Buradasınız

İLİM İLE DİN ARASINDAKİ BAĞINTI

İLİM İLE DİN ARASINDAKİ BAĞINTI

(7 Aralık 1994 târihinde MORAL FM'de Cemâl Uşşak'ın pîşekârlığında yapılmış olan sohbet)



C.U.: - Muhterem Hocam; bugünkü sohbetimizde ilim ile din arasındaki bağıntıları inceleyebilir miyiz?



A.Y.Ö.: - Hayhay, Cemâl'ciğim; çok isâbetli olur.


C.U.: - Pekiyi Hocam; o zaman kısaca ilim nedir, ne değildir?



A.Y.Ö.: - Kâinat'ta vuku bulan olaylar hakkında gözlem, deney ve tefekkür sonucu elde edilip biriken bilgilerden hareketle ve kişiden kişiye değişmeyen (yâni objektif) metotlar (yöntemler, yordam'lar) aracılığıyla "yeni bilgi üretimi"ne ilim adı verilir. Bu kapsamda Matematik, Astronomi, Hukuk, Sanat Târihi. vb... birer ilimdir.

Ama kendine özgü bir yolu-yordamı olmamasına rağmen bilgi üretmediği için meselâ Fotoğrafçılık bir ilim değil, bir takım reçetelerin usûlünce uygulandığında tatminkâr sonuçlar veren bir meslektir. Mîmarlık da böyledir. Kezâ, bu kapsamda, hadis küllüyatları bir Hadis İlimi değil yalnızca bir Hadis Bilgisi oluşturmaktadır. Buna karşılık hadislerden hareketle mezhep imamlarının vaz etmiş oldukları farklı metotları izleyerek sonuç çıkartmak demek olan Fıkıh, bir ilimdir. İlim insanlar üzerinde sihirli bir etkiye sâhiptir. Bu sebepden olsa gerek çoğu kere bir bilgi birikiminin, bir san'atın, bir mesleğin ya da bir uygulamanın "ilim" diye takdm edildiği çok sık rastlanılan hatâlardandır.


İlim objektif nitelikte olur. Yâni bir ilimin vardığı sonuçlar ve bu sonuçlara varış için gerçekleştirilen aşamalar yeterince aklî ve fikrî olgunluğa ve ilmî metotlara sâhip olan kişiler tarafından aynı kapsamda algılanır. Bu bakımdan bir "Rûyâ İlimi"nden bahsetmenin anlamı yoktur. Kezâ Târih de eğer bir olaylar ve târihler dizisi olarak algılanırsa bir ilim değil yalnızca bir bilgi birikimi olur. Ama bu bilgi birikimi eğer Târih'i, olaylar arasındaki sebepleri ya da en azından korrelâsyonları ortaya koyan özel bir yorum yöntemiyle donatılırsa, o zaman bir Târih İlimi'nden bahsedilebilir.

C.U.: - Pekiyi Hocam; dini nasıl tanımlıyorsunuz?


A.Y.Ö.: - Çok nâdir ve seçkin kimselerin dışında kimsenin ilişki kuramadığı, maddeten erişilemeyen (yâni: müteal, aşkın) ve dolayısıyla da fizik-ötesi niteliği olan bir Varlık hakkında olumlu inanç sâhibi olmak ve bu seçkin kişilerin bu Varlık ile ilgili mesajlarına uymak din adını almaktadır. Din hem 1) var olduğuna inanılan ama algılanamayan fizik-ötesi bir âlem hakkında bilgi verir, ve hem de 2) gerek bu âlemde, gerekse ölümden sonra gidileceğine inanılan fizik-ötesi bir âlemde saadete erişmeleri için insanların bu fiziksel âlemde neler yapmaları gerektiğinin reçetelerini temin eder.



Dinin temelinde, söz konusu fizik-ötesi âleme ve bu âlemleri yaratana inanmak esası yatar. Bunları gözlemle, deneyle ve tefekkürle tahkîk etmek imkânı yoktur. Bunu gerçekleştirdiklerini iddia edenlerin bu tecrübeleri de yalnız kendilerine aittir, yâni sübjektif niteliktedir. Bundan dolayı bu tecrübelerine herkesi ortak edemezler, bunları herkese kabûl de ettiremezler.



C.U.: - Din ile ilimi karşılaştırırsanız, ilk bakışta, bunların birbirlerinden farkı nedir? Acabâ ortak bir yanları da var mıdır?



A.Y.Ö.: - Din maddî âlemin dışında kalan, ölçülebilme özelliği olmayan fizik-ötesi bir âleme ve bu âlem ile Kâinat'ı yaratan, şekillendiren bir Varlığa olan olumlu inanc'a dayanır. Din, bu fizik-ötesi âlem hakkında bir takım bilgiler tebliğ eder. Din, kezâ, insanların bu fiziksel âlemde nasıl davranmaları gerektiği hakkında da bilgiler tebliğ eder. Bu bakımdan, dinin, insan hayatına doğrudan doğruya norm koyan "ahlâkî" bir özelliği vardır.



İlim tümüyle maddî, yâni objektif bir biçimde ölçülebilme özelliği olan bir âleme, Kâinat'a dayanır; Kâinat'taki düzeni ve bu düzenin uyduğu kuralları: 1) araştırır, 2) keşfeder, 3) tahkîk eder. İlim insan hayatına doğrudan doğruya hiç bir ahlâkî norm koymaz. Bununla berâber ilimin nasıl oluşturulması gerektiğini, sınırlarının niçin göz önünde bulundurulması gerektiğini, ilim adamlarının ise: 1) öğrencilerine, 2) topluma ve 3) devlete karşı sorumluluklarının nasıl olması gerektiğini ifâde eden, norm koyucu bir "İlim Ahlâkı"ndan her zaman söz etmek mümkündür. Ama bu, başlıbaşına bağımsız bir ilmî daldır.



İlim yapabilmek için, mutlaka: 1) bizden bağımsız olarak dışımızda var olan maddî bir âlemin varlığına, 2) bu maddî âlemden bilgi elde etmenin mümkün olduğuna, ve 3) bu maddî âlemin anlaşılabilir olduğuna, yâni bu âlemde vuku bulan olayların: A) tasvîr edilebilir, B) açıklanabilir ve C) öngörülebilir olduklarına peşînen îman etmek şarttır. Bu îman olmazsa bu âlem hakkında bilgi kazanılamıyacağı âşikârdır. İşte bu husûs ilim ile dinin ortak özelliğini oluşturur. Başka bir deyişle ilimin elde edilmesi önce bu îmandan geçer. XX. yüzyılda bütün Fizik ilimini alt üst eden teorileriyle tanınan Albert Einstein (1879-1955) ilmin temelindeki bu dogmalar'ın ilkiyle ilgili olarak şunları ifâde etmiştir: "İdrâk edenden bağımsız bir dış âleme îman bütün tabîat ilimlerinin temelidir. Bununla beraber, yalnız duygularla idrâk, bu dış âlemden dolaylı bir şekilde bilgi sağladığından biz fiziksel gerçeği ancak tartışmalı yollardan kavrayabiliriz. Bunun sonucu olarak da fizikî gerçek hakkındaki bilgilerimiz asla nihaî olamaz".



C.U.: - Yâni, eninde sonunda, ilim adamları da şu ya da bu şekilde bir türlü bir inanca sâhip olmak zorunda. Hâlbuki nice Allāh'sız ilim adamı ilmin her türlü inancın üstünde olduğunu ilân edip durmuşlar, salt inancı kınamışlardır.



A.Y.Ö.: - Bu, maalesef, doğrudur. Ve birçok ilim adamı Molière'in "Kibarlık Budalası" komedisinde dilbilgisi nedir bilmeden dilbilgisi kurallarını uygulamakta olduğunu öğrenen mösyö Jourdain gibi ilmin temelindeki dogmaların varlığını bilmemekte ama bu dogmalara uygun ilim yapmaktadırlar.



İlim ve dinin çok önemli bir başka ortak özellikleri her ikisinin de aslında kişinin dışında ve kişiden bağımsız olmalarıdır. Yâni insan, ilmin de dinin de gerçeklerine karşı pasiftir. Bunları ancak keşfeder ya da idrâk eder. Bunları icâd edemez. Bunların yerine kendi hevâ ve hevesine uygun başkalarını da vaz edemez. Böyle yapsa, ya da böyle yaptığını zannetse bile bu, bir gerçeğe tekābül etmez! Olsa olsa, kişiliğinin ilmî idrâk ve temyizden yoksun olduğunu yansıtır; ve kezâ, vehim ve hayâl yoluyla gulyabânîleşmiş olan cehâletinin de azametini gösterir, o kadar!



C.U.: - Buna birkaç misâl verebilir misiniz, Hocam?



A.Y.Ö.: - Tabiî, verebilirim. Meselâ Fizik'de "Gravitasyon (yâni "Evrensel Çekim") Kānûnu"nu, Öklid Geometrisi'nde "Pitagor Teoremi"ni, Kimya'da "sofra tuzunun formülü"nü, Astronomi'de "Güneş Sistemi"ni, Biyoloji'de "Genetik Kanunları"referandum yoluyla değiştirmek mümkün değildir. Bu kapsamda: "İlimde Demokrasi Olmaz!". Aynı şekilde açık, seçik, kesin hiçbir kanıt olmaksızın bir iddiayı referandum yoluyla bir "ilmî gerçek" olarak tescil etmek de gerçeği yansıtmaz. Çünkü bütün ilmî gerçekler insandan ve insanın irâdesinden tamâmen bağımsız olan bir varlığa sâhiptirler.

Benzer şekilde, referandum yoluyla meselâ Mûsevîlik'de Hazret-i Mûsâ'nın peygamberliğini iptâl etmek, İslâm'da namazların sayısını beşden üçe indirmek ya da Kur'ân'da zikredilen büyük günahlardan birinin günah vasfını iptâl etmek, bir haramı helâle dönüştürmek tümüyle muhâldir. Bu kapsamda "Dinde de Demokrasi Olmaz!". Çünkü, zâten tanımı gereği, bütün dinî geçekler insandan ve insan irâdesinden tamâmen bağımsız bir varlığa sâhiptir.

Bununla beraber gerek ilim yobazlarının gerekse din yobazlarının, ilimin ve dinin değil de kendi hevâ ve heveslerinin dikte ettiği bazı iddiaları ilmî gerçek ya da dinî dogma diye yutturmak üzere inatçı ve saldırgan bir tutum sergileyebilmeleri maalesef hiç de nâdirattan değildir. Bu da böyle bir tutumu sergileyenin, yalnızca: 1) cehâletine, 2) adâletsizliğine, 3) temkinsizliğine, 4) vehmine ve 5) vicdanlara hükmetme tutkusuna delâlet eder.

Gerçek ilim adamları, ancak, kendilerinden bağımsız olarak mevcûd olan ve olmağa devam eden doğa yasalarını, prensipleri ve matematiksel bağıntıları yâni ilmî gerçekleri keşfetmeğe çalışır; ve bu keşiflerinin gerçeğe uygunluğunu de objektif bir biçimde, kılı kırk yararcasına araştırırlar. Bundan ötürü de ilmi kendi hevâ ve heveslerine göre özgürce(!) yönlendiren efendiler değil, bunun tamâmen aksine, ilmin ancak hizmetkârlarıdırlar. Gerçek ilim adamlarının ilmî gerçekleri tesbit ve teslim etmede fevkalâde dürüst ve objektif olmakdan başka bir tutumları olması mümkün değildir. İlim Ahlâkının temeli de işte budur!



C.U.: - Pekiyi Hocam; ilmî hakikatları bu türlü değiştirmeğe yeltenenler de olmuş mudur? Bu konuda verebileceğiniz misâller var mı?



A.Y.Ö.: - İlmi ilmî kıstaslara göre değil de kendi hevâ, heves, vehim ve çıkarlarına göre yönlendirme arzu ve ihtirasına kapılmış olan çetelere pekçok örnek verilebilir. En meşhurlarından birkaçını zikretmek gerekirse ilk hatıra gelenler şunlardır:



  • Papa VIII. Urbano (1568-1644) Galile'nin: 1) Dünyâ'nın Güneş'in etrafında döndüğünü te'yid etmesini, ve 2) dürbünle yaptığı gözlemler sonucu Güneş'in yüzeyinde bir takım lekeler bulunduğu tesbitini Engizisyon Mahkemesi kararıyla reddettirmiştir. Ama, oybirliğiyle alınan bu karar Dünyâ'nın Güneş'in etrâfında dönmesi gerçeğini iptal edememiştir. Aynı şekilde bu karar Güneş'in yüzeyinde gözlenebilen bir takım lekeler bulunduğu gerçeğini de ortadan kaldıramamıştır. Bugün Dünyâ'nın pekçok rasathânesinde gündelik olarak bu lekelerin sayıları, konumları, yer değiştirmeleri ve büyüklüklerinin değişimi ilmî olarak incelenmektedir.
  • Hitler "yahudi ilmi" diye tezyif ederek Einstein'ın Rölâtivite Teorilerini Alman İlimler Akademisi'nde oybirliğiyle reddettirmiştir. Ama bu da bu teorilerin sonuçlarınn keenlemyekûn olmasını temin etmemiştir. Bugün nükleer reaktörlerden yarı-iletkenlere, devâsâ tânecik hızlandırıcılarından karadeliklere kadar pekçok uygulama ve kavram varlığını bu teorilere borçludur.
  • Stalin'in desteklediği ve güçlü makamlara getirdiği Lissenko, bu politik gücüne dayanarak, genetik iliminin yasalarını devletçe reddettirmiş ve bunların yerine kendi "Vernalizasyon" teorisini koyarak S.S.C.B.nde bütün zıraî uygulamaların bu teoriye göre icrâ edilmesini sağlamıştır. Bu ise bütün Sovyet zıraatinin iflâsına yol açmıştır.
  • Mao ise Kızıl Çin'de "Kültür Devrimi" terânesiyle marazî ve çarpık kamuoyu oluşturmak yoluyla ilmî gerçekleri değiştireceğini sanmış ve uygulamaları, belki bu yolla bazı politik rakiplerini elemek husûsunda kendisine bir avantaj sağlamıştır ama ilmin Çin'de büyük bir darbe almasına sebep olmuştur.



C.U.: - Bütün bunlar göz önünde tutulduğunda din ile ilim arasında bir çelişkiden, birbirini dışlamadan söz etmek mümkün müdür?



A.Y.Ö.: - İlmin ve dinin dayandıkları temellerin ve kendilerine has metotların farklılığı ve kapsamları göz önünde tutulursa, bu sorular gibi tabiî ki, doktrin bazında bazı sorular doğal olarak akla gelmektedir. İlim ile Din, acaba: 1) birbirini dışlayan iki olgu mudur? 2) birbiriyle çelişen iki olgu mudur? Yoksa 3) birbirleriyle bağdaşabilen iki olgu mudur?



Bu kapsamda, "Galile Olayı" XVII. yüzyıldan itibâren Batı dünyâsında din adamları ve aydınlar arasında gitgide büyüyen bir uçurumun açılmasına ve "Din ile özellikle pozitif ilimlerin birbirleriyle çelişik ve birbirlerini dışlayıcı oldukları" paradigma'sının (düşünce kalıbının) egemen olmasına sebep olmuştur. Bu durum bilhassa Hıristiyan âleminde dindar ilim adamlarında, günümüze kadar süregelen, bir vicdan yarası olarak kanayagelmiştir. Günümüz Katolik Kilisesi'nin başına geçmiş olan son birkaç aydın Papa dahi, kendilerinde Galile'nin itibârını iade etmek cesâretini bulamamışlar; bu olayın geçmişte kalan ve fazla kurcalanmaması gereken bir olay olduğunu birkaç kere vurgulamaktan öteye gidememişlerdir.



C.U.: - Bu "Galile Olayı" bütün Hıristiyanlık âlemi tarafından uslu bir şekilde kabûl edilmiş midir. Yoksa buna karşı reaksiyonlar da olmuş mudur?



A.Y.Ö.: - Cemâl'ciğim; XVII. yüzyıldan itibâren ilim, ortaya koyduğu gelişimle, Kâinat'taki olayları açıklamakta çok tatminkâr ve objektif bir çerçeve oluşturmuştur. Kezâ, somut ilmî uygulamalar da insanların sağlığı, refahı, emniyeti ve rahatlığı için çok başarılı sonuçlara erişmiştir. Bütün bunlar ilmin itibârını olağanüstü arttırmış ve sınırları hiç düşünülmeksizin, gitgide ilim hakkında bir ideolojinin doğmasına, fakat daha sonra da bu ideolojinin dogmatik bir doktrine dönüşmesine sebep olmuştur.



Auguste Comte (1798-1857), Claude Bernard (1813-1878), Ludwig Botzmann (1844-1906) ve Pierre Duhem (1861-1916) tarafından bayraktarlığı yapılıp doktrinleştirilen ve bugün İlimcilik diye isimlendirilmekte olan bu doktrin Evren'deki, insan ve davranışları dâhil, istisnâsız bütün olayların eninde sonunda maddî, fiziksel olaylara indirgenerek açıklanabileceğini savunmaktadır. İlimcilik aynı zamanda "Galile Olayı"na ve dolayısıyla Katolik Kilisesi ile ilmin arasındaki uçurumu daha da derinleştirmiştir.


C.U.: - Evet Hocam; Katolik Hıristiyanlığa göre Kilisenin doktrin açısından ilme nasıl baktığını böylece öğrendik. Acaba İslâm dininde ilme nasıl bir bakış açısı ile bakılıyor? Bu hususda da bilgi verir misiniz?


A.Y.Ö.: - Hâ, bak Cemâl'ciğim! İslâm'a gelince işler bizim yarı entellerin de hiç beklemedikleri, ummadıkları bir biçimde fevkalâde değişmekte. Zirâ Yeryüzü'ndeki dinler arasıında hiç biri İslâm kadar ilme önem vermiş değildir. Kur'ân'ın hemen hemen 1/8 ini oluşturan 750 kadar âyet inananları tabâatı tetkik etmeye, düşünmeye, aklı en iyi şekilde kullanmaya, olayların sebeplerini tefekkür etmeye dâvet ve teşvik etmektedir. Oysa ki insanların birbirleriyle olan sosyal ve hukukî ilişkilerini düzenleyen âyetler 250 yi geçmemektedir.



Hazret-i Peygamber'e ilk inen âyet de: "Oku!" emriyle başlamakadır. Peygamber'den ise ilmin, ilim adamının ve ilim öğrenmenin faziletleri hakkında yüzlerce hadîs rivâyet edilmektedir. İşte bunlardan birkaçı:



  • İlmi Çin'de dahî olsa arayın; gidin, elde edin. Çünkü ilim sâhibi olmak her müslümana farzdır. Şüphe yok ki melekler ilim sâhibi olmak iseyenin üstüne kanatlarını gererler.
  • İlim definelerdir. Ve o definelerin anahtarı da sorudur. Allāh'ın Rahmeti üzerinize olsun; soru sorun! Çünkü soruda dört kişiye ecir vardır: sorana, öğretene, dinleyene ve bunları sevene.
  • İlim ile mal bütün ayıpları örter.
  • İlim öğrenmeğe çalışmak dine ne güzel bir yardımdır.
  • Kimse, bir ilmi yaymaktan daha üstün bir sadaka veremez.
  • İlminden yararlanılan âlim, ibâdetle vakit geçiren bin kişiden daha hayırlıdır.
  • İlme tâlib olan kimseye Cennet tâlib olur.
  • Âlim kimseyle düşüp kalkmak, oturup durmak ibâdettir.
  • Âlim ile âbid arasında yetmiş derece vardır.
  • Hayırsızların en hayırsızı ilim adamlarının hayırsızı, hayırlıların en hayırlısı da ilim adamlarının hayırlısıdır.
  • Âlim kimsenin yüzüne bakmak ibâdettir.
  • İlmi yazın ki kaybolmasın!
  • Allāh'ım! Fayda vermeyen ilimden Sana sığınırım.
  • Allāh'ım! Beni ilimle zengin et; akılla ve yumuşaklıkla beze; kötülükten çekinmekle yücelt; kötü işlerde bulunmamakla güzelleştir.



İslâm'da ilmin ve ilim sâhibinin bu kadar yüceltilmesinin hikmeti Allāh'a izâfe edilen sıfatlardan birinin de ilim sıfatı olması ve ilim sâhibi bir kimsede, bu sebepten ötürü, Cenâb-ı Hak'kın bu sıfatının nûrunun tecellî etmesidir.

İslâm'da ilmin kökeni ve ilmin asıl sâhibi, ilmi ezelî ve ebedî olup her şeyi kuşatan ve Zât'ına da ilim sıfatını lâyık görmüş olan Allāh'dır. Kur'ân'da Bakara sûresinin 255. âyetinde, meâlen: "(İnsanlar) O'nun ilminden ancak (gene) O'nun izin verdiği kadarını kuşatabilirler" denilmektedir.

İşte bütün bunlardan dolayı İslâm'da doktrin açısından din ile ilim arasında aslā bir çelişki mevcûd olmamıştır. Müslümanlar da ilim ile ilgili âyetlere ve hadîslere uydukları zaman parlak medeniyetler kurmuşlardır. Bunlardan yüz çevirdikleri zaman da hep gerilemişlerdir. Bugün Batı âlemi, müslüman olmamasına rağmen, bu kabil âyet ve hadislerin rûhuna uygun hareket ettiği içindir ki ilimde ve teknolojide üstünlüğü ele geçirmiştir. Ve Batı âlemi, farkında olarak ya da olmayarak, bu âyet ve hadislerin içeriğine riâyet ettiği sürece de bu üstünlüğü elinden bırakmayacaktır.



C.U.: - Hocam; Batı Hıristiyan Medeniyetine has bir başka yanlış düşünce kalıbının yâni "Din ile ilimin birbirleriyle çelişik olduğu" paradigmasının mesnetsizliğini açıkça ortaya koydunuz. Size çok teşekkür ediyor, sa'yinizin meşkûr olmasını diliyoruz.



A.Y.Ö.: - Cemâl'ciğim, benim güzel kardeşim; senin bu "sohbet pîşekârlığı"n, yâni isâbetli sorularla beni konuşturmak yeteneğin olmasaydı bugün bu saatte bunlar hakkında konuşabilir miydim, bilemem. Allāh senden râzî olsun!

* * *
Tasarım & Geliştirme Tasarım & Geliştirme | magicleaves