Buradasınız

HZ.İSÂ VE ÇARMIH HÂDİSESİ

Bu sohbet, Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre ile 25 Aralık 1999 târihinde Üsküdar'daki evinde baş başa yapılan bir konuşmada kaydedilmiştir.

Kimler kılacak bir gün cenâze namâzımı?

Kim idrâk edebilir Rabb'ime niyâzımı?

Nişânsız bir er idim hayatta İsâ-meşreb,

Resûl müdrîkdir, elhak, Rûh'una iyâzımı.1

Necmettin Şahinler: Efendim, Hıristiyan âleminin kutsal kitapları olan Kanonik

İncîller'in2 eldeki en eski nüshalarının Hz. İsâ döneminden ya da o dönemi izleyen yıllardan değil, ancak IV. yüzyıldan kalmış oldukları târihsel bir gerçektir. Üstelik dilleri, Arâmice değil, Grekçedir. Bunun yanında bu İncîller'deki Hz. İsâ portresi de biribirinden farklı ve çelişiktir. Biri Hz. İsâ'yı Allāh'ın sevgili kulu olarak takdîm ederken, bir diğeri Hz. İsâ'yı Allāh'ın oğlu olarak gösterecek kadar aralarında derin uçurumlar vardır. Bunun yanında bugünkü Hıristiyanlığı kuran Pavlus'un bayraktarlığını yaptığı İsâ da, havârilerin tanımış oldukları etten kemikten İsâ'dan çok farklıdır. Kısaca anlaşılıyor ki, bugünkü İncîller'den hareket ederek Hz. İsâ'yı tanımamız çok sağlıklı gözükmemektedir. Acabā siz, bize "Kur'ân'a göre Hz. İsâ kimdir?" ve "O'nu nasıl tanımamız gerekir?" anlatabilir misiniz?

Ahmed Yüksel Özemre: Evlâdım, bu sorulara dört başı ma'mur cevap vermek bu dar sohbet için

kolay değildir. Yalnız sorulara geçmeden önce daha çok Sinoptik İncîller'de3 geçen, senin de yukarıda değindiğin "Allāh'ın Oğlu" lâkabı üzerinde birkaç söz söylemek isterim. Bu tanımın sembolik bir lâkap olup herhangi bir fizikî kan bağını tazammun etmediği âşikârdır. Hz. İsâ'nın telâkkisine göre, yalnızca Kendisi değil ama her kim olursa olsun, bir insan Allāh'ın kemâline yaklaştığı oranda Semâvî Baba'nın oğlu olur. İncîller'de Hz. İsâ'nın ağzından: "Düşmanlarınızı seviniz, size zulm edenler için dua ediniz! (Mat 5, 44-45); "Sizler Rabbü'l-A'lâ'nın çocukları olacaksınız; zîrâ O, nankörlere ve kötülere karşı bile iyidir" (Luk 6, 35) denilmektedir. İncîller'de Allāh'tan söz ederken Hz. İsâ'nın O'na Baba demesi, bir babanın çocuğunu terbiye edip onun kendisine tâbi' ve itaatkâr olmasını mümkün kıldığı teşbihten ötürüdür. Bu kapsamda, Allāh yalnız İsâ'nın değil O'na tâbi' ve itaatkâr olan her kulun sânki babası gibidir. İslâmiyet'te bu, Allāh'ın eğitici yâni mürebbi' vechesini yansıtan Rabb ismiyle ifâde edilmektedir. Şu hâlde, semantik olarak, Hıristiyanlık'taki "İlâhî (ya da Semâvî) Baba" yerine göre Allāh ya da Rabb olarak anlaşılmalıdır. Fakat İslâm Şerîatı, İhlâs Sûresi'nin içeriğiyle ve kezâ "Yunûs/68, Nahl/101, İsrâ/111, Ankebût/35, Enbiyâ/26, Zuhruf/82" âyetleriyle Hz. İsâ'nın Sünnet'inin bu vechesini ilgā ederek Allāh'a mecâzî bile olsa babalık izâfe etmeyi yasaklamıştır.

Sorularına gelince: Efendim, Hz. İsâ Kur'ân'a göre, Allāh'ın kulu, büyük bir peygamber, Kendisine kitap vahyedilmiş bir peygamber ve Hz. Meryem'den de -bâkire iken Hz. Meryem- harikūlâde bir mu'cize ile doğmuş olan bir kimsedir. Kendisi, Cenâb-ı Hakk'tan kendisine vahyedilenleri mahdut bir zümreye açıklayarak, onların îmânlarını pekiştirmiş ve kendilerini Hz. Mûsa'nın va'z etmiş olduğu şerîata yeni baştan dâvet etmiştir. Çünkü o zamanlarda bilhassa Yahûdi âleminde Ferisîler4 ve Saddukîler5 iki büyük mezhep meydana getirmişlerdir ve bu her iki mezhep arasında da büyük çekişmelerle, peygamberlerin getirdiğinin dışında bir takım vehimlerin dinî kāideler şeklinde te'sis edilmesi gibi bir sapıklık meydana gelmiştir. Ahlâkın sukūt ettiği bu îmânî sapıklığın arttığı dönemlerde Cenâb-ı Hakk her zaman olduğu gibi bu sefer de çok müstesnâ bir peygamber, doğumu fevkālâde bir mu'cizeye dayanan, babası olmaksızın bâkire bir kadından, Hz. Meryem'den Allāh'ın lûtf u keremiyle doğmuş bir peygamber göndermiştir. Üstelik Cenâb-ı Hakk göndermiş olduğu bu Hz. İsâ'ya büyük lûtuf, büyük ilgi göstermiş kendisini Rûhullāh6 ve Kelimetullāh vasıfları ile vasıflandırmıştır. Bu tabiî çok büyük bir mertebedir. Yâni özellikle "Rûhullāh" demekle Hz. İsâ'nın rûhânî vechesinin nefsânî vechesine ağır basmış olduğunu, beşeriyet içerisinde dahî nefsinin tamâmen ortadan kalkmış ve rûhânî vechesinin beşeriyetine ağır basmış olduğunu; "Kelimetullāh7" denilmesi sûretiyle de Hz. İsâ'nın telâffuz ettiği her bir kelimenin Cenâb-ı Hakk'ın vahyine müstenit8 olduğunu tasdik etmek için bu vasıflar kendisine tevdi edilmiştir. Ve özellikle de bâkire Meryem'den doğmuş olan Hz. İsâ'nın, Allāh'ın kulu olduğu ve Allāh'ın müstesnâ bir kulu olduğu da vurgulanmıştır. Malûmaliniz Hıristiyanlığın sonradan -Hz. İsâ'nın zamânı değil, Hz. İsâ'nın havârileri zamânında da değil, ancak 200-300 sene sonra- te'sis eden îmânının menşeinde pek çok Yahûdi filozof, bu arada İskenderiyeli Yahûdi filozof Filon da vardır. Bunların teşvikleriyle meydana gelen îmânî umdelerden bir tânesi de Hz. İsâ'nın Allāh'ın -hâşâ sümme hâşâ- oğlu olduğu şeklindedir. Kur'ân -değil Hz. İsâ'nın- hiç kimsenin Cenâb-ı Hakk'ın oğlu olduğunu kabûl etmez. Çünkü Allāh, ulûhiyetinde ortak tanımaz. Bunun içindir ki İhlâs Sûresi'nde bu gayet açık bir şekilde va'z edilmiştir.

"Bismillâhirrahmânirrahîm. Kul huvallahu ahad" De ki Allāh, bir tektir. " Allahu s-samed" O, öyle bir zâttır ki hiçbir şeye ihtiyâcı olmadığı hâlde her şeyin var olmasının yegâne mercii, ihtiyâcı O'dur. "Lemyelid velem yûled" doğmamıştır, doğurmamıştır. "Velemyekullehû küfüven ahad" O'na benzer, küfüv olacak, eş olacak bir başka nesne dahî yoktur. Hıristiyanların sonradan özellikle 325 İznik Konseyi'nde İmparator Kostantinos'un icbârı ile kabûl ettikleri hem bu Kanonik İncîller'le, hem Nasturîlere karşı büyük bir zafer kazanarak teslis akidesinin kabûl edilmesiyle, o zamandan i'tibâren Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında çok büyük, uçurum denilecek bir fark ortaya çıkmıştır. Hıristiyanlar 325 Konsili'nden sonra kilisenin resmî doktrini olarak Hz. İsâ'nın Cenâb-ı Hakk'ın üç ayrı vechesinin bir tânesini temsil ettiğini; Baba, oğul ve Rûhu'l-Kudüs'ten bir tânesi olduğunu söylemişlerdir. Daha sonra Ortodokslarla Katolikler arasında zuhur eden ayrılık da Hz. İsâ'nın Baba ve Rûhu'l-Kudüs ile aynı zâtiyete sâhib olduğu ya da aynı zâtiyete sâhib olmadığı şeklinde tecellî etmiştir. Bunlar daha ziyâde felsefî münâkaşalardır.

Necmettin Şahinler: Efendim, Kilise'nin resmî İncîller'i Hz. İsâ'nın çarmıha gerilerek öldürüldüğünü, ölümünün üçüncü günü yeniden dirilmiş olduğunu ve kısa bir müddet daha yaşadıktan sonra da etiyle kemiğiyle göğe çekilmiş olduğunu, Cezâ Günü'nde de Allāh'ın kendisine vermiş olduğu yetki ile bütün insanları muhakeme edip cezâ ve mükâfatlarını vereceğini bildirmektedirler9. Hâlbuki İslâm'a göre, Hz. İsâ çarmıhta ölmemiştir.

Ahmed Yüksel Özemre: Evlâdım, bu Hıristiyanlarla İslâmiyet arasında önemli bir hususdur. Hıristiyanlar Hz. İsâ'nın çarmıhta ölüp, dirildiğini söylerler. Ve dolayısıyla ölümsüz olarak Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna çıktığını kabûl ederler. Hâlbuki Kur'ân'da: "Bismillâhirrahmânirrahîm. Küllü nefsin zâikatü'l-mevt. Sümme ileynâ türceûn", "Her nefis ölümü tadar sonra döner Bizim kapımıza varır" diye bir âyet vardır. Ayrıca bir Hadîs-i Kudsî'de de: "...İnsanların Dünyâ'ya aslā dönmeyecekleri hükmü şüphesiz önceden tarafımdan verilmiştir...10" denildiğine göre, Hz. İsâ'nın vefâtı çarmıh üzerinde olmamış ve kendisi de katledilmemiştir. Yâni Hz. İsâ, ölümü tabiî vefâtıyla tatmıştır; tekrar Dünyâ'ya dönmesi ise, sözü edilen Hadîs-i Kudsî dolayısıyla, yalnızca bir Hıristiyan masalıdır. Binâenaleyh tekrar söylersem, Hz. İsâ etiyle kemiğiyle göğe çekilmiş değildir. Hz. İsâ, ölüm şerbetini içmiş ve diğer bütün kullar gibi -hiçbir ayrılığı olmaksızın- Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna ancak oraya vâsıl olmuştur. Cezâ Günü konusuna gelince, Kur'ân Cezâ Günü için: "O gün mülk Allāh'ındır. İnsanlar arasında hüküm verir...11", "Ve sana Cezâ Günü'nün ne olduğunu ne idrâk ettirir? Sonra gene sana Cezâ Günü'nün ne olduğunu ne idrâk ettirir? O gün hiçbir nefis bir başka nefse bir şey veremez. O gün emir Allāh'ındır12" beyânlarıyla Cezâ Günü'nde insanları muhâkeme edecek olanın Hz. İsâ değil, bizzât Hz. Allāh (c.c.) olacağını ilân etmektedir.

Necmettin Şahinler: Peki, bu Hıristiyanlıkta günâhların affı konusu nedir, Efendim?

Ahmed Yüksel Özemre: Yuhannâ İncîli'nde Hz. İsâ'nın ağzından Havâriler'e: &quot...Günâhlarını affedeceğiniz kimselerin günâhları af olunacaktır. Günâhlarını affetmeyeceğiniz kimselerin günâhları ise af olunmayacaktır13" denilmektedir. Buna dayanarak Papalık Dini'nde ruhban sınıfının Baba, Oğul ve Rûhu'l Kudüs adına mü'minlerin günâhları hakkındaki itiraflarını dinleme ve bu günâhları ya hemen ya da papazın tâyin edeceği belirli bir riyâzatın ifâsından sonra affetme ve yâhut da hiç affetmeme yetkisi vardır. Protestanlarda ise, itiraf ve günâhları af yetkisi yoktur.

İslâm'da ise, günâhları itiraf etmek yerine günâhlardan tövbe etmek vardır ve tövbe de itirafdan çok farklıdır. Ayrıca günâhlar ancak Allāh tarafından bağışlanabilir ve tövbeler de ancak Allāh tarafından kabûl edilir. Nitekim Kur'ân'da: "...Ve günâhları Allāh'tan başka kim bağışlayabilir ki...14" "...Andolsun ki Allāh tövbeleri kabûl eden ve merhâmeti sınırsız olandır15" "O'nun (yâni Allāh'ın) huzurunda O'nun izni olmadan kim şefaat edebilir ki?16" denilmekle günâhları bağışlama yetkisinin yalnızca Allāh'ın tasarrufunda bulunduğu ve tövbeleri Allāh'ın kabûl ettiği anlaşılmaktadır.

Necmettin Şahinler: Efendim, bir de Hıristiyanlıkta "ilk günâh" anlayışı var. Ama biz biliyoruz ki günâhta verâset ve intikāl olmaz.

Ahmed Yüksel Özemre: Necmettin'ciğim! Papalık Dini'ne göre: Hz. Âdem ve Hz. Havva'nın Cennet'ten çıkarılmalarına sebep olan "Allāh'ın emrine uymamış olmaları" keyfiyeti ilk günâhı teşkil etmiştir. Bu ilk günâhın seyyiesini bütün insanlar çeker; herkes Dünyâ'ya bizâtihî günâhkâr olarak gelir; vaftiz olamadan yâni vaftizin insana sağladığı Hıristiyan cemaatine katılma kudsîyetini kazanmadan ölen kimse (isterse bir haftalık bir bebek olsun) doğrudan doğruya Cehennem'e gider; insan kılığına bürünmüş olan Allāh'ın Oğlu Mesih İsâ Allāh'ın hükm-i ezelîsine göre, Allāh ile beşeriyetin arasını bulmak üzere Dünyâ'ya gelmiş ve ölümü de Dünyâ'daki günâhların kefâreti olmuş, beşere ilâhî selâmet yolu ancak bu sûretle açılmıştır. Bu bakımdan Kilise'nin dışında hiçbir selâmet imkânı yoktur.

Hâlbuki İslâm'a göre, beşer Dünyâ'ya 1) günâhsız ve 2) İslâm fıtratı üzere doğmuş olarak gelir; onu sonradan anası ve babası Yahûdî, Mecûsî veyâ Hıristiyan yaparlar17. Ayrıca, Kur'ân'da: "Hiçbir günâhkâr başkasının günâh yükünü yüklenemez18"; "De ki: Bizim işlediğimiz suçtan siz sorumlu değilsiniz; biz de sizin işlediğinizden sorumlu değiliz19" denilmektedir. Bu bakımdan, İslâm'da, kimse kimsenin günâhını yüklenemez ve günâhlarına da kefâret teşkil edemez. İslâm'a göre, Cennet de Cehennem de belirli dinî grupların inhisârında değildir. Nitekim Kur'ân'da: "Şüphe yok ki inananlar ile Yahûdilerden, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden Allāh'a ve âhiret gününe inananlar ve iyi işler yapanlar için Rabb'lerinin katında ecîrler vardır; onlar için artık korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır20" denilmektedir. Bu âyet beşerin ilâhî selâmete nâil olmasını: 1) Allāh'a îmân, 2) Âhiret gününe îmân ve 3) İyi (yâni Allāh'ın ve peygamberlerinin direktifleri doğrultusunda) işler yapılması şartlarına bağlamaktadır.

Öte yandan, gene İslâm'a göre, Hz. Âdem beşeriyetin ilk peygamberidir. Cennet'te Allāh'ın emrine uymaması şeklinde tecellî eden dalgınlığı Allāh'ın hikmetine ve ilâhi kazâ ve kadere uygun olarak vukû bulmuştur. Bu, beşerin Yeryüzü'nde çoğalmasının ve iyi ile de kötünün tefrik sebebini teşkil etmiştir. Bunda tefekkür etmesini bilenler için nice ibretler vardır21. Hz. Âdem ise kusûrunu idrâk ederek tövbe etmiş; Hz. Allāh da Kendi'ne lâyık gördüğü Tevvâb ve Rahîm isimlerinin hörmetine Âdem'in tövbesini kabûl ederek günâhını affetmiştir22. Zîrâ Allāh ihlâs ile yapılan bütün tövbeleri kabûl eder23 ve tövbe edenleri de sever24.

Necmettin Şahinler: Peki, Efendim, geldiğimiz bu noktada bizim çarmıh konusunu nasıl anlamamız lâzımdır? Gördüğüm kadarıyla Kur'ân'da bu konuda detâylı bir bilgi yok.

Ahmed Yüksel Özemre: Necmettin'ciğim, burada enteresan yorumlar vardır. Kur'ân-ı Kerîm, galibā Nisâ Sûresi'nde, hatırımda pek iyi kalmadı, olabilir yanılabilirim ama yalnız âyet hatırımda: "Bismillâhirrahmânirrahîm. Ma salebuhu ve lâkin şübbihe lehüm25" der. Yâni "Onlar Onu salbetmediler. Ama O, onlara öyle gözüktü." Motamot tercümesi budur. Şimdi "salaba" kelimesi çok enteresan bir etimolojik kökene sâhiptir. Salaba demek yâni selbetmek, çarmıh üzerinde öldürmek. Fakat bunun etimolojik yâni Kur'ân nâzil olduğu zamanki mânâsı şudur: Bir salîbin üzerine insanı mıhlamak. Mıhladıktan sonra ölümünü tevkid26 etmek üzere kuyruk sokumundan kargıyı sokmak ve ölümü böyle tevkid etmek. Şimdi bunlardan bir tânesi olmazsa salaba fiili zuhur etmiş olmaz. Şimdi Kur'ân-ı Kerîm bu hususta herhangi bir açıklayıcı izâhât vermez. Kuvvetli rivâyetlere dayandığı anlaşılan İncîller'e baktığımız takdirde, özellikle dört Kanonik İncîl'e, Markos, Matta, Luka ve felsefî bir İncîl olan Yuhannâ İncîli'ne baktığımız takdirde Hz. İsâ'nın çarmıha gerilişi hikâyesini şu şekilde anlatıyorlar.

Hz. İsâ, iki âdî hırsızla berâber çarmıha geriliyor. Onun çarmıhı, diğerlerinin çarmıhından daha yüksek, ortada. Özellikle ellerden ve ayaklardan çarmıha çivilendikten sonra kendi hâline bırakıldığı zaman ölüm üç saatten evvel olmuyor. Asgārî üç saat sürüyor. Hâlbuki bu kadar fazla ıztırab çekmesini istemedikleri için salbedilmeyi sonuçlandırmak üzere kuyruk sokumundan kargı ile dürtmek lâzım. Yine İncîller'in rivâyetlerine göre, Hz. İsâ çarmıhın üzerinde kırk beş dakîka kalmıştır. Kırk beş dakîka sonra başı önüne eğilmiş, Romalı askerler: "Bu adam öldü galibā" demişler. Ve bunun üzerine bir Romalı asker gelmiş kuyruk sokumundan kargıyı dürtmemiş fakat mubâreğin göğsünün sağ kısmından göğüs kafesinin altından kargıyı dürterek orada bir yara açmış, kanın aktığını görmüş. Fakat bu yara açıldıktan sonra Hz. İsâ'da en ufak bir reaksiyon görülmediği için Romalı komutan "Bu adam zâten ölmüş, indirin aşağı!" demiş. Ve Hz. İsâ'yı aşağıya indirmişler. Ve Hz. İsâ'yı Allāh'ın büyük bir lûtfu olarak hâl-i hayâtında iken dirilttiği Azer'in kendisi için hazırlamış olduğu lâhite koymuşlar. Ve bu lâhitin üstünü örtmüşler. Ve gitmişler. Gerek Hz. Meryem gerek ondan sonra Yusûf, gerek on bir havâri gerekse Mecdeli Meryem, gerekse Azer ve ailesi büyük bir ıztırab içerisinde ağlamaya başlamış. Fakat Mecdeli Meryem dayanamamış, gene İncîller'in rivâyetine göre, Efendisini görmek istemiş. Burada bir parantez açmamız lâzım. Çoğu kere İncîller'de Rabb kelimesi geçer. Rabb kelimesinin o zamanki mânâsı efendi demektir. Kendisine hürmet edilen şahıs, mürşid, üstâd demektir. Bunu alıp da bu kelimenin mânâ kaymasından istifâde ederek Hz. İsâ'yı Rabbü'l-Âlemin olarak göstermek büyük bir hatâ. Şimdi Efendisinin kabrinin başına dua etmek üzere gittiği zaman kabrin/lâhdin açılmış olduğunu ve içerde kefen parçalarının bulunmuş olduğunu gördüğünde, "Efendim nereye gitti?" diye büyük bir hıçkırıkla ağlarken, Hz. İsâ çalıların arkasından çıkmış. "Kızım ben ölmedim" demiş. Yâni buradan bugünkü pozitif aklımızla düşünecek olursak mubârek demek ki kendisi salbedilmedi. Kur'ân'ın dediği gibi yâni Haç'a gerildi, fakat haçın üstünde kuyruk sokumuna kargı sokulmak sûretiyle vefât etmedi. O sâdece büyük bir baygınlık geçirdi ve onun içindir ki bu baygınlık esnâsında Romalı askerin kendisine batırdığı kargının acısını duymadı. Bunun üzerine vefâtına karar verilerek Azer'in kabrine koydular. Ama Azer'in lâhdinin soğukluğundan mubârek kendisine geldi. Zâten güçlü kuvvetli bir adam olduğunu söylerler. Ve lâhdin kapısını kaldırarak dışarı çıktı. Beklemeye başladı. Kendisini gösterse, Romalı askerlerin kendisini tekrar yakalaması mümkün. Bu sırada Mecdeli Meryem gelince, Meryem'e: "Kızım git havârilere söyle, filân günü onlarla Tabor Dağı'nda buluşalım." dedi. Sonra Tabor Dağı'nda buluştuktan sonra onlara vedâ etti ve ayrıldı gitti. Şimdi böyle bir senaryo Kur'ân'ın anlatımına uygun. "Ma salebuhu", onlar onu salbetmediler, yâni çarmıhın üzerinde onun ölümünü tevkid etmek için gerekli olan prosedürü kalem kalem gerçekleşmedi. Bir tânesi eksik kaldı. "Ma salebu" denilmesinde büyük bir isâbet var. Ama O onlara öyle göründü. Çarmıhın üzerinde ölmüş gibi göründü. Binâenaleyh Kur'ân'ın lâfzî ifâdesi esâsında İncîl'in ifâdesine uymaktadır. Sonrası gerek yorumcuların gerekse diğer târihçilerin hayâl hânesine kaldı. Efendim Yahûda İskaryot27 Hz. İsâ'yı ele veren adam, Allāh tarafından ondan sonra Hz. İsâ kılığına sokuldu da o çarmıha gerildi. Bu tabiî çok istisnaî, çok mu'cizevî Cenâb-ı Hakk'ın tabiât hâdiselerine müdâhalesi şeklinde ortaya çıkıyor. İşte o ya da bir başkası, ondan sonra Yahûda değil de başkası benzetildi öyle oldu filân. Bana kalırsa, bu Kur'ân'ın lâfzına da uygun olması dolayısıyla bu senaryo bana çok daha uygun geliyor.

Esas i'tibâriyle bu senaryo bendenizin değil. Bu senaryo müfrit28 bir İslâm düşmanı olan fakat her bakımdan düşmanlığının ötesinde ilâhî metinleri -Hıristiyan metinlerini- yorumlarken gösterdiği dirâyet ve akla yatkınlık bakımından Agnes Braillon'nındır. Agnes Braillon, Âdem Oğlu isimli eserinde Hz. İsâ'nın hayâtını anlatırken bu

senaryoyu ileri sürmüştür. Ve kanaatimce bu senaryo Kur'ân'ın lâfzına da uygun bir senaryodur. Ve işin içine olağanüstü hâdiseleri katmadan çok rahatlıkla anlaşabilecek ve kabûl edilebilecek bir senaryodur. Kur'ân'ın rûhuna da lâfzına da aykırı bir senaryo değildir. Her ne kadar Agnes Braillon Kur'ân'a karşı, Kur'ân'a düşman olan bir kişi olsa dahî Sezar'ın hakkını Sezar'a vermek lâzım.

Bakınız elimizdeki bu dört Kanonik İncîl'den en eskisi III. asrın sonunda 280-290 senelerinde yazılmıştır. Ondan daha evvel yazılmış Kanonik29 yâni kilisenin kabûl ettiği bir İncîl yok. Buna mukābil Apokrif30 İncîller dediğimiz yâni kilisenin Kanonik olarak yâni kānûnî olarak kabûl etmediği İncîller vardır. Bunların sayısı 500'ü geçer. Bunlar milâttan sonra 150 senesinde Gnostik31 cereyanların büyük temsilcilerinden Marcion zamânında, Marcion'un sebep olduğu bir nifâk32 dolayısıyla Kilise tarafından bu dört İncîl'in dışındakiler yakılmıştır. Ama dört İncîl'in hakîkî Kanonik İncîl olarak kabûl edilmesi 325 târihli İznik Konsili'ndedir. Şimdi yakılmıştır ama gene de şurada burada bu İncîller'den elimizde kalanlar olmuştur. Bunlara Apokrif İncîller denir. Barnabas İncîli de apokrif bir

İncîl'dir.

Benim Fransa'da Collège de France'da33 dersine iştirak etmiş olduğum ve 1964 senesinden 1976 senesine kadar on üç senede ancak tefsiri yapılabilmiş olan, [Prof. Henri-Charles Puech (1902-1986) tarafından] -ben 1965-1966 da bu derse iştirak ettim- Azîz Toma'ya göre İncîl de apokrif bir İncîl'dir. Fakat Aziz Toma'ya göre İncîl de apokrif bir İncîl olarak gözükmesine rağmen çok otantik bir İncîl olduğu kanaatindeyim. Çünkü başlangıcından i'tibâren Hz. İsâ'nın ağzından çıkar çıkmaz kaydedilmiş sözleri ihtivâ etmektedir. Ve aşağı yukarı 121 hadîsten ibârettir. Ve bunlara baktığınız zaman İslâmiyet'e fevkālâde yakındır ve işin enteresanı da bu bir ceylan derisi üzerine yazılmış olarak çölde bir çömleğin içerisinde bulunmuştur. Nag Hammâdi Çölü'nde yüksek Mısır'da yâni Nil'in yüksek kısımlarında demek ki Etopya'ya yakın kısımlarında 1945 senesinde bulunmuş ve Kahire'deki Etopya yâni Habeşî Müzesi'ne kaldırılmış. O zamandan beri de çok tefsiri yapıldı. Ama en mükemmel tefsirini benim Collège de France'da hocam Prof. Henri - Charles

Puech yapmıştır. Ben kendisinde 65-66‘da bir sene okudum. Bu bir sene zarfında bu 121 hadîsten Hz. İsâ'nın ağzından çıkmış

121 hadîsten ancak iki tânesini tefsir edebildiydi.

Necmettin Şahinler: Efendim, merâk ettiğim bir husus da, Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasındaki diyalog ve uzlaşmanın geçmişten günümüze seyrinin nasıl olduğudur?

Ahmed Yüksel Özemre: Şimdi bak, bu diyalog ve uzlaşma Cenâb-ı Peygamber'in zamânından beri zâten var. Hz. Peygamber'in Hıristiyanlara bakışı çok munis, çok hoşgörülü bir bakış. Kezâ Hıristiyanların da Hz. Peygamber'in zamânında Hz. Peygamber'e olan muhabbetleri bambaşka. Hz. Peygamber 50 kişilik bir grubu Habeş Necaşi'sine gönderdi; O da bunu kabûl etti ve Mekkelilere geri vermedi. "Bunlar benim taht-ı emânım34 altındadır" dedi. Şimdi o zamandan bu zamâna kadar Hıristiyanlarla Müslümanlar çok haşır neşir olmuştur. Haçlı Seferleri'nin dışında. Şimdi savaş dâimâ ekonomik sebeplerden çıkar. Savaşın altında ekonomik sebepler vardır. Sâdece savaşı diri tutmak zinde tutmak için dinî motifler ileri sürülür. Manipülasyon aracı olarak kullanılır.

Son zamanlarda çok aklı başında üç tâne papa gelmiştir. Bunlardan bir tânesi 23. Roncalli'dir35. Şimdi 23. Roncalli'nin büyük bir hasleti var. Bu adam İstanbul'da "nonce apolistique" olarak yâni papalığın elçisi, temsilcisi olarak yaşamıştır. Roncalli, Papa XII. Pius'un 28 Ekim

1958 târihinde ölümünden sonra papa seçildi ve XXIII. Jean (Yuhannâ) adını aldı. Şimdi Roncalli doğuyu çok iyi bilen bir insan, Kur'ân'ı da çok iyi bilen bir insan. Yumuşak fakat çok irâdeli bir adam. 1958 senesinde "Ben 2. Vatikan Konsili'ni36 toplayacağım" dediği ânda -Papaya itaat şart olmasına rağmen- herkes ayağa kalktı; buna rağmen topladı. Ve ondan sonra gelen kendi halefi Papa VI. Paul ki uzun süreler hem XII. Pius'un yanında hem kendi yanında sekreterya diskato dedikleri yâni Vatikan'ın II. adamı rolünü oynamıştır. Papa Roncalli'nin mânevî mi'râsına büyük bir dirâyetle sâhib çıkarak II. Vatikan konseyini tamamlattı. II. Vatikan Konseyi çok önemli bir konsey. Çünkü II. Vatikan Konseyi'nde Hıristiyanlar, kilisenin daha evvel yapmış oldukları hatâları kabûl edip Hz. İsâ'nın katili olarak Yahûdileri suçlamaktan vazgeçtikleri gibi, Yahûdiler ve Müslümanlarla aralarında daha müsmir37 bir anlaşmanın sağlanması için diyaloğun kapısını açtılar. Ve gerek VI. Paul ve gerekse şimdiki papa bu diyalogu ilerletmek için ellerinden ne gelirse yaptılar. Hatırlarsınız Papa VI. Paul, Athenagoras ile ilk defâ Kudüs'te buluştu ve ilk defâ diyalogu oradan başlattı. Sanırım bu diyalog müsmir bir diyalog olacaktır; verimli bir diyalog olacaktır. Ve her iki tarafın da biribirlerini yaralamadan ortak bir alan üzerinde anlaşmaları için çok uygun bir zemin teşkil edecektir. Şunu da söylemek isterim Papa VI. Paul ve şimdiki papa hem Sen Piere'deki büyük âyînlerde hem de İtalya dışındaki büyük âyînlerde sâdece Pater Duâsı'nı38 okumakla kalmıyorlar Ave Maria39 duâsını da, Kur'ân'ı da, Fâtiha Sûresi'ni de İtalyanca ve Lâtince okuyorlar.

Çünkü artık anlaşıldı ki Fâtiha Sûresi dahî her bir dinin üzerinde tam mânâsıyla intibak edebileceği, her dinin rahatlıkla terennüm edebileceği ve inanarak terennüm edebileceği bir sûredir. Şimdi bunlar daha bir asır evvel hattâ elli sene evvel düşünülmesi dahî mümkün olmayan şeylerdi. Bu göstermektedir ki Katoliklik, papalık, papalığın gelmiş geçmiş zevâtının gösterdikleri büyük hatâlardan yavaş yavaş mantıklı bir şekilde rücû etmekte ve hakîkaten diğer dinlerle olan müşterek noktaların üzerinde durmak için ellerinden gelen gayreti sarfetmektedirler.

Binâenaleyh bu gibi yâni 2000, Hz. İsâ'nın doğumunun -hipotetik40 doğumunun- (iki bin sene yâni tamam iki bin sene önce değil târihçilere göre milâttan üç dört sene evvel doğmuş olması lâzım, ki 2000 senesini farazî olarak doğru olarak kabûl etsek dahî), bu iki bininci senesinde Hz. İsâ'nın şahsiyetinin her iki dinin tam bir değeri olması üzerine kurulacak olan diyalogların hem Katolik âlemine hem de İslâm âlemine anlaşma bakımından büyük faydası olacağına ben şahsen inanıyorum.

Necmettin Şahinler: Fakat zamanla görüldü ki Efendim, 1962-1965 arasında toplanmış olan II. Vatikan konseyinin görünürdeki iyi niyetine rağmen, o günden bugüne kadar "Dinler Arası Diyalog" ile varmak istedikleri gāye hep Hıristiyan propagandası olmuştur.

Ahmed Yüksel Özemre: Güzel evlâdım, bu konuda çok haklısın. Şimdiye kadar vukû bulmuş olan diyalog toplantılarının çoğunda Vatikan temsilcileri, açıklık ve müsâmaha perdesi arkasında, hep kendi safına çekebileceklerini zannettikleri Müslümanları îmân umdeleri konusunda tâvizkâr bir "hoşgörü" hâlet-i rûhiyesine sokmağa gayret etmişlerdir. Hâlbuki Papalık Dini ile İslâm arasında tâviz ve müsâmaha kabûl etmeyen pek çok zıddiyet vardır ki bu yüzden ne kadar Dinler Arası Diyalog toplantısı yapılırsa yapılsın, îmân umdeleri açısından, Papalık Dini'ni İslâm'a ve İslâm'ı da Papalık Dini'ne değil ircâ etmek, yakınlaştırmak bile mümkün değildir!

Bir kere Papalık Dini semâvî olmak iddiasında olan, ama îmân umdeleri Konsiller'de parmak hesabıyla kabûl edilmiş beşerî ve demokratik bir dindir. İslâm ise eksiksiz ve kemâl üzere olduğu için herhangi bir değişiklik kabûl etmeyen bir dindir. Bu husus özellikle Kur'ân'da: "...Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim (dininizde eksik gedik bırakmadım), üzerinize nîmetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim...41" âyetiyle bellidir. Bu i'tibârla "Dinler Arası Diyalog" toplantılarına katılanların bu hususlarda fevkālâde bilgili, şuurlu ve uyanık olmaları ve bunlara aykırı hâlleri ise yüksek sesle ilân ederek, sonunda, Kur'ân'ın: "Sizin dininiz size, benim dinim de bana!42" hükmüne göre hareket etmeleri başlıbaşına bir cihâd olacaktır.

Necmettin Şahinler: Efendim, bir de "Tavr-ı İsâ" diye kullanılan bir kavram var. Bu ne anlama gelmektedir?

Ahmed Yüksel Özemre: Evlâdım, şimdi özellikle Etvâr-ı Seb'a'ya, yâni yedi tavra dayanan zikir eğitiminde beşinci ders Tavr-ı Îseviyye'dir. Yâni Hz. İsâ'nın tavrıdır. Beşinci derste okunan zikir "Hayy" ism-i şerîfi Hz. İsâ'nın tavrına izâfe edilir. Bütün ondan sonra buradan geçenler Hz. İsâ'nın tavrının lezzetini kendi nefislerinde tatmaya çalışırlar ve mürşidleri de bu türlü bir telkinde bulunurlar. Bu tavrın özellikleri şudur. Hz. İsâ bildiğiniz gibi peygamber olmak hasebiyle nifâktan son derece kaçan bir insandı. Ama hangi topluma girerse girsin, kendi havârileri arasında dahî, bir nifâk ortasında kalırdı. Ve son derece çileli bir zât idi. Demek ki İsâ - meşrep bir kimse bir hikmet-i Hüdâ kendi kaderinde yazılı olduğu vechiyle ömrü hayâtında pek çok çileye, cefâya, horlanmaya, hakārete ma'rûz kalmış ve kendisi hiçbir nifâk çıkarmadığı hâlde girdiği her toplumda etrâfında bir hikmet-i Hüdâ bir nifâk hâlesi oluşan bir zâtdır. Esasında da bu nifâk hâlesi onun üstün vasıflarını setretmek bakımından Cenâb-ı Hakk'ın da bir lûtfudur. İşte beşinci dereceye gelmiş olan bir müridin etvâr-ı seb'a'da bu ince hikmeti idrâk etmesi ve başına gelen belâ ve musîbetlere fevkālâde sabırlı bir şekilde davranıp bunların hepsinin Cenâb-ı Hakk'ın feyzinden olduğunu bilerek "Hâzâ

min fazli Rabbî43" demesi lâzımdır.

Necmettin Şahinler: Efendim, verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ediyorum. Sağlığınız konusunda bâzı sıkıntılarınızın da olduğunun farkındayım. Buna rağmen lûtfedip sorularıma cevaplar verdiniz. Söz sağlıktan açılmışken, şunu da sormadan geçmeyeyim. Hastalıkların insana verilmesinin hikmet ve murâdı ne olabilir?

Ahmed Yüksel Özemre: Hakîkaten fakîr şu âna kadar dokuz ameliyat geçirdim. Allāh nasîb ederse, yarın onuncusunu geçireceğim. Bir deri kanseri dolayısıyla bir ufak ameliyat bu. Şimdiye kadar üç tâne kanser geçirdim. İlk kanserim 1959 senesinde bir kalın bağırsak kanseriydi. Bir metre kalın bağırsağımı, üç metre de ince bağırsağımı aldılar. Bir "karsinoma44" idi. Çok çabuk ilerleyen bir kanser ama bağırsakta olduğu için bağırsağın tıkanması normal bir bağırsak tıkanması gibi değildi. Çok çabuk olduğu için Cenâb-ı Hakk'ın lûtf-u keremiyle kurtuldum. İkincisi bundan iki buçuk sene kadar evvel şöyle bir el büyüklüğündeki parçayı sırtımdan aldılar. Orada zuhur eden bir şeydi. Bunlar daha ziyâde büyük stres anlarında bende zuhur eden şeylerdi. Son zamanlarda da çok yoğun bir çalışmam var. TEAŞ Genel Müdürlüğü'nün danışmanlığını yapıyorum "Nükleer Santraller İhâlesi", İnşâallāh sonuçlanacak. Bunun fakîre yüklediği büyük bir mesûliyet ve yansıması olarak da her bir kelimenin tam yerinde seçilmesinin zarûretinin bana yüklediği büyük bir stres var. Bu stresten olsa gerek alnımda bir melonoma zuhur etmeye başladı. Tabib arkadaşlar bunun hemen alınmasını söylediler. Onun ötesinde beş sene süren bir agronilositoz dediğimiz ağır bir kan hastalığı çektim. Dört karaciğer yağlanması, iki viral hepatit geçirdim. Hâl-i hazırda namaz kılmamı bir hâyli zorlaştıran, iki diz kapağımda da iki menisküs var; atletizm hayâtımdan kalan hediyeler bunlar. Dördüncü lombarımda üçüncü servikalımda artrozlar var. Birçok sıkıntılarım var. Cenâb-ı Hakk'a hamdden ve şükürden âcizim. Neden hamdden ve şükürden âcizim? Bir, çünkü bütün bunları yaşamış olmanın beni zenginleştirdiği kanaatindeyim. İki, Cenâb-ı Hakk'a karşı bütün bu ıztırabları çekerek her zaman Onu zikretmenin benim için büyük bir lûtuf olduğunu düşündüm. Hattâ doktorlar başımda ben Almanca bilmiyorum zannıyla "Yazık çocuk tıbben ölü, birkaç gün sonra cesedini çıkarırlar" dediklerinde dahî ben gene Cenâb-ı Hakk'a i'timadımı hiç kaybetmedim. Ölümü hiç düşünmedim. Ve bütün ailem "Bu çocuğun başına gelen nedir, başımıza gelen bu şâz45 nedir?" diye hayıflanırken bu hatırıma gelmedi. Allāh bende bu fikri gizledi. Onun için de Kendisine nâmütenâhî şâkirim.

Efendim, hastalıkları böyle değerlendirmek bir idrâk mes'elesidir. Bu idrâke sâhib olabilmek için nefsin kuvvetinin azalması lâzımdır. Hastalıklar da nefsin kudretinin azalması için bir vâsıtadır. Yâni bir insanın ma'rûz kaldığı hastalıklar için Cenâb-ı Hakk'a hamdetmesi, şükretmesi muhakkak elzemdir. Çünkü bu hastalıklar esnâsında nefis iyicene bîtâb bir hâle düşmekte, rûh ile gerçek arasındaki mânia ortadan kalkmakta, seyrelmektedir. Bunun idrâkine sâhib olmak büyük bir mazhariyettir. Şimdi ben bu hastalıklarım esnâsında pek çok da hastalıkların semeresini gördüm. Bir kere "ıztırab nedir?" onu tanıdım. Allāh düşmanımın dahî başına vermesin! Hamdolsun düşmanım da yok da. O kadar çok ıztırab çektim ki yâni hiç kimsenin böyle bir ıztırab çekmesini istemiyorum. Sonra bütün bu hastalıklar musîbetler esnâsında Allāh'ın nâmütenâhî lûtuf ve keremine mazhar oldum. Çok cici insanlarla tanıştım. Yâni koskoca hastahâneyi sırtlarında taşıyan -tıpkı Herkül'ün Dünyâ'yı esâtirde sırtında taşıması gibi sırtında taşıyan- doktorlarla karşılaştım. Ve onların bana, benim onlara bir sürü nâzımız niyâzımız geçmeye başladı. Birçok yakınım, eşim dostum, ehibbam, sırf bu münâsebet, benim çektiğim hastalıklarda bunların bana gösterdikleri yakın ilgi, tanışıklık neticesi olarak hayatlarını kurtardılar.

Bundan 7-8 sene evvel çok tanınmış bir avukat dostum bir gece saat on ikiye on kala bana telefon etti. "Aman Üstâdım!" dedi. "Benim büyük kızım hastalandı. Bakırköy'de özel bir hastahâneye yatırdık. Fakat hemen ameliyat olması lâzım geldiğini söylüyorlar. Ben onlara itimat edemiyorum bana yardım et!" dedi. Ben de onun üzerine "Güzel kardeşim, telefonunu ver, beni meşgūl etme, on dakîka sonra seni arayacağım" dedim. Ve telefondan sonra hayâtımı birkaç defâ kurtarmış olan Prof. Yılmaz Kafadar'a -Allāh ömrünü tezyîd etsin ve fazlını füyûzâtını arttırsın- telefon ettim. Yılmaz'cığım o gün dört ameliyat yapmış; akşamleyin dokuzda gelmiş, turşu gibi yatıyor. On ikide kaldırdım. "Yılmaz!" dedim "Durum böyle böyle". "Aman abi" dedi, "hemen filân hastahâneye getirsinler hiçbir dakîka geciktirmesinler. Hemen ekibi toplayıp gidiyorum" dedi. Hakîkaten o hastahâneden içeri girerlerken Yılmaz'ın ekibini İstanbul'un dört bir yanından toplanmış, o hastahâne içinde bekliyor bulmuşlar. Sabah bana üç buçukta telefon etti. Dedi: "Abi birkaç dakîka gecikse, kurtaramıyorduk. En son ânda kurtarabildik." O sırada düşündüm, "Yâ Rabbî! Sana ne kadar hamdetsem, şükretsem azdır. Bu ıztırabları bu musîbetleri fakîre nasîb etmeseydin, nasıl senin bu güzel kullarınla tanışabilirdim de, nasıl bunlarla aramızda bu kadar büyük bir muhabbet teessüs ederdi de, bunları hanımlarının koynundan gece yarısında kaldırıp birisinin hayâtını kurtarmak için gönderir veyâ vesîle teşkil edebilirdim" diye bir oturdum hamd secdesine vardım.

Onun için meselâ bakın eski İstanbul'da, benim yetiştiğim Üsküdar'da, benim çocukluğumdaki ârif zâtlar bir hasta dostlarını ziyârete gittikleri zaman içeri girer girmez: "Esselâmü aleyküm ey iki gözümün nûru, İnşâallāh Cenâb-ı Hakk bu hastalığınızı günâhlarınızın bedeli sayar" diye dua ederlerdi. O hasta da hemen elini kaldırır "İnşâallāh, Allāh bu duânızı kabûl eder" diye hamd ve şükürle duâya iştirak ederdi. İsmi lâzım değil, geçenlerde birisine aynı şeyi söyledim. Döndü benim yüzüme bön bön baktı, "Ne demek yâni! Benim ne günâhım olacak" dedi. Şimdi arada bu zerâfet farkı 50-60 seneden sonra zuhur edince, insan kendi memleketinde değilmiş gibi hissediyor kendini.

Burada bütün mes'ele, zâten temel nokta idrâk sâhibi olmaktır. Şimdi idrâk sâhibi olmayana şerîat hükümleri geçer mi? Geçmez. Yâni buluğ çağı gelmeden, akıl bâliğ olmadan çocuklara ve bunamış insanlara şerîat düşmez ma'lûm. Demek ki Cenâb-ı Hakk'ın esas önem verdiği idrâk sâhibi olmaktır. Yaptığın her işte veyâ başına gelen her musîbette Cenâb-ı Hakk'ın hikmetini o işteki, o musîbetteki hikmetini idrâk edemiyorsan bile en azından bunda bir hikmet olduğunu ve bu hikmetin senin yararına olduğunu idrâk etmen lâzım. En azından bu idrâk lâzım. Bu idrâk dahî insanın kemâline doğru atılmış bir adımdır.

Şimdi insan "Benim ne günâhım var ki derken" büyük bir kibir var burada. Cenâb-ı Hakk'ın "lâyuhtî46" ve "lâyüs'el47" olduğunu unutmak var burada. Yâni hatâsız, kendisine suâl sorulmayacak zât-ı muhterem olduğunu unutmak var. Şimdi Cenâb-ı Peygamber'in iki hadîsi var. Onları da belki hatırlamakta fayda var. Hadîslerden bir tânesinde mubârek diyor ki: "El hayru fî mâ vaka'a". Vukû bulanda hayr vardır. Bir kere buna îmân şart. Biz onun hikmetini anlayamayabiliriz ama vukû bulanın yirmi dört saat içinde hayrını görmesek bile, yirmi dört sene sonra görebiliriz. Birâz evvel anlattığım hâdisede 1971 senesinde bu zevâtla tanışmıştım. Onun hayrını 1991 senesinde gördüm. Yâni o avukat arkadaşımın kızının kurtulmasını 20 sene sonra gördüm. Demek ki muhakkak sabretmek lâzım.

İş sabıra gelince ma'lûm "innallahe ma'as sâbirîn48" Allāh sabredenlerle berâberdir. Yâhut "vallahu yuhıbbü's-sâbirîn49" Allāh sabredenleri sever. Cenâb-ı Peygamber'in çok enteresan müjdeleyici bir hadîsi var. "Bir işin sonunu sabırla beklemek ibâdettir". Nâfile bir ibâdet olarak bunun fazîletini bir kere düşünün. Başınıza bir sıkıntı geliyor. Diyelim ki borçlandınız. En bâsitinden birisinden borç aldınız. Ve bu borcu ödeyinceye kadar sabırla beklemek, sağa sola saldırmadan sabırla beklemek, bundan yüksünmemek, bunu şikâyet mevzuu yapmamak demek ki bir ibâdettir. Yâni bir borçlunun dahî Cenâb-ı Hakk'a yirmi dört saati nâfile ibâdetle geçirmesi çok mümkün. Yeter ki bu idrâk ile olsun. Başına bir musîbet gelen bir kimse, bir hastalık geçiren, bir ameliyat geçiren bir kimse "Yâ Rabbî! Niye bunu bana verdin?" diyeceği yerde "Yâ Rabbî! Elbette ki bunda bir hayr ve hikmet vardır. Sen lûtf u kereminle mademki bunu fakîre nasîb ettin, bunun idrâkini de ver" diyerek işin sonunu sabırla beklerse nûrun âlâ nûr, nûr üzerine nûrdur. Bir kere bunun idrâki var; ikincisi daha büyük bir idrâk istiyor, bir de sabrediyor. Onun için demek ki musîbet ve belâlara sabretmek bu bakış açısından Allāh'ın bir lûtfu oluyor. Mesûd kişi odur ki, böyle bir musîbet ve belânın kendisine Allāh'ın nâmütenahî hikmetinden dolayı muhakkak sûrette bâtınen dahî olsa zâhiren olmasa bile bir nimet olarak gözükebileceğine îmân eden kişidir. Ve bunu sabırla bekleyen kişidir.

Sonra şu fark var. Allāh kimseye taşıyamayacağı yükü vermez. O zâten hikmet-i İlâhî'de kendisi için va'z edilmiş olan yeteneklerin içindedir. Onun dışına taşmamak lâzımdır. Bir başka sohbette dediğimiz gibi kaderin vüs'atını50 ve muhtevâsını ve hikmetini anlamak bizim gündelik aklımızın "akl-ı meaş" dediğimiz gündelik aklımızın sınırlarının çok ötesinde kalan bir şeydir. Fazla kurcalamamak lâzımdır.

Necmettin Şahinler: Efendim, acabā tasavvufî yaşamda mürşidler, müntesiblerine musîbetlere karşı nasıl davranmalarını öğüdlerler?

Ahmed Yüksel Özemre: Efendim, şimdi tasavvufî hayatta iki türlü tavır vardır. Bir tânesi dergâh tavrıdır ki bu dergâh tavrında muhakkak çile çekmek şarttır. Mevlevîlerin 1001 günlük çilesi vardır; Halvetîlerin, Rufaîlerin kırk günlük çileleri vardır vs. Derviş, bu kırk günlük çile zarfında gerek uyku, gerek gıdâ ve gerekse diğer meşgāleler bakımından kendisine va'z edilmiş kayıdların içinde kalmakla o çileyi çeker. Nefsine ağır gelir. Ama sonra nefis yavaş yavaş bu çilenin karşısında erir, erir, erir; muma döner ve nefis ortadan kalkar yavaş yavaş. Şimdi bu bir eğitim metodudur. Çilesiz derviş olmaz. Ama bir de ikinci bir tavır var. Melâmetîlerin yâni melâmet ehlinin izlediği bir yol vardır. Hamzâvî Melâmîlerin. Hamzâvî Melâmîler, dergâh hayâtının dışındadır. Çünkü dergâh hayâtı kendi nefislerine halkın diğer kalan kısmından bir farklılık getirdiği için nefsi okşayan bir hayattır. Bir onu dışlamışlardır. Ve ehl-i melâmet bugün dahî cemiyetin içerisinde yaşarken "El işte gönül oynaşta" düstûruna uygun olarak "Gönlü Hakk, zâhiri halk ile berâber" yaşar. Kendi çilesini cemiyetin içerisinde çeker. Ve mühim olan da burada Melâmî mürşidlerinin telkinleri ile mürîdde, cemiyetin içinde çileyi çekerken, neyin çile olarak kendisine lûtfedilmiş olduğu ve bu idrâk ile o çileye nasıl göğüs gerebileceği, nasıl Hâmid51 ve Şâkir52 olabileceği idrâkinin tedrisidir. Daha zor bir iştir. Çünkü bir ufacık hücreye, ışıksız bir hücreye kapanıp da günde iki dilim mısır ekmeği ve iki bardak suyla kifâf-ı nefs etmek, başlangıçta zor gelse bile onuncu günden sonra insana çok kolay gelir. Bu türlü çile kolaydır. Oradan çıktıktan sonra da nefsin bütün zaafına rağmen "Yâhû ben de ne büyük işler başardım" diyebilmesi ondan sonra daha büyük dâvâdır.

Hâlbuki cemiyetin içinde çekilen çilenin, bu çilenin devâmlı sûrette idrâkteki zindeliğinin ve bunun için, çekilen her bir çile için Cenâb-ı Hakk'a hamd ve bu hamdin getirdiği füyûzatın idrâkinin ileriki hayâtında çekilen çileden çok daha eğitici olduğu görülüyor. Bugün meşâyihin çoğu özellikle Melâmî meşâyihler ihvânını / müridlerini hep bu türlü çileyle eğitirler. Ve bu çilenin kendilerine ihdâs etmiş olduğu bu idrâki zinde tutmakla eğitirler. Ben aşağı yukarı bundan 44 sene kadar evvel bir mubârek zâtı ziyâret ettiğim zaman "Efendim, melâmet ne demektir?" diye sordumdu. "A çok bâsit, evlâdım" dedi. "Melâmet, Cenâb-ı Peygamber'in neş'esine, tavrına sâhib olmaktır" deyip kestirip attı.

Allāh'dan hastalık tâlep edilmez; âfiyet tâlep edilir. Benim başıma geldi bu. Ben dört ameliyatı geçirdikten sonra, o zaman büyük bir cezbe hâlindeydim. "Yâ Rabbî! Pençe-i Âl-i Aba53 âşkına fakîre niye beşincisini lûtfetmiyorsun?" dedim. Şimdi onuncusuna geldik. O zaman tabiî beşinciyi lûtfettikten sonra beşinci de öldüm, öldüm dirildim. Kalbim durdu, nefesim durdu, başıma bir sürü işler geldi. O zaman Cenâb-ı Hakk'a karşı ettiğim edebsizliğin azametini idrâk ettim ve tevbe ettim. "Yâ Rabbî! Bir daha beni bu türlü edeb dışı -cezbemden dahî olsa- hâdiselere zorlama. Bundan Sana sığınırım" dedim. O zamandan beri dilimi tutuyorum.

Necmettin Şahinler: Efendim, tekrar bu güzel sohbet için teşekkür ediyorum. Umarım Sizi fazla yormamışımdır.

Ahmed Yüksel Özemre: Yorulmak olur mu, evlâdım? Allāh sa'yini meşkûr kılsın. Fakîrin çok zevk aldığım bir konuşma oldu. Hazret-i Peygamber'in rûhâniyetine ilticâ ederek, sizlerin temkin ve teennî sâhibi olmanızı; 1) fehâmet, 2) idrâk, 3) temyiz ve 4) aklı isâbet ve dirâyetle kullanmanızı Cenâb-ı Hakk'tan samîmiyetle niyâz ediyorum.


1. Ganiyy-i Muhtefî, Nefesler.
2. Grekçe etimolojisiyle eu-aggelion (Lâtincesi ve Almancası: evangelium, Arapçası: incîl, Kıptîcesi: wangel, Fransızcası: évangile, İngilizcesi: gospel) 'hayrlı haber' demektir. Önceleri, Hz. İsâ'ya vâki' olan ilâhî vahye ve bu vahyin ihtivâ ettiği müjdelere İncîl denilmekte iken Erken Hıristiyanlık döneminde Hz. İsâ'nın hayâtını ve öğretisini anlatmak iddiasıyla kaleme alınmış olan pek çok kitaba da İncîl denilmeğe başlanmıştır.
3. Grekçe, 'aynı görüş açısıyla' anlamındaki sunoptikos kelimesinden türetilmiştir. Sinoptik İncîller Hz. İsâ'nın hayâtını takdîm ederken metinleri arasında, uslûb ve muhtevâ açılarından, büyük benzerlikler arz eden kitaplardır. Yuhanna İncîli ise gerek dil, gerek bakış açısı, gerekse muhtevâ bakımından Sinoptik İncîller'den çok farklı ve felsefî içeriği olan bir İncîl'dir.
4. M.Ö. 130 civârında ortaya çıkan bir Yahûdi dinî fırkası. Din husûsundaki çok sert ve katı tutumlarıyla ve Hz. İsâ'nın zuhûrundan sonra da Hıristiyanlara karşı düşmanlıklarıyla tebârüz etmişlerdir.
5. Saddukîler, eski bir Yahûdi mezhebidir. Bunlar Tanrı'nın Dünyâ'yı yaratıp sonra, Dünyâ'yı kendi hâline bıraktığına inanırlardı. Hâlen bu düşüncede Yahûdi olup olmadığı kesin değildir. Ferisîliğe karşıdır. Yahûdi aristokrasisini temsil eder, rûhun ölümsüzlüğüne, ölülerin dirileceğine ve meleklere inanmazlar. Yazılı metinlere inanırlar, naklî yâni sözlü inançlara karşı çıkarlar.
6. Nisâ-171; Enbiyâ-91; Tahrîm-12.
7. Âl-i İmrân-39; Nisâ-171.
8. Dayanan, yaslanan, bir şey üzerine kurulmuş olan.
9. Bk. meselâ: Matta'ya Göre İncîl: 24-25, 29-43, 46. Kezâ, Th. Rey-Mermet: Croire Pour Une Redécouverte de la Foi, Droguer & Ardant, Limoges, l98l.
10. Cemâl Uşşak, a.g.e. Hadîs No. 1005.
11. Hac-56.
12. İnfitâr-17-19.
13. Yuhanna, 20-23.
14. Âl-i İmrân-135.
15. Bakara-37.
16. Bakara-255.
17. Tirmizî'nin, Müslim'in ve Buhârî'nin hadîs kitaplarında kaydedilmiş olan bir hadîs. Bk. Cemâl Uşşak: Kütüb-i Sitte'den Seçilmiş Hadîsler, 2. basım, Hadîs No. 1056, Yeni Asya Yayınları, İstanbul-1995).
18. En'âm-164, İsrâ-15, Fâtır-18, Zümer-7, Zuhruf-38.
19. Sebe-25.
20. Bakara-62
21. Rûm-20-21.
22. Bakara-37.
23. Bk. meselâ: Tevbe-104 ve 112.
24. Bakara-222.
25. Nisâ-157.
26. Sağlamlaştırma.
27. Judas İscariot.
28. Bir şeyi haddinden, gereğinden fazla yapan, aşırıya, ifrâta kaçan.
29. Kilise'nin resmen tanıdığı dört İncîl'dir. Apokrif İncîller ise Kilise'nin dışına itilmiş olan İncîller'dir. Kilise'nin kabûl ettiği Markos, Matta, Luka ve Yuhanna İncîller'i kanonik statüsü kazanmış İncîller'dir.
30. Grekçe apokrufos yâni "gizli tutulan" anlamındaki kelimeden türetilmiş, daha sonra Kilise terminolojisinde anlam kaymasına uğrayarak aşağılayıcı bir anlam yüklenmiş ve "sahte ve sapık" olduğu iddia edilen kitaplar ve yazılar için kullanılmıştır. İranaeus Adversus Haeresas (Îmân Sapıklıklarına Karşı) isimli kitabında daha da ileriye giderek apokrif İncîller'i "piç" olarak nitelendirmiştir.
31. Grekçe gnôsis yâni irfân kelimesinden türetilmiş olan gnostik kelimesi de ârif ya da ârifâne anlamlarına gelmektedir. Gnostik doktrinler "insanın selâmetinin ancak ilim-irfân aracılığıyla mümkün olduğu" temel fikri etrâfında gelişen bâtınî bir îmân cereyânıdır. M.Ö. V. yüzyıldan M.S. IV. yüzyıla kadar çeşitli formlarda etkili olmuşlardır.
32. Sinop Piskoposu'nun oğlu olan Marcion: 1) Eski Ahid'deki cezâlandırıcı celâl sâhibi ilâh ile Hz. İsâ'yı insanlığı bu maddî âlemden kurtarmak için büyük bir merhametle ve cemâl üzere göndermiş olan ama kendisi erişilmesi mümkün olmayan farklı bir ikinci ilâhın daha bulunduğunu ileri sürdüğü ve kezâ 2) Eski Ahid'i Hıristiyanlığın kitabı olarak kabûl etmediği için Kilise tarafından M.S. 144 yılında aforoz edilmiştir. İzmir Piskoposu Polikarp, bu doktrininden dolayı, Marcion'u 'Şeytânın ilk oğlu' diye isimlendirmiştir. Marcion Hıristiyanlık açısından mûteber metinler olarak, yalnızca, baş tarafını birâz kırptığı Luka İncîli ile Pavlus'un Mektupları'nın on tânesini kabûl etmekteydi.
33. Collège de France, Fransa kralı I. François tarafından 1530 yılında Paris'te kurulmuş olan, üniversiteden bağımsız yüksek düzeyde bir öğretim kurumudur. Collège de France'da sayıları değişebilen pek çok kürsüde konularında en ileri düzeyde bulunan bilim adamları ders verir. Bu yüksek eğitim kurumunda ne kayıt işlemi, ne ders harcı, ne izin, ne imtihan, ne diploma ve ne de sertifika vardır. Canı isteyen gelir, istediği dersi dinler. Kurum idâresi yalnızca derslerin en üst düzeyde olmasıyla ilgilidir; dersleri dinleyenlerle ya da dinleyicilerin kalitesiyle değil!
34. Emniyeti-Koruma altında olmak.
35. Angelo Giuseppe Roncalli (1881-1963) Vatikan Büyükelçisi, Piskopos ve sonraki adıyla Papa XXIII. Jean. Bâzı târih yazarları tarafından Türk papazı olarak adlandırılıyor. Uzun zaman Türkiye'de yaşamını sürdü (1935 -1944). Polonezköy'ü 3 Temmuz 1936 ve 1938 târihlerinde ziyâret etmiştir.
36. Konsil: Papazların îmân, ibâdet ve diğer Hıristiyanlık konularını tartışmak ve karara bağlamak üzere yaptıkları toplantı. Konsiller eyâlet, ülke ya da bütün Dünyâ temelinde olabilir. Eğer papa tarafından bütün Dünyâ papazları toplantıya çağırılırsa buna Ökümenik Konsil adı verilir ve bu konsile papa başkanlık eder.
37. Verimli, iyi bir sonuca ulaştıran, olumlu sonuç veren, semereli.
38. Hz. İsâ'nın öğrettiği Rabb'in duâsı.
39. Katolik kiliselerinde mesih inançlılarının Meryem Ana ve Hz. İsâ'nın yaşamındaki olayları andıkları dua dizilerinden bir tânesidir.
40. Kabûllere, varsayımlara dayanan, farazî.
41. Mâide-3.
42. Kâfirûn-6.
43. Neml-40.
44. Karsinom veyâ karsinoma, tıpta, epitel veyâ bezsel dokularda oluşan herhangi bir kanser, habis tümöral kitleye verilen isimdir. Tanıma göre, karsinomlar etrâftaki doku ve organları işgal eder ve lenf düğümlerine ve distal (merkezden uzak) noktalara yayılabilir (metastaz).
45. Genel kurallara uymayan, kural dışı, müstesnâ.
46. Aslā hatâ yapmayan.
47. Kendisine aslā soru sorulamayan, tenkid edilemeyen, hiç kimseye verilecek bir hesabı olmayan.
48. Bakara-153.
49. Âl-i İmrân-146.
50. Genişlik, güç, kudret.
51. Hamd eden.
52. Şükreden kimse, şükredici.
53. Pençe-i Âl-i Aba ifâdesi Kur'ân-ı Kerîm'in Ahzâb Sûresi'nin 33. âyetinin tefsirine göre, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) bir gün yanına gelen Hz. Ali'yi, kızı Hz. Fâtıma'yı ve torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i giydiği "aba" altında toplamasını ifâde eden bir tâbirdir. Tasavvufta bu kişilere "âl-i aba" denilir. Hz. Muhammed ile birlikte sayıları beş olduğundan "pençe" yâni el şeklinde tasvir edilmişlerdir.
Tasarım & Geliştirme Tasarım & Geliştirme | magicleaves