorla değiştirmekle, 2) insanların vicdanlarına ipotek koymakla, 3) üretim araçlarının mülkiyetini özel ve tüzel kişilerin elinden alıp devlete vermekle, 4) cemiyetin üst sınıflarını ortadan kaldırmakla, ve 5) bu yeni düzeni de parti-asker-polis diktasıyla kontrol altında tutmakla: A) yavaş yavaş değişip standartlaşan yeni ve uysal bir insan tipi ihdâs edebileceklerini ve B) bunda da hakları olduğunu vehmetmişlerdi.



Faşistler de, aynı şekilde: 1) cemiyeti ifsâd ettiklerine inandıkları insanları telef etmekle, 2) kendi nesillerini biyolojik kontrol altına almakla, 3) insanların vicdanlarına ipotek koymakla, ve 4) bu yeni düzeni de parti-asker-polis baskısıyla kontrol altında tutmakla: A) ideolojilerine uygun üstün bir ırk ihdâs edebileceklerini, ve B) bunda da hakları olduğunu vehmetmişlerdi.



Fakat bu dayatmalar ilânihâye yürümedi. Sert alman faşizmi ve ırkçılığı 12 yıl, ılıman italyan faşizmi 21 yıl ve emperyalist rus komünizmi de 74 yıl sürebildi. Hepsi de arkalarında: 1) huzursuzluk, 2) ekonomik sefâlet, 3) telef edilmiş milyonlarca insanın trajedisini bırakarak ve rezîl-ü rüsvây olarak yıkılıp gittiler. Târih bu kabil dayatmaların kaderlerinin eninde sonunda bu şekilde tecellî etmiş olduğunun ibret verici misâlleriyle doludur.



Bütün bu dayatmacı rejimlerin amaçlarına bakılacak olursa hepsi de 1) kendi dayatmacı ideolojilerine uygun, 2) kurulu düzeni sorgulamayan, 3) düzene tepkisi olmayan köle gibi itaatkār, 4) yeni bir insan tipi ihdâs etmek peşindeydiler. Açıkçası, bu ideolojilerde yöneticiler kendilerine lâyuhtî (aslā hatâ yapmaz) ve lâyüs'el (kendisine aslā bir sorumluluk yüklenemeyen ve de sorgulanamayan) ilâhlar ve insana da fizikî olarak her çeşit kalıba dökülebilecek alaelâde bir nesne gözüyle bakmaktaydılar. Bu ideolojiler insanın ve cemiyetin, isâbetli ve temkinli bir stratejinin dayandığı uzun vâdeli bir inkılâb (reform) sürecine göre ve de rahat ve huzur içinde, içine sindire sindire evrimleşmesinden yana değil, "Kurunun yanında yaş da yansa ne çıkar?" zihniyetiyle ve hakkı da hukuku da ortadan kaldıran bir devrimle bir anda değişmesinden yanaydılar.



Türkiye'de ise Anayasa'da tanımı bulunmadığı hâlde 11 defa zikredilmiş bulunan bir lâiklik kavramı milletin tepesinde sürekli olarak bir "Demokles kılıcı" gibi sallandırılıp durmaktadır. Lâikliğe, Türkiye gibi, anayasasında yer vermiş iki ülkeden diğeri Fransa'dır. Ancak, Fransa'da lâikliğin 1) din ile devlet işlerinin ayrılmış olması, ve 2) dine devletin müdâhalede bulunmaması olarak idrâk edilmesine karşı Türkiye'de bu kabil bir lâiklil anlayışı mevcûd değildir. Diyânet İşleri Başkanlığı Teşkilâtı'nın devletin içinde bulunması bir lâiklik garâbeti olduğu gibi, geçmişte vuku bulmuş olduğu gibi bâzı bakanlıkların bâzı meselelerde Diyânet İşleri Başkanlığı'ndan fetvâ istemiş olmaları da bir başka lâiklik garâbetidir. Bunların ötesinde devlet mekanizmasının rüknlerinin halkın dinî hayatına müdâhale etmeleri de lâiklil kavramıyla uzlaşması mümkün olmayan "İnsan Hakları"na düpedüz müdâhaledir.



Türkiye'deki lâiklik uygulamaları, devletin ya da "derin devlet"in, lâikliği hayatın her safhasında: 1) siyâsette, 2) ahlâkda, 3) dinde ve daha pekçok konuda Türkiye'de norm vaz etme hakkının yalnızca ve yalnızca kendine mahsûs olduğu şeklinde yorumlamakta olduğunu ortaya koymaktadır. Bu dayatmacı lâiklik ideolojisi'ni hareket noktası alan post-modern 28 Şubat Süreci Devrimi'nin amacı ise bu devrimin icbâr etmek istediği insan tipinden inhirâf edenlerin Evrensel ve Doğal İnsan Hakları'nı yok sayan yeni bir düzenin ihdâsı şeklinde anlaşılmıştır. Bu konuda Medya'da yapılmış olan yorumlara göre: 1) (kendi beyânatlarından ve yayınlanan hâtıratlarından da anlaşıldığı üzere) askeriyeden mahdut sayıda kişilerin, 2) bâzı partilerin ve 3) bâzı yüksek memurların da desteğiyle girişilen bu hareket, askeriyenin temkin ve teenni sâhibi üst rütbeli mensupları tarafından kırılmış ve askerî elebaşıların ileri gelenleri de emekliye sevkedilerek etkinlikleri minimuma indirilmiş bulunmaktadır. Ancak: 1) Türkiye'yi isteyerek iki kampa bölmüş, 2) büyük bir istikrarsızlık unsuru olmuş,ve 3) ekonomik çöküntüyü de doğurmuş olduğu ifâde edilen bu hareketin vermiş ve vermekte olduğu huzursuzluk hâlâ devam etmekte olup hareketin sivil ayağı etkinliğini 159. ve 312. maddelerdeki ısrarıyla hâlâ sürdürebilmektedir.



28 Şubat Süreci ile Komünizm'in ve Faşizm'in harekât stratejileri ve amaçları arasında şaşırtıcı benzerliklerin bulunduğu gözlerden kaçmayacaktır. Bu süreçde de: 1) cemiyeti ifsâd ettiklerine inanılanların, susturulmaları, fişlenip bertaraf edilmeleriyle ve eğer memur iseler işlerinden atılmalarıyla, 2) insanların vicdanlarına ipotek koymakla, 3) yeşil sermaye olarak tanımlanan müteşebbis kesime devlet ambargosu uygulamak ve iflâsa sürüklenmelerini temin edecek idârî önlemleri almakla, ve 4) bu yeni düzeni de asker-parti-medya-polis dörtlüsünün mahdut da olsa belirli kesimlerinin baskısıyla kontrol altında tutmakla köleleştirilmiş yeni bir insan türünün gerçekleştirilebileceğinin umulmakta olduğuna dair pekçok iddia medyada ve kitaplarda yer almış bulunmaktadır.



İleride sosyal bilimcilerin, siyaset bilimcilerinin ve târihçilerin bu tesbitleri daha büyük bir vukufla ve daha çok somut veriye dayanarak âdil bir biçimde incelemeleri ve Türkiye'de 1996'danberi sürmekte ve Türkiye'yi Avrupa Birliği'nden uzaklaştırmakta olan bu krizin ve bu krizi doğurmuş olan sebeplerin objektif ve ayrıntılı analizini yapmaları fevkalâde isâbetli olacaktır. Bununla beraber bütün bunların "Kapalı Toplum" kavramıyla da sıkı bir bağlantısı vardır.



"Kapalı Toplum" diye: 1) belirli bir gâye için oluşmuş ya da oluşturulmuş, ve 2) kendisinin dışındaki topluluklar ile olan ilişkilerini mümkün olan en düşük düzeyde tutmak isteyen topluluğa denir. Bu nitelikler Kapalı Toplum Sendromu'nu teşkil eder. Bu sendromun farklı vecheleri vardır.



Genellikle, her "Kapalı Toplum" hakîkatı ve herkese şâmil bir adâleti aramakdan ziyâde: 1) kendisini ve gâyesini yücelten, 2) doğru ve isâbetli kararların yalnızca kendisinden sudûr ettiğine inanan ve kezâ doğru ve isâbetli eylemler'in de yalnızca kendisi tarafından icrâ edilmekte olduğunu savunan bir saplantıyla mâlûldür. Her "Kapalı Toplum" zindeliğini kendisinin dışındaki, aşağılayıcı bir anlam yükletilmiş olan, "ötekiler"e benzememekle sürdürür.



Bu kabil toplumlar 1) topluluk mahremiyetinin ve 2) topluluk menfaatlerinin ihlâl edilmemesi için gerekli gördükleri önlemleri, teâmüllere ve hattâ resmî kānûnî mevzûata aykırı olsalar bile, almaktan çekinmeyen topluluklardır. Her "Kapalı Toplum"un iç dinamiğini düzenleyen, yazılı olsun ya da olmasın, cezâlandırma ve mükâfatlandırmayı da içeren kendine özgü bir hukūku vardır. Bu özel hukūk çoğu kere evrensel hukūk kuralları ve temel insan hakları ile çelişiktir; ama "Kapalı Toplum" içinde gene de işlerliği ve geçerliliği olan, toplumun ferdlerini belirli bir birlik ve beraberlik içinde tutmaya yönelik fakat körükörüne itaate dayanan ve genellikle aşîretlerde belirgin olan hukūku çağrıştıran bir özel hukūkdur.



"Kapalı Toplum"un fertleri kendilerine bu toplumun temin ettiği maddî ve/veyâ mânevî imkân ve imtiyâzlardan ötürü, evrensel hukūk kuralları ve temel insan hakları ile de pekālâ çelişebilen bu özel hukūka karşı seslerini yükseltemez, i'tirâz edemezler. Buna yeltenen birisi: 1) en azından, bâzı nâhoş yaptırımlara mâruz kalır; ama genellikle de o "Kapalı Toplum"dan, tıpkı Katoliklik'de olduğu gibi: 2) temyizi ve geri dönüşü olmayan bir biçimde aforoz ve tard edilebilir; bu gibi kimselere, meselâ italyan Carbonari cemiyetinde olduğu gibi, 3) ölüm cezâsı uygulandığı dahi vâkîdir.



Her "Kapalı Toplum", genellikle: 1) varlığını sürdürdüğü bölgede geçerli olan resmî hukūkun kendisine uygulanmaması için çaba sarfeder; ve hattâ imkânını bulduğunda, tıpkı Gladio diye bilinen italyan "derin devlet" teşkilâtında olduğu gibi, 2) bu resmî hukūk içinde kendisini masun kılacak, ayrıcalıklar kazanmaya ve bu ayrıcalıkları yasal bir mevzuat ile de te'yid ettirmeğe çalışır.



Gladio gibi "derin devlet" teşekküllerinin gāyesi zâten masuniyet zırhı altında kendilerinin aslā hedef alınmamalarını, sorguya suale mâruz kalmamalarını, devletin hukūkî kontrolüne tâbi' olmamalarını sağlayan bir statü kazanarak fakat resmî hukūka uyuyormuş görüntüsü altında takiyye uygulamak sûretiyle rahat hareket etmektir.



Bu açıdan bakıldığında, "Kapalı Toplum"larda geçerli olan totaliter bir hukūk anlayışıdır. "Kapalı Toplum"ların en çok sakındıkları şeyler ise: 1) ferdlerinde kritik akıl'ın uyanıp gelişmesi, ve 2) eğer buna mâni' olunamaz da ferdlerde kritik akıl uyanacak olursa, bu takdirde de, bu kritik aklın o "Kapalı Toplum"u hedef alıp eleştirmesidir.



Bu gibi durumları önlemek üzere "Kapalı Toplum"larda yoğun bir propaganda ve muhayyel tehlikelere karşı özel bir stratejiyle yürütülen ve zaman zaman da deklâre edilmemiş bir savaşa dönüşen bir psikolojik baskı ve kutuplaştırma harekâtı uygulanır. Üyelerinin kendilerinden kopmaması ve toplumun istikrârının muhâfazası için "Kapalı Toplum"lar, hem kendi içlerinde ve hem de toplumlarının dışında, genellikle:



A. 1) tasvîb edilmeyen, 2) nefret uyandırmaya yönelik, 3) tehlikeli oldukları empoze edilen bir dizi "öcüler" îcad etmek, ve
B. 1) ferdlerinin bu "öcüler"e karşı duyarlılığını sürekli geliştirmek, ve 2) toplumlarının evhâmını sürekli pompalamak ve bunu gerçekleştirmek için de 3) her türlü dezinformasyon ve destabilizasyon çârelerine başvurmak


mecbûriyetindedirler.

Bütün Dünyâ'da:

  1. Başta aile olmak üzere,
  2. Aşîretler,
  3. Dinî topluluklar,
  4. Mezhebler,
  5. Siyâsî partiler,
  6. Dernekler,
  7. Vakıflar,
  8. Herhangi bir "...izm"in peşinden koşan bağnaz kitleler,
  9. Sportif ya da sosyal kulübler,
  10. Silâhlı kuvvetler,
  11. Derin devlet,
  12. Masonluk,
  13. Türkiye'de Sabataycılık, ve hattâ
  14. Avrupa Birliği bile



yukarıda verilen tanımlara ve kıstaslara az ya da çok uyan ve Kapalı Toplum Sendromu'nu çeşitli yönleriyle yansıtan, ve bu sendromu nasıl gerçekleştirmekte oldukları da bu çerçeve içinde bilimsel olarak tahlîl edilmesi gereken ilgi çekici örneklerdir.



* * *
Tasarım & Geliştirme | magicleaves