Buradasınız

VEHMİNİ KESİN BİLGİ ZANNETMEK MARAZI

VEHMİNİ

KESİN BİLGİ ZANNETMEK MARAZI


(10

Eylûl 2005 Cumartesi günü Necmettin Şâhinler'in pîşekârlığında Prof.Dr. Ahmed

Yüksel Özemre'nin evinde başbaşa yapılmış olan bir sohbet)




Necmettin

Şâhinler –

Efendim;

siz yazılarınızda da sohbetlerinizde de hep "vehmini ilim ya da kesin bilgi

zannedenler" hakkında îkazda bulunursunuz. Aslına bakılırsa, çoğu kez: zan, şüphe, endîşe, kuşku, kuruntu ve

vehim kavramları

karıştırılmaktadır. Bu farklı kelimelerden ne anlamak

gerekir?



Ahmed

Yüksel Özemre – Necmettin'ciğim;



1) Zan: bir nesne, bir fiil ya da bir olay hakkında

edinilen olumlu ya da olumsuz kanaattir. Bildiğin gibi Cenâb-ı Hakk Kur'ân-ı

Kerîm'inde Hucurât sûresinin 12. âyetiyle: "Ey îmân edenler! Zandan çok sakının.

Çünkü zannın bâzısı günâhtır. [Kusur bulmak için sakın] tecessüs sâhibi

olmayın! Bâzınız bâzınıza gıybet etmesin!..." diye

emretmektedir.



Bu ilâhî emir, örtük bir biçimde,

insanın zannının günâh alanına girmemesi için temyiz ve temkinin dâima zinde

tutulması gereğine işâret etmektedir.


2) Şüphe: bir nesne, bir fiil ya da bir olay ya da

bunların nitelikleri hakkında bilgi eksikliğidir. Avâma mahsûs şüphe,

genellikle: dedikoduya, gıybete ve korkuya yol açar. Havassa mahsûs şüphe ise

bir nesne, bir fiil ya da bir olay ya da bunların nitelikleri hakkında bilgi

eksikliğini gidermeğe yol açar; buna "yaratıcı şüphe" denir. Maddenin

ilmi, dâima, ilim adamlarının "yaratıcı şüphe"lerinin dürtüsüyle terakkî

eder.



3) Endîşe: bir nesne, bir fiil ya

da bir olayın gelecekte ortaya koyabileceği olumsuzlukları hayâl etmekten başka

bir şey değildir.



4) Kuşku: olumsuz

zandır.



5) Kuruntu: hayâlin sürekli zinde

tuttuğu olumsuz zandır.



6)

Vehme gelince; vehim gerçekte

var olmayan bir şeyin var olduğuna, ya da vuku bulmamış bir şeyin vuku

bulmuş olduğuna veyâhut vuku bulması ihtimâli az olan bir şeyin mutlakā

vuku bulacağına şeksiz şüphesiz

inanmak ve bu inancı kendine dâvâ kılmak marazı, yâni

hastalığıdır.

N.Ş.

Vehme birkaç somut örnek verir misiniz, Efendim?



A.Y.ö.

- Necmettin'ciğim; bu konuda misâl olarak

verilebileceklerin sonu yoktur.




* Meselâ,

bundan 7-8 yıl kadar önce Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) başkanı olan biri

Amerika Birleşik Devletleri'nin ülkede 109 nükleer santrali kapatmış olduğunu

EMO'nun dergisinde ve televizyon kanallarında ilân edip durdu. Amerika'nın zâten

109 nükleer santrali bulunduğu; bunların hiçbirinin kapatılmamış, aksine el'an

tıkır tıkır işlemekte olduğu; Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın

yayınlarından bunu kolayca tahkîk edebileceği konusunda kendisi defalarca îkaz

edildi ama o bu vehminden şaşmadıydı.




* Bir

başka korkunç vehim örneği olarak, r

adyasyondan korunma uzmanı

olmadıkları hâlde hadlerini aşıp vehimlerini ilim zanneden ve haksız yere "ODTÜ

Raporu" diye ilân olunan vehimnâmelerinde, ikisi

kimyâger biri de biyolog olan, ODTÜ'lü üç öğretim üyesinin

, Türkiye Atom

Enerjisi Kurumu'nun (TAEK'in) çernobil kazâsından sonra 1986 sonunda kendi ilmî

ve teknik kontrolü altında piyasaya sürülmesine izin verdiği çaylar için: "... sâdece çaydan alınacak radyasyon bile gelecek

nesillerde birçok çocuğun ölü ve sakat doğmasına sebep

olabilecektir" şeklindeki iddialarını gösterebiliriz.

Hiçbir ilmî temeli olmayan bu vehim yüzünden nice kadınlar, sakat çocuk

doğuracakları korkusuyla, kürtaja başvurmuşlardı.



* Vehme

bir başka şâhâne misâl olarak, son günlerde Greenpeace örgütü'nün şu iddiasını

gösterebilirim:


Birleşmiş

Milletler Teşkilâtı'na bağlı: Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı, Dünyâ Sağlık

Teşkilâtı, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ve daha 5 uluslararası

teşkilâtın ortak desteğiyle 100 kadar uzman bilim adamının hazırlamış oldukları

600 sayfalık bir rapor 5 Eylûl 2005 târihinde kamuoyuna açıklandı. Bu rapor

çernobil kazâsında kazâ merkezinden 100 km uzaklığa kadar bir yarıçap içinde

radyasyondan etkilenen 600.000 kişiden

bugüne kadar 59 kişinin ölmüş ve bu topluluktan da daha 3940 kişi kadarının

radyasyon etkisiyle ölebileceğini ve bundan başka da bu kazânın sebeb olduğu bir

ölüm olmayacağını tesbit eden bir rapordur. Raporun

resmen açıklanmış olduğu gün bunu saat 17.20 de haber olarak veren NTV

Televizyonu stüdyosunda dâvetli olarak bulunan Greenpeace'in Türkiye temsilcisi

Melda Keskin'e bu rapor hakkında ne düşündüğü spiker tarafından sorulduğunda

,

Melda Keskin: hem A) raporu hazırlatan uluslararası kurumların, ve hem de B) bu

raporu hazırlayan bilim adamlarının: 1) dirâyetlerini, 2) dürüstlüklerini, 3)

ilmî objektifliklerini, ve 4) ilmî nâmuslarını ceffelkalem

reddedercesine: "Bu raporun, darboğazda bulunan nükleer

lobinin önünü açmak için hazırlanmış; aslında çernobil fâciasının gerçeklerini

örtmeğe yönelik bir tertipden başka bir şey olmadığını" iddia

etmiştir.



* Kezâ

17 Ağustos 1999 târihli büyük Gölcük depreminden sonra televizyon ekranlarında

ne kadar çok jeolog, jeofizikçi, bu arada daha başka meslek mensubları ve bu

ilim dallarıyla hiçbir ilişkisi olmayan köşe yazarları da boy gösterip kendi

vehimlerini hâzâ gerçeğin ta kendisi diye karşılarındakilere empoze etmeğe

kalkışmış ve İstanbul'u pek kısa bir zaman sonra haritadan silip süpürecek bir

deprem konusunda milleti tedirgin etmişlerdi. Hatırlıyor

musun?



N.Ş.

Efendim bütün bunlar çok öğretici, ibret alınması gereken örnekler ama müsaade

ederseniz, biraz muziplik edip, sizden dinî inançlar konusunda da yaygın bâzı

vehimlere örnekler vermenizi istirhâm edebilir miyim?



A.Y.ö.

Ah Necmettin'ciğim, ah! Tatlı tatlı sohbet ederken yaraya kasatura sokup da

kanırtmanın âlemi mi var?



N.Ş.

Bu konunun sizi onlarca yıldır meşgūl ettiğini biliyorum, Efendim. Erişmiş

olduğunuz sonuçların İslâm'ın hem avâm tarafından algılanışı ve hem de hatâlı

yaşanışı açısından sizi, samimî olarak, çok üzmekte olduğunun da yakın

şâhidiyim. Bunlara pekçok sohbetinizde değinmiştiniz. Ama, mürebbi'lik vasfınız

aşkına, bunu bir kere daha dile getirmenizi istirhâm

ediyorum.



A.Y.ö.

Evet; İslâm âlemi'ndeki maalesef yaygın: 1) bilgi, 2) fehâmet, 3) idrâk ve de 4) temyiz yoksunluğunun insanı sapık

vehimlere sürüklemiş ve sürüklemekte olduğu vâkıasından dolayı fevkalâde

muzdarib olduğum doğrudur.



N.Ş.

Efendim;

affedersiniz, sözünüzü kestim ama acabâ İslâm âlemi'nde oluşmuş olan bu vehimler

hakkında açıklayıcı, yol gösterici bir kitap yazmayı düşünür

müydünüz?



A.Y.ö.

İki gözümün nûru evlâdım; bu konu bir kitaba değil, fakat muhtasar bir şekilde,

ancak 20 cildlik bir ansiklopediye sığabilir ki ona da bu fakîrin ne dirâyeti,

ne gücü ve ne de ömrü yeter! Bununla beraber birkaç misâl vermekte fayda

vardır.



* İlk

misâl olarak Ramazan'ın bütün ülkelerde aynı gün başlaması gerektiğine dair

teessüs etmiş olan yaygın vehmi ele alalım. Yeni ayın gözlenmesi Ramazan'ın

başlamasının pratik şartıdır. Ancak atmosferik

şartlar yeni ayın gözlenmesine izin vermiyorsa, bu takdirde, Astronomi ilminin

temel ilkelerinden hareket edilerek, bulunulan yerde yeni ayın zuhurunun teorik

olarak hesaplanması gerekir ki böyle bir kapsamlı ilmî çalışma, XX. yüzyılın

başlarında, Kandilli Rasathânesi Müdürü rahmetli Prof. Fatin Gökmen tarafından

yapılmış ve 1980'li senelerin başında da oğlu merhûm Târık Gökmen'in İstanbul

üniversitesi Fen Fakültesi'ne sunduğu profesörlük tezinde daha da

geliştirilmiştir. Bu çalışmanın sonuçlarına göre yeni ayın gözlenmesi Arz'ın her

noktasında eşzamanlı değildir. Bundan dolayıdır ki Fatin Gökmen'in çalışmasının

sonuçlarına uymayı kabûl etmiş olan Türkiye ile meselâ Suudî Arabistan arasında,

Ramazan ayının başlangıcı ile Bayram'ın girişi bakımından, bir güne varan bir

zaman farkı ortaya çıkabilmektedir.




* İslâm

âlemindeki yaygın azîm vehimlerden biri de, "mûteber hadîs kitapları" diye lânse

edilmekte olan kitaplarda, Peygamber Efendimiz'den rivâyet edildiği iddia edilen

hadîs metinlerinin bugünkü şekli ve hacmıyla tümünün sahîh

olduğu vehmidir. Bu konuyu daha önceki bir sohbetimizde enine boyuna

tartışmış olduğumuz için üzerinde bir kere daha durmuyorum1.




* Bir

başka vehim ise,

İslâm'da Aklın önemi Ve Sınırı

başlıklı kitabımda uzun uzun tahlîl etmiş olduğum vechile, XV. yüzyılda teessüs etmiş ve yaygınlaşarak

günümüze kadar egemen olmuş olan "Artık hiç kimsenin ictihad yapamayacağı;

ictihad kapısının kapanmış olduğu; bundan böyle yapılacak işin yalnızca dört

mezheb imâmından birini taklîdden ibâret olduğu" vehmidir. Bu arada bu iddiada

bulunanların hiçbirinin "Neden dört imâm?" sorusuna tatminkâr bir açıklama

getiremediğini de belirtmek isterim. Taklîdin sağladığı tembelliğin arkasına

sığınan müslümanlar kendi elleriyle taklîd çengeline astıkları aklı hor görerek

fikrî terakkînin ve bunun yol açtığı teknolojilerin yolunu kapamışlar ve başkalarının kendileri adına yapıp

kendilerine icbâr ettiği isâbetli ya da isâbetsiz ictihadların seyircileri,

esirleri ve gık demesini bilmeyen uygulayıcıları derekesine

düşmüşlerdir.



* Burada bilhassa Kur'ân

müfessirlerinin, istisnâsız, dûçar oldukları bir başka azîm vehme de işâret

etmekte fayda vardır. Bilindiği gibi, Kur'ân-ı Kerîm'de âl-i İmrân Sûresinin 7.

âyetinde: "Sana Kitâb'ı indiren O'dur. Ondan bir kısmı muhkem (hüküm ifâde eden,

mânâsı açık ve yorum gerektirmeyen) âyetlerdir; bunlar Kitâb'ın anasıdır

(temelidir). Diğer kısmıysa

müteşâbih

(bir olguyu benzetim yoluyla ifâde eden ve dolayısıyla da yoruma açık)

âyetlerdir. Kalplerinde (doğruluktan) inhirâf bulunanlar fitne çıkarmak ve

(kendi çıkarlarına uygun bir biçimde) te'vil etmek için ondaki (Kitâb'daki)

müteşâbih âyetlere uyarlar. Oysa bunların (gerçek) te'vilini ancak Allāh ve

ilimde râsih olanlar bilir. Onlar: B

iz

ona inandık, hepsi de Rabb'imizin katındandır derler. Bunu ise ancak aklını isâbet ve dirâyetle

kullanabilenler (Arapça'sı: ulü-l elbâb) akledip düşünebilir"

denilmektedir.



Bu âyet-i kerîme, Kur'ân-ı Kerîm'i

tek başına idrâk husûsunda, reşîd (yâni akıllı, doğru yol tutan, ergin)

müslümanların riâyet etmeleri gereken sınırlara ışık tutmaktadır. Buna göre

râsih olma­yan bir müslümanın müteşâbih âyetleri te'vile kalkışması büyük

hatâdır. Zirâ bunların te'vilini ancak Allāh ve ilimde râsih olanlar bilir.

Nifâk çıkarmak gibi kötü bir niyetle yapılmamış olsa dahî, râsih olma­yan bir

kimsenin te'vili nifâka ve fesada yol açabilmektedir.



Dikkat edilmesi gereken bir husus

da şudur ki Kur'ân-ı Kerîm "râsih"i doğrudan doğruya tanımlamamaktadır. Ancak

"râsih"in müteşâbih âyetlerin te'vîli hakkında, Cenâb-ı Hakk'ın lûtfuyla, O'nun

tarafından O'nunla bu konuda aynı bilgiye sâhip kılınan kimse olduğu

anlaşılmaktadır. "Râsih", Hicr sûresinin 99. âyetinin ilân ettiği, kendisine Yakîn (yâni şeksiz şüphesiz, vehimsiz, hayâlsiz, kesin

bilgi) verilen kimse olsa gerektir.



Muhkem âyetler hem inanılması ve hem de

uygulanması gereken âyetlerdir. Müteşâbih âyetler ise bir olguyu ya da ilâhî bir

sırrı benzetim yoluyla beyân eden âyetlerdir. Bunlara da îmân şarttır ama

bunların uygulanması diye bir şey söz konusu değildir. Böylece muhkem âyetlerin

herkese ama müteşâbih âyetlerin ise "ilimde

rüsûh sâhibi olan" havassa yönelik olduğu

anlaşılmaktadır.



Râsih olmayan bir kimsenin, hem

te'vilin nasıl yapılması gerektiği husûsunda ve hem de yaptığı te'vilin

isâbetliliğini sınamak husûsunda sağlam yöntemlerle donatılmış olmamasından

ötürü, te'vilinin Hakk'ın indindeki mûteber İlme de­ğil yalnızca vehmine ve hayâline dayanmış

olması kaçınılmazdır. Binâenaleyh, râsih olmayan bir müslümanın müteşâbih

âyetlerin te'vilinde isâbetli olması da isâbetliliğinin derecesini idrâk ve

temyiz etmesi de mümkün değildir. Te'vilin isâbetliliğinin idrâk ve temyizi de

ancak ve ancak ilimde râsih olanlara has bir haslettir.




İlimde râsih olanlar ise müteşâbih

âyetlerin te'villerini de, bu te'villere varmak için yararlanmış oldukları

yöntemleri de râsih olma­yanlara açıklayamazlar. Bu konuda kesin bir

takıyye'ye uymalıdırlar. Zirâ eğer

Allāh bunların herkes tarafından idrâk edilmesini murâd et­miş olsaydı bunun

idrâkini, fark gözetmeksizin, herkese yâni avâma da havassa da lûtfedebilirdi.

Müteşâbih âyetlerin te'villerinin avâmın idrâkinden gizli tutulmasının şüphesiz

ki Allāh katında derin bir Hikmeti

vardır. Bu hikmetin edebine de her­kes riâyet etmelidir. Bu husûsun önemine Hz.

Peygamber (s.a.) de: "

İlim kazanmak her

müslümana farzdır; fakat ehil olmayana bir şey öğreten kimse: mücevherleri,

incileri, altınları domuzların boyunlarına takan kişiye

benzer".



Bütün bunlar, ve müfessirlerin

tefsirlerinde müteşâbih âyetleri de te'vile kalkıştıkları göz önünde

tutulduğunda ve aynı bir müteşâbih âyetin te'vilinde de aslā ittifak edememiş

olmaları vâkıası karşısında müfessirlerin kendilerini râsih

olarak gördükleri ve râsih olarak göstermek istedikleri vehmiyle mâlûl

oldukları ortaya çıkmaktadır.




* Türkiye Diyânet Vakfı'nın dördü

profesör, ikisi de doçent olmak üzere 6 ilâhiyat hocasına hazırlatmış olduğu

Kur'ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli

de bu kabil vehimlerden müstağnî değildir. Üstelik, bunun 1993 târihli

2. baskısının 79. sayfasında Nisâ sûresinin 16. âyetine parantez

içinde düşülen uzunca bir notta: "Hz

Peygamberin tatbikātına göre bu âyetler[in] [yâni zinâ yapanlara uygulanacak

cezâ ile ilgili Nisâ/16 ve Nûr/2 âyetlerinin] neshedilmiş" [yâni hükmünün Hz Peygamber

tarafından kaldırılmış] olduğu iddia edilmekte, ve dolayısıyla insanların

zihnine Kur'ân'ın bütünlüğü ve selâbeti hakkında da Hz Peygamber'in edebi

hakkında da sinsi bir şüphe

sokulmaktadır.



Oysa Kur'ân'da şüpheye yer

olmadığı Bakara sûresinin 2. âyetiyle müsellemdir. Kur'ân, ayrıca: "Hamd olsun

Allāh'a ki kuluna içinde eğrilik [çelişki] bulunmayan Kitab'ı indirdi"

(XVIII/1), ve "Allāh'ın sözlerinde aslā değişiklik yoktur" (X/64) âyetleriyle de

bunu te'yid etmektedir.



Buna rağmen bu zevât bu

notlarıyla, Hz Peygamber'in Cenâb-ı Hakk'ın vahyettiği âyetlerin hükmünü re'sen

ortadan kaldırıp keenlemyekûn kılacak bir yetkiyle donatılmış; bu âyetlerdeki

evde hapis ve 100 sopa şeklindeki cezâ hükümleri yerine Kur'ân'da bulunmayan

recim (taşlayarak öldürme) cezâsını ikāme etmiş olduğunu ve zımnen de Kur'ân'ın

zinâ konusunda eksik vahyedilmiş olduğunu iddia

etmektedirler.



N.Ş. – Aman Efendim, ne diyorsunuz! Bu

Cenâb-ı Peygamber'e de Kur'ân'a da ne büyük bir bühtan! Bunu nasıl

düşünebilirler? Buna nasıl cür'et edilebilir?



A.Y.ö. – Ahlâk-ı hamîdesi Kur'ân'da:

"Muhakkak ki Sen yüce ahlâk üzeresin" (LVIII/4), "Gerçekten de size içinizden

öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntı çekmeniz O'na pek ağır gelir. O

size çok düşkün, mü'minlere pek şefkatli, pek merhametlidir" (IX/128), "Muhakkak

ki Biz Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik" (XXI/107) âyetleriyle tahkîm ve

tekrîm edilmiş; ve tatbikātının sınırları da: "… Artık aralarında, Allāh'ın

indirdiği ile hükmet!.." (V/48), "… Allāh'ın izni olmadıkça bir peygamberin bir

âyet itâ etmesi mümkün değildir. Allāh'ın emri geldiğinde de hak ile hüküm

verilir ve işte orada bâtıla meyledenler

hüsrâna uğrarlar" (XL/78) âyetleriyle çizilmiş olan Peygamber

Efendimiz'in Allāh'ın âyetlerini nesheden bir tatbikāta cür'et etmiş olması aslā

düşünülemez.



Eğer recim cezâsı İslâm

Şerîatı'nın bir hükmü olsaydı muhakkak vahiy aracılığıyla vaz edilmiş olması ve

dolayısıyla da Kur'ân'da yer alması iktizâ ederdi

. Bu bir! Eğer Cenâb-ı Hakk

Kur'ân'da zinânın cezâsını (IV/15) âyetiyle evde hapis ve (XXIV/2) âyetiyle de

100 sopa olarak beyân ettikten bir müddet sonra bunu ağırlaştırarak recime

çevirmiş olsaydı bu sefer de bütün mü'minler O'nun, vaz ettiği cezâyı zırt pırt

değiştiren, kaprisli ve selâbetsiz bir ilâh olduğunu düşünebilir ve Zât'ını âdil

ve Rahmân olarak beyân eden Allāh'ın adâlet ve merhametinden şüphe

edebilirlerdi. Bu da iki!




Allāh (XV/9) âyetiyle Kur'ân'ın

koruyucusunun bizzât Kendisi olduğunu beyân ettiğine göre

recim cezâsının vaz'ı hakkında

bir âyetin inmiş ama Mushaf'da yer almamış olduğu şeklinde ileri sürülebilecek

bir iddia da bu (XV/9) âyetine göre muhâldir.


Sonuç olarak, Allāh umurlarını

hayra tebdil etsin!, bu 6 öğretim üyesinin mezkûr meâllerinde Nisâ sûresinin 16.

âyetine eklemiş oldukları bu sözde-açıklayıcı nottaki iddiaları Hz Peygamber'in

yüce ahlâkı hakkındaki azîm bir vehmi ortaya koymakta olduğu gibi bâzı ilâhiyat

hocalarının dahî Hz Peygamber'i gerektiği gibi fehmedemediklerine de fevkalâde

müessif bir delîl teşkil etmektedir.


N.Ş. – Efendim; bu konuda daha başka ne

gibi ilginç örnekler verilebilir.




A.Y.ö. – Necmettin'ciğim; daha çok örnekler

verilebilir ama bunlar zülfiyâre dokunur, nifâka sebeb olur. Bizim ise kamuya

karşı ille de bu hatâları düzeltmek gibi bir görevimiz de iddiamız da yok. İslâm

âlemi'nde Asr-ı Saadet'ten sonra birikmiş olan vehimlerin bu saatten sonra

tümüyle izâle edilmesi bana maalesef imkânsız görünüyor. İyisi mi, sükûtumuzu

muhâfaza edelim!



N.Ş. – Pekiyi Efendim; o hâlde biz gene

vehmin karşıtı olan "kesin bilgi"ye dönelim. Nedir "kesin bilgi"?



A.Y.ö. – Lûgat anlamıyla kesin bilgi "değişmeyen" bilgi

demektir. Fakat bu tanım Matematik ya da Tabîat İlimleri söz konusu olduğunda

anlam kaymasına uğrar, farklı semantik değerler kazanır.



Matematik'te kesin bilgi teoremlerin ortaya koyduğu bilgidir.

Ancak bu bilgi teoremlerin istidlâl edildikleri matematik yapılar açısından

izafîdir. Meselâ, bir üçgenin iç açılarının toplamını veren teorem öklit,

Riemann ya da Lobaçevski uzaylarında göz önüne alınmış

olmasına göre farklıdır. Öklit uzayında: "Bir üçgenin iç açılarının toplamı 180

derecedir"; Riemann uzayında: "Bir üçgenin iç açılarının toplamı 180 dereceden

büyüktür"; Lobaçevski uzayında ise: "Bir üçgenin iç açılarının toplamı 180

dereceden küçüktür". Kezâ, öklit uzayında: "Bir geodeziğin (doğrunun) dışındaki bir noktadan bu

geodeziğe (doğruya) bir ve ancak bir

paralel çizilebilir"; Riemann uzayında: "Bir geodeziğin dışındaki bir noktadan

bu geodeziğe hiçbir paralel çizilemez"; Lobaçevski uzayında ise: "Bir geodeziğin

dışındaki bir noktadan bu geodeziğe sonsuz adet paralel çizilebilir". Ne türlü

sürekli uzay olursa olsun bu uzayın herhangi iki noktası arasında en

kısa yolu temsil eden eğriye geodezik denilmekte olduğunu da ilâve

edelim.



Tabîat İlimleri söz konusu

olduğunda ise kesin bilgi: "Bize kendisini izhâr

ettiği şekliyle, fiziksel realiteye uyan bilgi"

demektir. Meselâ 1940 senesinde elementlerin sayısı 92 idi. 2005 senesinde

elementlerin sayısı 116'dır2.

Kezâ, XIX. yüzyılın sonlarına doğru Evren'in yalnızca Samanyolu'ndan ibâret

olduğu zannediliyordu. Bugün ise Evren'in,

içinde Samanyolu gibi sayılamayacak kadar çok Bulutsu'yu (Nebula'yı) ihtivâ ettiği ve yarıçapının

da 15 milyar ışıkyılı kadar olduğuna inanılıyor.



N.Ş. – Efendim; bir de Kur'ân'da "kesin

bilgi" anlamında yakīn kelimesi

var.



A.Y.ö. – Evet, doğru ama eksik. Yakīn: şekden, şüpheden, hayalden,

vehimden ârî, Allāh'ın indindeki Hakîkat'ı yansıtan mutlak kesin bilgi

demektir.


N.Ş. – Pekiyi Efendim; bu bilgiyi elde

etmek mümkün müdür?




A.Y.ö. – "Yakīn" hakkında erişilebilen

mahdûd bilgilerden anladığımıza göre bu, kesbî değil yâni çalışıp çabalamakla

elde edilebilecek bir bilgi değil; vehbî yâni Allāh'ın, tıpkı (II/269)

âyetinde beyân ettiği üzere Hikmet'ini dilediğine verdiği gibi, seçtiği bâzı

kimselere bir lûtfu olan ve ancak Mi'râc'da lûtfedilen bir

bilgidir.


N.Ş. – O zaman Efendim; tam olarak

Mi'râc nedir?




A.Y.ö. - Mi'râc insanın, bedeninin ölümü

vuku bulmadan önce, Yaradan'ına visâlinin yâni kavuşmasının idrâkini

yaşamasıdır. Bu, hayâl ve vehimden âzâde, Cenâb-ı Hakk tarafından lûtfedilen

otantik ve ontolojik bir mânevî tecrübedir. Bu mânevî tecrübe esnâsında insan

esfel-i sâfiliynin idrâkinden Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna yükseltilerek Aslına rücû' ettiğine, kendi katresinin Hakk'ın Zât

ummânında, ya da zerresinin O'nun Nûr'unda yok olarak, fânî olduğunun

idrâkinde iken, aslında bizâtihî Hayy ve Bâkıy olduğuna şâhit olur. İşte bu,

Kur'ân'da Yakīn kelimesiyle ifâde olunan

hâldir. Bu kesbî değil vehbî bir hâdisedir.



Kendisine Mi'râc lûtfedilen

kimseye "velî" ya da bir galat-ı meşhûr olarak "evliyâ" denilir. Arapça bir

kelime olan velînin Türkçe'deki karşılığı "dost"tur. Velâyet'in olmazsa olmaz

şartı Mi'râc'ın gerçekleşmiş olmasıdır. Demek ki kendisine Mi'râc lûtfedilen

kimse "Allāh'ın Dostu" olmaktadır. Bir

hadîs-i kudsîde: "Benim Velîlerim

kubbelerimin altında gizlidir" denilmektedir. Velî, çok istisnaî hâller

hâriç, kendisinin velî olduğunu ve Mi'râc esnâsında Cenâb-ı Hakk ile arasında

vuku bulan harîmiyyeti aslā dile getirmez; Mi'râc'ını bir öğünmeye ya da bir

iddiaya, dâvâya mesned vesiylesi kılmaz. Mi'râc'ın edebi

budur.


Mi'râc öylesine sırlı bir

hâdisedir ki Cenâb-ı Hakk bâzı velî kullarını bu olayın idrâkinden dahî

setreder; yâni velî olduğunun idrâkinde olmayan velîler de vardır. Kezâ öyle

velîler vardır ki ilk defa Mi'râc'a mazhar olduklarında bu yaşadıklarının bir

Mi'râc olduğunu idrâk etmezler de daha sonraki bir Mi'rac'larında bu olayın ve

öncesinin idrâki kendilerine verilir.


N.Ş. – Mi'râc'ı gerçekleşen kulun

kazancı nedir, Efendim?




A.Y.ö. - Cenâb-ı Hakk'ın Mi'râc'ı

gerçekleşip de Zât'ına artık dost olan Velî'sine çok lûtuf ve ikrâmda bulunduğu;

ona Yakīn ve Hikmet verdiği ve Esmâ'ü-l Hüsnâ'sı ile bezeyerek

tekrar esfel-i sâfiliynin idrâk düzeyine rahmeten irsâl ettiği nakledilmiştir. İlk Mi'râc'ını yapanlarda genellikle büyük bir cezbe zuhur

etmekte ve eğer bu cezbe hazmedilemezse, Hallâc-ı Mansûr misâlinde olduğu gibi,

garib hâller ve herkesin kolaylıkla hazmedemeyeceği bir takım şathiyât-ı

sôfîyâne zuhur ettiği de söylenegelmiştir.



N.Ş. – Bir velî bu gibi nâkıs görünen

hallerden nasıl korunabilir?



A.Y.ö. - Her velî cezbesini

hazmedebilmek için bu hâlinden anlayan bir mürşide muhtaçtır. Cezbesini hazmeden

bir Velî ise Mi'râc'ında kendisine ne lûtfedilmişse bu Şehâdet âlemi'ne yeniden

irsâl edildikten sonra onu izhâr etmeğe başlar. Eğer İlm bahşedilmişse İlm-i

Ledün'ü ehline tevdî eder. Eğer Eş Şâfi' ismi gâlib kılınmışsa maddî ve mânevî

şifâ dağıtıcı olur. Eğer Er Rabb ismine mazhar kılınmışsa kâmil bir Mürebbi'-i

Mânevî olur, ve ilh... Bunun ötesinde

velî bu Şehâdet âlemi'nin esrârı artık kendisine gizli olmadığından bütün bu

âleme ve bu âlemdekilere "Fe eynemâ

tüvellû, fe semme vechullāh" âyetinin medlûlünün gerektirdiği biçimde hep

bir Rahmânî Nazar ile bakar. Anlayana

bu, O'nun en mütebâriz vasfıdır.



Cenâb-ı Hakk'ın Velî kullarına

Mi'râc'da bâzen lûtfettiği bir husûs daha vardır. O da Mi'râc'dan sonra bu velî

kulların herhangi bir olay hakkında sarf ettikleri sözlerin Kader'in hükmüne

paralel olması keyfiyetidir. Avâm bunu müşâhede ettiği zaman bu zevâta sanki

"bütün bu olaylar, onlar, bunların böyle olmasını irâde ettikleri için böyle

tecellî ediyorlarmış" zannıyla Kutupluk izâfe eder.



Mi'râc sübjektif bir olaydır; bunu

objektifleştirmek mümkün değildir. Onun için herhangi bir kimsenin evliyâ

olduğunu ifâde etmek ancak bir hüsn-i zandan öteye geçemez. Filâncanın büyük bir

evliyâ olduğunu şiddetle iddia edenleri bir ân için durup düşünceye sevk eden ve

verilmesi gereken en iyi cevap: "Bu zâtın

evliyâ olduğunu nereden biliyorsunuz? Yoksa Mi'râc'a beraberce mi çıktınız?"

olmalıdır.



Bununla berâber Mi'rāc'ı

yaşayanların bir kısmı cezbelerini söndürmek ve hem gönül ehli kimseleri

Mi'râc'ın künhüne âşinâ kılmak hem de Mi'râc'dan sonra kavuştukları hâlete, Mi'râc Neş'esi'ne işâret etmek üzere

şiirlerinde, nefeslerinde, ilâhîlerinde yaşamış oldukları bu mânevî tecrübeye ve

bunu izleyen devreye şu ya da bu şekilde temâs etmekten de kendilerini

alıkoyamazlar. Fakat bu olay gerçekte söz kalıplarına sığmadığı, tam anlamıyla

dile getirilemediği için de sâdece istiârelere sığınılır. Bundan ötürü Mi'râc'ı,

hakkıyla, ancak yaşayan bilir. Bununla berâber bunu şiir ve nefesle dahî

paylaşmaktan tevakkıy eden çok çok sırlı velîler de

vardır.



N.Ş. –Efendim; Kur'ān-ı Kerîm'i tercüme

edenlerin çoğunluğu "Yakīn"ı "mevt" yâni

"ölüm" şeklinde anlıyorlar. Kur'ân meâllerinin çoğunda (XV/99) ve (LXXIV/47)

âyetlerinde "Yakīn" kelimesinin hep "mevt" ya da "ölüm" kelimeleriyle çevrilmiş

olduğunu görüyoruz. Siz buna ne diyorsunuz?



A.Y.ö. – Necmettin'ciğim bu tesbitin

doğrudur. Gerçekten de Kur'ân'ın Türkçe tercümelerinin, birkaçı hâriç, hemen

hemen hepsinde söz konusu âyetlerdeki "Yakīn" kelimesi hep "mevt" ya da "ölüm"

kelimeleriyle karşılanmış bulunmaktadır. Eğer hâfızam yanıltmıyorsa, Kur'ân-ı

Kerîm'in metninde "Yakīn" kelimesi 12 ve "mevt" kelimesi de 89 kere yer

almaktadır. Mütercim ve meâlcilerin bu iki kelimenin de Allāh'ın Hikmeti ve İlmi

tahtında Kur'ân'da yerli yerinde kullanılmış olduklarına inanmayıp da Allāh'ın

mezkûr (XV7) ve (LXXIV/47) âyetlerindeki ifâdesinin yetersiz kalmış ve aslında

bu âyetlerde Allāh'ın "mevt" kelimesini kullanması gerekirken nasılsa, âdetâ hâşâ zuhul eseri olarak(!),

"Yakīn" kelimesini kullanmış olduğunu

keşfederek bu hatâyı hiç değilse tercümelerinde düzeltmek(!?) istemelerindeki

gulyabânîleşmiş vehmi idrâk edebiliyor musun?



N.Ş. – Aman Efendim; Allāh bizleri

korusun! Bu nasıl iş?



A.Y.ö. – Bir ömür boyu hem Türkçe, hem

Fransızca, hem İngilizce ve hem de İtalyanca Kur'ân tercümeleriyle haşır neşir

olmuş olmam bana bâzı şeyleri gözlemlemek imkânı bahşetti.



Yabancılar, genellikle, Kur'ân'ın

tercümesine sâdece "tercüme edilmesi gereken bir metin" ilkesiyle ve peşin

hükümsüz yaklaşmaktalar. Bunun için de "kelimesi kelimesine" ve kelimelerin

sözlük anlamına sâdık kalarak bir tercüme yapmayı hedefliyorlar. Metinlerinde bu

"kelimesi kelimesine" ve kelimelerin sözlük anlamına sâdık kalarak yapılmış olan

bu tercümeden ötürü avrupalıların fehm ve temyiz edemeyecekleri muğlâklıklar

varsa onların meâlini de, ya da meâli zannettikleri açıklamalarını da,

dipnotunda takdîm ediyorlar.



Türk mütercimler ise, genellikle,

"kelimesi kelimesine" ve kelimelerin sözlük anlamına sâdık kalarak bir tercüme

yapmak yerine kelimelerin de âyetlerin de anlamlarını tâdil eden bir meâl yapmak

eğilimindeler. Üstelik bu meâllerin bir bölümü türkçe dilbilgisi açısından da,

cümle yapısı açısından da, uslûb açısından da sakat. Bu sakatlık dolayısıyla

anlamı da muğlâk kalmakta. Ayrıca bu mütercimlerin gayretlerinde bir takım

kısıtlayıcı peşin hükümler ve hattâ sübjektif fikir yürütmeler de egemen

olmakta. Ayrıca bizim Kur'ân mütercimleri, ne kadar iyi Arapça bilirlerse

bilsinler, genellikle kendilerine güveni olmayan kimseler; öyle ki çoğunun, her

bir âyeti kendilerinden önce tercüme etmiş olanların bu işi nasıl yapmış

olduğunu merak edip de kontrol etmiş ve bundan ötürü de seleflerinin etkisinde

kalmış, (etkisinde kalmak ne demek) seleflerinin hatâlarını da tekrar etmiş

oldukları açıkça müşâhede olunmakta.



N.Ş. –

Efendim; bu tür meâllere birkaç örnek vererek konuya lûtfen daha bir açıklık

kazandırır mısınız?



A.Y.ö. – Allāh hepsinin sa'yini meşkûr,

umurlarını hayra tebdil etsin, hatâlarından da rücû' ettirsin,! Bunları teşhir

etmek bana düşmez. Ben işin yalnızca ilkeleriyle ilgileniyorum. Ama hergün işgāl

ettiği makām dolayısıyla yüzlerce evrâk okuyup imzâlamak, bir sürü toplantıya

katılmak, bir sürü ziyâretçi kabûl etmek durumunda olan birinin: "Bu Kur'ân

tercümesini bir yılda tamamladım" diye tefâhür

ederek yayınladığı tercümenin kalitesi hakkında ne düşünürsün? Bu iş, maalesef,

bu kadar ayağa düşürülmüştür.



N.Ş. – Buna söyleyecek söz bulamıyorum,

Efendim.



A.Y.ö.

– Şimdi istersen, Necmettin'ciğim, biz gene (XV/99) âyetine dönelim. Bu

âyetinin arapçası: "Va'bud Rabbeke hattâ ye'tiyeke-l

yakīn"dir. Burada âyetin mânâsının tam anlaşılabilmesi için Türkçe'de de

kullanmakta olduğumuz "hattâ" kelimesi çok önemlidir. "Hattâ", Arapça'da: 1) …ceye kadar (Alm. bis, Fr. jusqu'à ce que, İng. until, İt. finché, ; 2) öyle ki; 3) bundan başka, fazla olarak, dahî, bile,

üstelik de anlamlarını hâizdir. Ama "hattâ" kelimesi Türkçe'de 1) ve 2)

şıklarındaki değil yalnızca 3) şıkkındaki anlamlara sâhiptir. Buna göre bu

âyeti:




A) Sana Yakīn verilinceye kadar Rabb'ine kulluk et! veyâ

B) Kulluk et Rabb'ine öyle ki sana Yakīn verilsin! veyâ

C) Kulluk et Rabb'ine, sana Yakīn

verilse bile!



şeklinde anlamak

mümkündür.




Oysa (XV/99) âyetinin pekçok tercümede

"Sana ölüm gelinceye kadar Rabb'ine kulluk et!" diye yer alan tağyir edilmiş

ifâdesini kelimesi kelimesine Arapça'ya çevirecek olursanız: "Va'bud Rabbeke hattâ câeke-l mevt"

diye Kur'ân metninden çok farklı bir metin ortaya çıkmaktadır. Bana kalırsa bu

durum düpedüz bir: tercüme, fehâmet, iz'an, idrâk temyiz ve edeb yoksunluğunu yansıtmaktadır.

Yâni Cenâb-ı Hakk Kur'ân-ı Kerîm'de hangi kelimeyi, hangi âyette ve hangi mânâda

kullanmayı bilmiyor da (XV/99) âyetinin aslını tâdil ve tağyir ederek tercüme

eden bu mütercimler mi Allāh'ın (hâşâ sümme hâşâ) bu zuhûlünü, hatâsını

düzeltmeğe kalkışıyorlar; bu konuda kendilerini görevli ve yetkili olarak

vehmediyorlar? Görüyorsun işte! Bu kabil azîm vehimler idrâki ve temyizi uyutup

insanı, sohbetimizin başında da değinmiş olduğumuz gibi, yalnızca Hz Peygamber

hakkında değil Cenâb-ı Hakk hakkında da, örtük bir biçimde, suizanna

sürükleyebiliyor.




N.Ş. – Efendim; Hicr sûresinin bu 99.

âyetinin tercümesinin sözünü ettiğiniz bu 3 versiyonundan acabâ sizce hangisi

daha isâbetli?




A.Y.ö. – "Sana Yakīn verilinceye kadar Rabb'ine kulluk et!"

versiyonu sanki yakīn verildikten sonra kulluk etmek yokmuş gibi bir sonucu

ilhâm edebildiğinden dolayı bana İslâm'ın rûhuna uygun

görünmüyor.




"Kulluk et Rabb'ine öyle ki sana Yakīn verilsin!" versiyonu

ise Yakīn'ın insana verilmesi şartını kulluk etmeğe bağlamaktadır. Bu hiç

kuşkusuz gerekli bir şarttır ama yeterli bir şart değildir. Allāh'a

hâlisâne kulluk etmekte olanların çoğunluğu hâlâ vehim ve hayâlden, şüphe ve

kuruntudan kurtulabilmiş değildir ki bunlara kulluklarından ötürü Yakīn verilmiş

olduğuna hükmedebilelim.




Bunlara karşılık "Kulluk et Rabb'ine,

sana Yakīn verilse bile!" ya da "Sana

Yakīn verilse bile Rabb'ine kulluk et!" tercümesi Cenâb-ı Hakk'ın, zımnen yâni

örtük bir biçimde: "Ey kulum! Sana Hikmet'im ve Kudret'imle Yakīn lûtfetmiş

olsam dahî sen sakın Şerîat'imden ayrılma! Kulluğunu her dâim izhâr etmekle

benim bu lûtfumu, başkalarına fitne olmayacak şekilde, setret!" îkazını

içermekte olduğundan bana en isâbetli tercüme

gibi gelmekte.




N.Ş. – Pekiyi Efendim; Hicr sûresinin

bu 99. âyetini "Sana ölüm gelinceye kadar Rabb'ine kulluk et!" diye çevirmiş

olanlar bu tercümelerini nasıl müdafaa etmektedirler?




A.Y.ö. – Bu hususta bilgilerine

müracaat etmiş olduğum ilâhiyatçılar ve hoca efendiler, bu tercümenin sıhhatini:

"Bir insanın kulluğu ancak öldüğü vakit sona erer. Bu bağlamda, yakīn'in mevt'e yâni ölüm'e delâlet etmesi zarûrîdir. Ve

bunun için de Sana ölüm gelinceye kadar

Rabb'ine kulluk et! tercümesi isâbetli ve doğrudur" diyerek

savunmaktadırlar.




İşte Necmettin'ciğim bu kabil

zevâtın bu iddiaları da, bence, azîm bir vehimden başka bir şey

değildir. Hz Peygamber'den müslümanlara gelmiş olan bu havâdislere binâen,

ölümden sonra Münkir ve Nekir melekleri bizi sorgulamaya gelip de: "Ey filân

oğlu filân! Sen kimin kulusun, kimin ümmetindensin?" diye sual ettiklerinde,

İnşâallāh, "Ben Dünyâ hayâtında günahkâr olmuş olsam bile, Rabb'im olan Cenâb-ı

Hakk'ın kulu, ve onun peygamberi olan Hz Muhammed'in de ümmetindenim" demeyecek

miyiz? Bu ikrâr, âhiret âlemi'nde dahî: 1) kulluğumuzun idrâkinde olduğumuzun,

ve 2) bu kulluğun sürmekte olduğunun delîli değil midir? Kezâ Rûz-i Cezâ'da

Cenâb-ı Hakk bize Vech'ini izhâr edip de "Ben sizin Rabbi'nizim" dediğinde gene

O'nu sözünü tasdîk edip "Evet Sen bizim Rabbi'mizsin" demeyecek miyiz?

Binâenaleyh, bizim kulluğumuz aslā ve kat'ā ölümle son bulmaz; ebediyyete kadar

bizler, bizlere Yakīn verilmiş olsa bile,

yâni Mi'râc'ımızı yapıp da Allāh'ın Velîsi olsak bile gene de kulluğumuzdan

sorumluyuzdur.




N.Ş. – Evet Efendim; Hicr sûresinin bu 99. âyetinin "Sana ölüm

gelinceye kadar Rabb'ine kulluk et!" şeklinde tercüme edilişindeki isâbetsizliği

çok belirgin bir şekilde ortaya koydunuz. Allāh hepimizi nefsin ve vehmin

hükümranlığından lûtf u keremiyle muhâfaza etsin!



A.Y.ö. – âmin, güzel evlâdım,

âmin!







* *

*








[1]Bk. www.ozemre.com sitesinde E-Sohbetler bölümünde: "Hadîslerin Sıhhati

Meselesi".

Tasarım & Geliştirme Tasarım & Geliştirme | magicleaves