Buradasınız

YAPRAK DÖKER BİR YANIMIZ [DÜCANE CÜNDİOĞLU]

Yaprak döker bir yanımız
Dücane Cündioğlu ([email protected])

Şairin yazıklandığı gibi, "ölümün sokağa düştüğü" bir yerde (!) değiliz; sokağa düşen insan. İnsanlar.

Özgürlük için...
Gelecek için...
Yaşamak için...
Ne yazık ki daha özgür yaşamak için değil, daha iyi yaşamak için.
İstenen ise iskeletin özgürlüğü, ruhun değil.
Daha iyi yaşamak?
Özgür olmadıkça, özgürlüğe erişmedikçe yaşamın iyiliğini, öyle ya, şu iyi yaşamı nerede arayıp bulacağız?

* * *

Ölümün sokağa düştüğü yerde değiliz. Sokağa düşen insan. İnsanlar.
Öyle bir yerdeyiz.
Birdenbire farkediverdim, kaçamadım, dün geceden beri aynı tını takılıverdi kulağıma... Cenazeden döndüğümden beri. Bir kere daha öldüğümden beri.
Ahmet Kaya ile Selda'nın sesinden dinliyorum:
— Yaprak döker bir yanımız / bir yanımız bahar bahçe...
Sadece bir yanımız mı?
Durulan yere göre değişiyor sanırım.
Nedendir bilinmez, bir yanım değil, her yanım yaprak döküyormuş gibi. Hep. Sürekli. Daima. Ezelden beri.
Yaprak dökümü.
Ölümün sesi.
Dostun, söz verip gelmeyen bir dostun sesi.
Kimini bekleten, kimini korkutan bir dostun.

* * *

Ahmet Yüksel Özemre vefat etti. Çelebi bir zattı. Bu ülkenin ilim-irfanını bâş üstünde tutmak için elinden geleni yapmıştı. Elinden geleni. Gönlünü ve beynini bu ülkenin hizmetine sunmuştu.
Üsküdarlıydı. Üsküdar'ın çocuklarındandı. Her şeyiyle.
Dün cenazesindeydim. Sandukasının hemen yanında. Düşündüm. Geçmişi. Geçmekte olanı. Olanı. Olup biteni. Bütün Üsküdarlılarla birlikte. Dostlarla birlikte.
Helâlleşmiştik.
Bir kez daha helâlleştik.

* * *

Bu sütündan başlayıp süren bir kalem münakaşasının tarafları olmuştuk. Merhumun bir çevirisi hakkında kanaatlerim müsbet değildi, alınganlık göstermesin diye kendisine ismen bile işaret etmekten kaçınmıştım.
Muradımı yanlış anlamış ve kasıtlı ihmalimi bir 'istiskal', bir îma olarak yorumlamıştı.
Uzunca bir mektup yazmıştı. Bendenizi tevellüdüm itibariyle genç bulup muhtemelen kullandıkları Osmanlıca kelimeleri/terimleri anlayamadığımdan ötürü çevirilerini beğenmediğimi düşünmüşlerdi.
Oysa Osmanlıcasını çok zayıf bulmuş ve ahlâkını ve içtenliğini takdir ettiğim bir bilimadamını incitmemek amacıyla polemiğe girmekten kaçınmak istemiştim. Olmadı. Bu sefer kendilerini ciddiye aldığımı göstermek amacıyla uzunca bir tenkid yazısı kaleme aldım ve yazımı gazete yerine bir dergide neşrettim. Tenkidlerim hesap makinesi keskinliğiyle ma'lul idiyse de bir üslûb hatası yapmamak için özen gösterdim.
Bir mektupla daha mukabelede bulundular.
Yazdıkları tartışma konusuyla alâkalı değildi, ancak üslubu gayet nazik ve dostçaydı. Aramızda hususî bir hukukun oluşması için a'zamî gayret gösterdiği mektubunun her satırından anlaşılıyordu. Nasip olmadı.

* * *

İrfan sofraları ilmin teferruatına, teferruatçılığına tahammül edemiyor. Sohbet kesinliği sevmez. Gerginliği de. Beyin katiyyet istiyor. Ölçü istiyor. Gönülse mehabbet. Yani sınırsızlık. Ölçüsüzlük. Fart-ı mehabbet. Aşk.
İlim kendisini rahle üstünde ifade eder, irfansa sedir üstünde.
Rahle ile sediri, âlim ile ârifi, dimağ ile gönlü yanyana görmek nefsin dolaştığı sokaklarda mümkün olmuyor, olamıyor. Olmadı. Olamadı.

* * *

Hâl böyleyken, uşşaka da, uşşakîye de selâm edip Niyazi Mısrî ile tefeül eyleyelim.

Ten Yakubunun gözleri açılsa aceb mi
Can Yusufunun gül yüzünün hâli göründü
Kal ehlinin akvalini terk eyle Niyazi
Şimdiden girü hâl ehlinin ahvali göründü.

* * *

Ey talib, Yakub'un gözleri belki Yusuf'u göremedi, ama kokusunu duydu.
"Koku da nedir?" diye bir hâtır ziyaret ederse seni, hemen hatırla, o uzaktaki yakınlıktır.
Göremiyorsan, kokusunu duymaya çalış. Özle.

Kaynak: Yeni Şafak Gazetesi Internet Sitesi

Link: http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=28.06.2008&y=DucaneCundioglu

Haber Tarihi: 28 Haziran 2008

Tasarım & Geliştirme | magicleaves