Buradasınız

"HOŞGÖRÜ" VE "EŞİTLİK" EFSÂNELERİ

"HOŞGÖRÜ" VE

"EŞİTLİK" EFSÂNELERİ


(2 Kasım 1994

târihinde MORAL FM'de Cemâl Uşşak'ın pîşekârlığında

yapılan sohbet)


C.U.:
- Muhterem Hocam; 1995 yılı, Türk Hükûmetinin

önerisi doğrultusunda, önce UNESCO yâni "Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve

Kültür Kurumu" ve sonra da Birleşmiş Milletler tarafından "Dünya Hoşgörü Yılı"

olarak kabûl ve ilân edilmiş bulunmaktadır. "Hoşgörü" ne demektir? Türkçe'de

bununla eşanlamlı başka sözcükler de var mıdır?


A.Y.Ö.:
-
"Hoşgörü" dilimizde nisbeten yeni tutunmuş bir

sözcüktür. Bu sözcüğün Meydan Larousse'a göre anlamı: "Savundukları görüşler ve

açığa vurdukları duygular bizimkilerle çelişen kimseleri sabırla karşılama,

müsâmaha"dır.


Çeşitli sözlükler müsâmaha için:

"1. Hoşgörme, gözyumma, bir suçluya karşı şiddet göstermeyip geçiverme(!); 2.

İhmâl, dikkatsizlik, gevşeklik; 3. Aldırış etmeme, kayıtsız kalma; 4.

Savsaklama" anlamlarını takdîm etmekte ve bu sözcüğün cÖmertlik, el açıklığı,

iyilikseverlik anlamlarındaki Arapça semâhat sözcüğünden türediğine de

dikkati çekmektedirler.


Dilimizde gene bu kapsamda

kullanılmakta olan Lâtin kökenli tolerans sözcüğüne gelince, bu sözcük Lâtince

tolleràre yâni (bir sıkıntıya, bir zorluğa, rahatsız edici bir şeye)

katlanmak fiilinden türetilmiştir ve, gene sözlüklere göre: "Başkalarının bizim

duygularımızla ya da fikirlerimizle uyuşmayan şeyler söylemesine ve işler

yapmasına müsaade eden ve başkalarının hatâ ve kusurlarını affeden hoşgörü

hasleti" demektir.


C.U.: - Bu tanımlar kısaca neyi ifâde ediyor?


A.Y.Ö.: - Bu tanımlar dikkatle incelendiğinde

şu tesbitlere varılmaktadır: 1) Günlük hayatta bâzen aynı kapsamda

kullanılmalarına rağmen müsâmaha, hoşgörü ve tolerans A)

hem etimolojik kökenleri açısından birbirlerinden farklıdır ve hem de B) anlam

bakımından farklı içeriklere delâlet etmektedirler. 2) Tanımları ve

nüansları ne olursa olsun, her üç sözcüğe de atfedilmek istenen anlamın delâlet

ettiği ortak kavram ise: "olumsuz bir durum karşısında olumsuz bir tepki

göstermeme hâli"ne işâret etmektedir. 3) Bu tepki göstermeme hâli,

kişiye cebren empoze edilen bir hâl değil de kişinin kendi hür irâdesi ve hür

seçimi ile takındığı bir tavırdır.


C.U.: - Bu "olumsuz durumlarda olumsuz tepki

göstermeme"nin sebepleri ne olabilir ki, Efendim?


A.Y.Ö.: - Hiç kuşkusuz böyle bir "tepki

göstermeme"nin de kişiden kişiye ve toplumdan topluma değişen bir takım

motivasyonları olacaktır. Bunlar: 1) vurdum-duymazlık (ya da neme-lâzımcılık)

olabilir; 2) olumsuz bir durum karşısında olumsuz bir tepki gösterildiği

takdirde olumsuz ve şiddetli bir tepki ile karşılaşmakdan çekinmek olabilir; 3)

olumsuz durumun, kendisinin cesâret edemediği bir tepkiyi dile getirmiş

olmasının bahşettiği örtülü bir tatmîn olabilir; 4) olumsuz durumu temelde

tasvib etmek olabilir; 5) her çeşit olumsuz durumu tasvîb eden, kurulu düzene

itiraz etmeyi fazîlet addeden bir ruh hâleti olabilir; ve nihâyet 6) bu olumsuz durumu tasvîb etmenin kendisini

herkesden farklı bir statüye eriştirdiği zannı

olabilir.


C.U.: - Pekiyi muhterem Hocam; bu hoşgörü ya

da müsâmaha veyâhut tolerans kavramlarının acaba İslâm açısından konumları

nedir?


A.Y.Ö.: - Tıpkı eşitlik (müsâvat)

kavramının İslâm-dışı bir kavram olması ve Kur'ân'da bulunmaması gibi,

hoşgörü (müsâmaha) kavramı da Kur'ân'da, ve tesbit edebildiğim kadarıyla

Hadîsler'de de, yer almamaktadır. Her iki kavram da Batı Hıristiyan Medeniyetine

has paradigmalar yâni "düşünce

kalıpları"dır.


C.U.: - Bakınız, bu çok ilgi çekici bir

tesbit! Hâlbuki şimdilerde bu kavramlar âdetâ toplumsal hayatın düzenlenmesi

konusunda nizam koyucu kavramlar olarak ortaya atılıp propagandaları yapılmakta.

Pekiyi ama İslâm'ın toplumsal hayatın düzenlenmesi konusunda nizam koyucu temel

kavramları nedir Sizce?


A.Y.Ö.: - Kur'ân, toplumsal hayatın

düzenlenmesi konusunda nizam koyucu kavramlar olarak; adâlet, ihsân, merhamet

ve sabır kavramlarını temel olarak

almaktadır.


Bu husûsda Kur'ân'da: II/112;

III/48,134,146,186 ve 200; IV/58,105-109,135; V/8; VII/29,181; VIII/48;

XI/11,115; XIII/23-24,48; XVI/90,127; XXII/35; XXVI/ 205-207; XXXI/3-5;

XXXVIII/26; XL/20; XLIII/33, XLIX/9;

LVII/25; XC/17, 18 âyetleri yeterince açıktır.


Günümüzde "eşitlik ilkesine inanmış

olmak", genellikle, "hoşgörülü olmanın" da "âdil olmanın" da, maalesef, temeli

olarak sunulmaktadır. "Eşitlik" ve "Hoşgörü"nin Hıristiyan Batı'ya has birer

kavram iken nasıl olup da hiç filtre edilmeden ve bunların İslâmî yanları olup

olmadığı araştırılmadan Türk toplumuna sızmış olması ve hattâ bu denli i'tibâr

kazanmış olması da ilgi çekicidir. O kadar ki, bugün gerek "Eşitlik" gerekse

"Tolerans (Hoşgörü)" kavramlarının İslâm-dışı kavramlar olduğu açıkça ifâde

edildiğinde pek çok hâlis ve muhterem Müslüman: "Böyle bir iddia İslâm'a karşı büyük bir

bühtândır" diyecek kadar şartlandırılmış bulunmaktadırlar. Bu da Medya

aracılığıyla yapılan propagandaların idrâki ne kadar köreltmekte olduğunun bir

başka delîlidir.


C.U.: - Bu "Eşitlik" kavramının niçin İslâmî

bir kavram olmadığını biraz açıklar mısınız?


A.Y.Ö.: - "Eşitlik" (ya da Arapça-Osmanlıca

deyimiyle müsâvat) hangi yaştan ve hangi toplumsal tabakadan olursa

olsun, hemen herkesin ömrü boyunca diline pelesenk ettiği; kendini ezik,

dezavantajlı ya da suçlu hissettiği her durumda sihirli etkisine sığındığı bir

sözcük olarak kendini göstermektedir. Sihri de herkesin bu sözcüğün mâhiyetine

atfettiği anlamın sübjektif, değişken ve muğlâk olmasından ileri

gelmektedir.


"Eşitlik", aslında, Fransız

İhtilâli'nin insanlığa empoze etmiş olduğu bir slogandır. "Liberté, Egalité,

Fraternité" yâni "Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" (ya da Arapça-Osmanlıca

deyimiyle: "Hürriyet, Müsâvat, Uhuvvet") bu ihtilâlin gerçekleştirmeyi taahhüt

ettiği, ve bir slogan şeklinde ilân ettiği programı

idi.


Bir sloganın işlevi, bir kimsenin

"iştirâk içgüdüsü"nü tahrîk etmek, onu rasyonel düşünce ve otokontrol

sınırlarını aşmağa sevketmek, ve, sloganın sürekli tekrarıyla oluşan şartlı

refleks aracılığıyla da onda belirli bir düşünce veyâ davranışı

tetiklemektir. Slogan tek bir kelimeden, sentaksı olmayan bir kelimeler

dizisinden ya da kısa bir cümleden ibâret olabilir; genellikle bir emri ya da

bir hükmü ifâde eder; veyâhut da burada olduğu gibi, izlenmesi gereken bir dizi

ilkeyi belirtir. Bir sloganın sık ve sürekli tekrarlanması, beynin normal tefrik

ve temyiz fonksiyonlarını şartlı refleks etkisiyle uyuşturup ta'til ederek o

slogan hakkında beynin kritik bir düşünce ve analiz üretme yeteneğini

pasifleştirir. Propagandanın gücü de buradadır.


"Eşitlik" sosyal hayatta izlenmesi

elzem olan (ve, zaman içinde, bundan ufak bir sapmanın dahî gitgide en büyük

sosyal suç olarak değerlendirildiği) kaçınılmaz bir ilke olarak, ilk

önce, Tanzimat Fermânı ile Türk-Osmanlı hayatına girmiştir. Tanzi-mat'dan beri

de Devlet'in şeklinde bir ıslahât yapmak tutkusuna kapılan herkesin olduğu

kadar, Devlet adamlarını suçlamayı marazî bir zevk hâline getiren kalem

erbâbının da diline pelesenk ederek güç kuvvet aldıkları bir ilham kaynağı

olmuştur.


"Eşitlik" bukalemun gibi kılık

değiştirici ve zeytinyağı gibi bulaşıcıdır. Bulaştığı yerden söküp atmak hemen

hemen imkânsızdır. Bütün ihtilâller, bütün hükûmet ve devlet darbeleri hep onun

hükmünü geçerli kılmak için yapılır; her baş kaldırışın, her anarşinin ilhâm

perisidir o! O kadar değerlidir(!) ki ona ulaşabilmek ve onu hükümrân kılabilmek

için fedaîleri her fedâkârlığa, ve hattâ çoğu kere, geçici bir süre ve pragmatik

amaçlarla olduğunu iddia ederek, "Eşitlik" fikrinden ferâgat etmek fedâkârlığına

bile seve seve katlanabilmektedirler.


"İnsanlar eşit doğar", "Kadın ile erkek

eşittir", "İnsanlar eşittir", "İnsanlar kānûnlar karşısında eşittirler", "Fırsat

eşitliği"....ilh...gibi deyimler eşitlik kavramının girdiği çeşitli

kılıklardan ancak bâzılarına işâret etmektedir.


İnsanların eşit doğdukları da, eşit

oldukları da aslında hiç görülmemiştir. Aynı yumurta ikizleri bile kilo ve boy

bakımından birbirlerinden farklıdırlar. Ayrıca, bir çocuk koca bir servetin

doğuştan sâhibi olarak dünyâya gelirken bir diğerinin ise üzerine kundak

niyetine saracak bir bez parçası dahî bulunamayabilmektedir. Kimisi bir sultânın

çocuğu olarak doğarken kimisi de bir kölenin mecbûren köle olacak çocuğu olarak

dünyaya gelmektedir. Bu durum karşısında, Allāh'ın bilfiil bahşetmediği

eşitliğin lâfzen lûtf ve ihyâ edilebileceğini sanmak gibi bir serapla

insanların kendi kendilerini aldatıp avutmalarındaki garâbet ne kadar ibret

vericidir!


C.U.:
- Kadın ve erkek eşitliği hakkında ne

diyeceksiniz?


A.Y.Ö.: - Kadın ve erkek eşitliği ise tam bir

kuruntudur. Kadın da erkek de morfolojileri bakımından olsun, yüklendikleri

görevler bakımından olsun ve kadının kānûnların önündeki çok isâbetli ve de

İslâmî Adâlet'e uygun "imtiyâzlı durumu" bakımından olsun aslâ eşit

değildirler.


C.U.: - Pekiyi ya fırsat

eşitliği?


A.Y.Ö.: - "Fırsat eşitliği" de yalnızca bir

ütopyadır. Çemişkezek ilkokulunu Millî Eğitim Bakanlığının müfredat programına

uygun olarak birincilikle bitirmiş olan bir çocuk ile İstanbul'da paralı bir

ilkokulu birincilikle bitirmiş ve son iki yılını da özel derslerle takviye

ederek Anadolu Liseleri giriş sınavına özel olarak hazırlanmış olan bir çocuğun

aynı giriş sınavına, aynı sorulara tâbi' olmaları zâhiren bir fırsat eşitliğidir

ama sınavın ilkokul müfredâtı dışından sorular da ihtivâ etmesi acaba hangi

adayın lehinedir? Ve bu durumda fırsat eşitliği korunmuş olmakta mıdır?

Uygulamada buna benzer örnekleri sonsuza dek çoğaltmak

mümkündür.


C.U.: - Ama Hocam; İnsanlar hiç değilse

kānûnlar karşısında eşittirler; değil mi?


A.Y.Ö.: - "İnsanların kānûnlar karşısında eşit

olduğu" da objektif gerçeği yansıtmamaktadır. Bu doğru olsaydı, meselâ

milletvekillerinin ve öğretim üyelerinin, subayların ve altmış yaşının üstündeki

emeklilerin avâma nazaran hiç bir imtiyaza sâhip olmamaları gerekirdi. Ya da hiç

değilse memur, işçi ve Bağ-Kur emeklilerinin aralarında emekli maaşları ve diğer

imkânları bakımından hiç bir fark olmaması

gerekirdi.


C.U.: - Ama "Eşitlik İlkesi" Anayasamızda da

ifâdesini bulmuş değil midir?


A.Y.Ö.: - Evet "Eşitlik İlkesi" Türk

Anayasalarının da baş tâcıdır(!); ama başımıza bir hayli dar gelen,

başımızı ağrıtan bir tâc olacak ki T.C. Anayasa Mahkemesi "Eşitlik

İlkesi"nin mâhiyeti gereği tazammun ettiği, eşyânın tabîatına aykırı bütün

saçmalıkların önünü kesebilmek için (ve "Eşitlik İlkesi"nin Anayasa'daki

ifâdesiyle açık ve mantıkî çelişki içinde olmasına da hiç aldırmadan) 29

Kasım 1966 da E.1966/11, K.1966/14 sayılı yorumu ile cesur ve sağduyulu

bir karar almak mecbûriyetinde kalmıştır; ve heyhât ki zarûretler vâsıtaları

mubah kılmaktadırlar!.


Bu karara göre:

"Kānûn karşısında eşitlik demek bütün

yurttaşların hepsinin her yönden aynı

hükümlere tâbî tutulmaları demek değildir(!). Bir takım yurttaşların

başka hükümlere bağlı tutulmaları, haklı bir nedene dayanmakta ise, böyle bir

durumda kānûn karşısında eşitlik ilkesinin çiğnenmiş olmasından söz edilemez

(Ve minel garâib!). İnsanlar

arasındaki yaratılış veyâ çalışma gücü veyâ sağlık bakımından veyâ nitelikçe

buna eşit nedenler dolayısıyla pek

çok ayırım bulunduğu apaçıktır. Örneğin bir kadın ile bir erkeğin, sakat bir

kimse ile sağlam bir kimsenin, askerlik yükümü bakımından; bir zengin ile bir

orta halli kimsenin belli bir vergi yükü bakımından (.....) başka başka

hükümlere bağlı tutulmaları eşitlik ilkesine aykırı olmaz; çünkü bu ayrı tutulma

haklı nedenlerin sonucudur."


Bu yorum ve karar, o târihte yürürlükte

1961 Anayasasının 12. maddesinin 1. fıkrasında: "Herkes dil, ırk,

cinsiyet, siyâsî düşünce, felsefî inanç, din ve mezheb ayırımı gözetilmeksizin

kānûn önünde eşittir" ifâdesinin ve aynı maddenin "hiç bir kişiye,

aileye, zümreye veyâ sınıfa imtiyâz tanınmayacağını" derpiş eden 2. fıkrasının

gerçekleştirilmesi mümkün olmayan doktriner ütopyasının uygulamada ortaya

koyduğu engelleri aşmak husûsunda Anayasa Mahkemesi'nin sağduyusunu ve

kararlılığını ortaya koymaktadır. Fakat, bütün gerçekçiliğine rağmen, bu yorumun

gene de Anayasa metnindeki "Eşitlik İlkesi" ile açıkça çelişik, ve bu ilkenin

mâhiyetinin reddinden başka bir şey olmadığı da gözden

kaçmamalıdır.


Anayasa Mahkemesi'nin bu kararı aynı

zamanda örtülü bir biçimde, 1961 Anayasası'nı ve daha sonra da aynı ibârelerin

yer aldığı 1982 Anayasası'nı hazırlayanların: ya 1) Bu bağlamdaki "Eşitlik"

kavramını Anayasa'ya, sihrine ve câzibesine kapılarak tenkidî aklın süzgecinden

geçirmeksizin, sırf sübjektif dürtüyle dâhil etmiş olduklarını, ya da 2)

"Eşitlik" ilkesinin ne türlü iltibâsa yol açabileceğini müdrîk olmuş olsalar

bile, bunun lâfzî ifâdesini: a) hiç bir yorum gerektirmeyecek bir tarzda, b)

efrâdını câmî ve ağyârına mânî, c) açık ve seçik bir şekilde yazıya dökmekten

âciz olduklarını da ortaya koymaktadır.


Anayasa Mahkemesi'nin 1966 târihli,

uygulama açısından isâbetli, fakat mantık açısından çekişkili ibâreler ihtivâ

etmesi dolayısıyla şekil bakımından ister istemez sakat olan bu yorumuna

rağmen bu yorumdan 16 yıl sonra 1982 Anayasası'nı hazırlayanların aynı muğlâk ve

yoruma muhtaç ibâreleri bu Anayasa'nın da 10. maddesine dercetmiş olmalarındaki

ısrârı anlamak mümkün değildir.


C.U.:
- Bununla beraber "Eşitlik İlkesi"

demokratik bir biçimde oylanarak kabûl edilmiş olan Anayasamızın vaz geçilmez

bir unsurudur.


A.Y.Ö.: - "Eşitlik İlkesi"nin Anayasamızın

demokratik bir biçimde kabûl ve tescil edilmiş bir umdesi olduğu şüphesizdir.

Ama mesele bu değil de demokrasinin sözle ya da kâğıt üzerinde değil gerçekten

de neye kaadir olduğu meselesidir.


Bilimsel gerçekler: 1) kendilerini ya

da etkilerini idrâk edenlerin benliklerinin dışında bulunan, yâni 2) idrâk edenden de, bu idrâkten de ve bunu

idrâk etmek için yararlanılan duygular, gözlem ve ölçüm âletleri, aklın ve akıl

yürütmenin kuralları ve bunlar gibi diğer araçların tümünden de bağımsız olan,

ve 3) bunları gözleyip idrâk edebilecek akıl sâhibi tek bir varlık olmasa dahî

var olmağa devam eden nesnelerdir.


Bundan ötürü meselâ Arzın Güneşin etrafında dolanmakta olduğu gerçeğini

demokratik bir oylamayla değiştirmek mümkün değildir. 17. yüzyılın başında

Galileo Galilei'yi yargılayan Engizisyon Mahkemesi üyeleri Arzın sâbit, Güneşin

ise onun etrafında dönmekte olduğuna oybirliğiyle hükm ve îlân etmişlerdir. Bu

mahkemenin kararı Arzın Güneşin etrafında dolandığı gerçeğini değiştirmemiş,

yalnızca mahkemenin cehâletini ve bu cehâleti idrâk edememe bağnazlığını tescil

eden, Katolikler arasında da yüzyıllardan beridir süren bir nifâkın kaynağı

olmuştur. Çünkü ilmî gerçekleri demokratik yöntemlar aracılığıyla (meselâ

oyçokluğu ile) değiştirmek mümkün değildir. Bu kapsamda: İlimde demokrasi

yoktur! Buna tevessil edenler, din açısından ve farkında olmadan,

kendilerini Rabb'ın yerine koyan bir şirk-i hafî (gizli şirk)

sergilemektedirler. Böyle bir Rubûbiyyet Kompleksi ile (yâni kendini

âdetâ Rabb'ü-l Âlemiyn yerine koyma marazı ile) mâlûl olanlar ise hem

kendilerini ve hem de mensûb oldukları topluluğu büyük töhmet altında

bırakmaktadırlar. Semâvî dinler göz önüne alındığında ise bunların nusûsunu da

(yâni inançla ilgili dogmalarını da) parmak kaldırmak sûretiyle değiştirmek gene

muhâldir. Bu kapsamda da: Dinde demokrasi

yoktur!


C.U.:
- O zaman eşitlik nedir

Hocam?


A.Y.Ö.: - Eşitlik yâni müsâvat, geçerli ve

anlamlı bir kavram olarak, yalnızca matematikte ve fizikte bulunmaktadır.

İnsanlar arasında eşitlik olmadığı gibi kānûnlar karşısında insanların gerçekten

de eşit olduğu tek bir ülke bile bulunmamaktadır. Her ülkenin kānûnî mevzuâtı,

ne kadar eşitlik taraftarı olurlarsa olsunlar, her insanı aynı hükümlere tâbî

tutmamaktadır. Meselâ Türkiye'de çalışan kadınların emeklilik yaşı

erkeklerinkinden beş yıl daha azdır. Çalışan kadının kocası da çalışıyorsa vergi

indiriminden yalnızca koca yararlanmaktadır. Kadının, kocaya tanınmayan, bir

doğum-öncesi ve bir de doğum-sonrası ücretli izne hakkı

vardır.


Kezâ, şehir içi ulaşım araçlarında,

aynı taşıma ücretini ödemiş olmalarına rağmen, herkes oturarak seyâhat

edememekte ve çoğu kimse ayakta kalmaktadır. SSK'ya ya da bankalara borcu olan

büyük sanayicilerin borçları ertelenebilmekte ve hattâ silinebilmektedir de aynı

sühûlet küçük esnafa tanınmamaktadır. Devletin büyük kurum ve kuruluşları kendi

mensuplarına masraflarının heybetli bir bölümü Devlet'in kesesinden karşılanmak

üzere lokal, lokanta, konuk evi, kamp, dinlenme yeri, lojman ve benzeri tesisler

aracılığıyla büyük imkânlar ve imtiyâzlar tanımaktadırlar; ama sâde

vatandaş bütün bunlardan mahrûmdur.....ilh...


Kur'ân'da ise müsâvat (eşitlik)

kelimesinin bulunmamasının hiç kuşkusuz İlâhî Hikmet'e dayalı bir sebebi vardır.

Allāh, Nahl sûresinin 90. âyetinde, insanlara müsâvatı değil, Adâleti

ve İhsânı emretmektedir. Burada adâlet ve ihsânın birlikte zikredilmesinin

de büyük bir hikmeti vardır. Çünkü çoğu kere ihsânsız adâlet zulme, adâletsiz

ihsân ise nifâka sebeb olabilmektedir.


"Eşitlik" batı medeniyetinin îcâdı olan

bir düşünce kalıbı ("paradigma"sı)'dır. Türk-İslâm an'anesinin "Adâlet ve İhsân"

paradigması yerine Tanzimat'dan beri bu batı paradigmasının yerleştirilmiş

olması ve Devlet'in de, vatandaşlarına adâlet ve ihsân ile muamele etmek yerine,

kendisini ille de eşitlik çerçevesi içinde muameleye mecbur sayması herkesi

gitgide tahrîk etmiştir. Bunun sonucu olarak, insanlar kendilerinde bulunmayanı

eşitlik adına arsızca talep etmeğe başlamış ve böyle bir motivasyonla

ileri sürülen taleplerin olağanüstü bir yaptırım potansiyeline sâhip olduğunu

görmekten de büyük zevk almışlardır. O târihten bugüne kadar Türk toplumunu

sarsan, çoğunlukla da Basın'ın belirli bir kesiminin coşkuyla desteklemiş olduğu

(meselâ sayısız hükûmet darbeleri gibi) bir sürü fâhiş hatâ ve suç, anarşik

başkaldırışlar, terör (yâni eşkiyâlık) ve (meselâ lûtîlerin durumları, evlilik

müessesesinin fuzûlîliği ve kadınların ayıplanmaksızın her türlü cinsel

özgürlüğe sâhip olmaları gibi) daha bir sürü edebsizlik ve fuhşiyât ciddî ciddî

hep eşitlik adına meşrû' gösterilmeğe

kalkışılmıştır.


Ne yazıktır ki Tanzimat'dan günümüze

kadar iş başına gelmiş olan büyük Devlet adamlarımızdan çoğunun akılları hep

Fransız İhtilâli, bir kısmınınki de Komünist Rus İhtilâli ile kamaşmıştır.

Bunlar, bu ihtilâllerin fikriyât kozasını bir türlü parçalayamamışlar;

birbirlerini kopya eden kötü taklitler olmaktan kendilerini âzâd edecek geniş

görüşlülük, ilim ve dirâyeti de asla sergileyememişler; bu ihtilâle has

paradigmalara cankurtaran simidi gibi sarılmayı da ilericilik, fazîlet ve de

Türkiye'nin yegâne selâmet delîli addetmişlerdir.


İlâhî Adâletin öngörmediği ve gerçekte

de var olmayan eşitliği beşerî adâletin demokratik bir biçimde (parmak

kaldırmakla yâni çoğunluğun oylarıyla) var olarak kabul etmesi ile Engizisyon

Mahkemesi'nin astronomik bir gerçeği oybirliğiyle reddetmiş olması olgusu

arasında, idrâk ehli için, mâhiyet bakımından ne kadar ve ilgi çekici bir

paralellik bulunmaktadır! Bu açıdan bakıldığında "Eşitlik İlkesi" insanlara

Allāh'ın vermediğini vermeğe yönelik bir Rubûbiyyet Kompleksi'nin eseri imiş

gibi görünmektedir.


Psikologların, sosyal bilimcilerin,

siyâset adamlarının, din âlimlerinin ve nihâyet yasa koyucu makāmın "Eşitlik

İlkesi" ile "Adâlet ve İhsân Emri" üzerinde objektif bir biçimde ve inceden

inceye düşünüp tahliller yapmalarının hem ibret verici ve hem de çok faydalı

sonuçlar vereceği şüphesizdir.


C.U.: - Tolerans ya da hoşgörünün İslâm ile

nasıl çeliştiğini açıklar mısınız?


A.Y.Ö.: - Toleransın: "Olumsuz bir durum

karşısında olumsuz bir tepki göstermeme

hâline işâret ettiği"ni tesbit etmiştim. Olumsuz durumların İslâm

dini açısından bir sınıflandırılması yapıldığında, bunlar: 1. İslâmî

nusûsa (dogmalara) aykırı ve reaksiyoner durumlar olabilir. 2. Şeriatın

diğer kurallarına aykırı ve reaksiyoner durumlar olabilir. 3. İslâm

ahlâkına ve İslâm'ın toplum anlayışına aykırı ve reaksiyoner durumlar

olabilir.


Kur'ân'ın V/35 âyeti Allāh yolunda

cihâd etmeyi emretmektedir. Cihâd'ın ne anlama geldiğini ise Hz. Peygamber'in şu

hadîsi açıklamaktadır:


"Cihâd dörttür: 1) İyiliği emretmek;

2) Kötülüğü yasaklamak; 3) Dayanma gereken işlerde, yerlerde dayanıp sabretmek;

ve 4) Kötü kişiyi sevmeyip kötülüğünü

reddetmek".


Başka iki hadîsde

de:

"Biriniz kötü bir şey gördü müydü onu

eliyle değiştirsin; buna gücü yetmez ise diliyle o kötülüğü men etsin; buna da

gücü yetmez ise gönlüyle reddetsin onu; ve bu, îmânın en zayıf

derecesidir."


"Yapmıyorsanız bile iyiliği emredin;

hepsinden çekinemiyorsanız, bâzı kötülüklerde bulunursanız bile kötülüğü

nehyedin."


denilmektedir. Bu bakımdan söz konusu

olumsuz durumlara karşı cihâd etmenin her Müslüman’a farz olan bir sorumluluk

olduğu ve bu durumlara karşı bir Müslümanın reaksiyonsuz kalmasının, tolerans

göstermesinin ise tümüyle muhâl olduğu âşikârdır.


Bir Müslüman, kendi hevâ ve hevesi

dolayısıyla değil, dîninin gereği olduğu için bu olumsuz durumlara karşı

cihâd etmek zorundadır. İşte bu sebepten dolayıdır ki bu olumsuz durumlara

katlanmak, tolerans (ya da höşgörü) sâhibi olmak İslâmî olmayan bir

tutumdur.


İslâm'da, genel bir kural olarak: 1)

akl-ı bâliğ olmamış sübyânlar, 2) çok

yaşlı, dermansız kimseler ile 3) deliler

Şeriat'ın yüklediği sorumluluklarının dışında tutulmuşlardır. Bu bir tolerans

değildir: Çünkü Müslümanlar kendi hür irâdeleriyle bunların noksanlıklarına

göz yumuyor değildirler. Aksine bu, bunların bu doğal özürleri dolayısıyla,

Şeriat'ın sorumluluklarını yerine zâten getiremeyeceklerinin âdil, muh-sin ve

merhametli bir biçimde te'yid ve tescil edilmesidir. Bu adâlet, bu ihsân ve

bu merhamet de kişinin kendi hevâ ve hevesinden zuhur etmemekte, bilâkis

Kur'ân'da ve Sünnet'de ifâdesini bulan kuralların ifâdesini

yansıtmaktadır.


Söz konusu kimselerin Şeriat'ın

yüklediği sorumlulukların dışında tutulmuş olmasının bir tolerans olmadığını

ifâde ettik. Fakat dikkat edilmelidir ki bu, toleransın zıddı da (yâni

taassub da) değildir.


Hıristiyanlığın hâkim olmuş olduğu

ortamların kültürü açısından toleransın olmadığı yerde taassubun bulunması belki

mantıkî bir paradigmadır. Ve belli ki, böyle bir paradigma varsa, bu iki-değerli

bir mantığa dayanan bir paradigmadır. İslâm'a, eğer, bir Hıristiyan kültürü

paradigması olan tolerans yamanmağa kalkışılırsa ortaya çıkan ucûbe kültürü,

bütün muğlak vecheleri göz ardı edilse bile, iki-değerli bir mantık çerçevesi

içinde fehmetmek imkânsızdır. Çünkü birbirlerinin zıdları olan

"toleranslı" ve "mutaassıb" değerlerinden başka bir değer ihtivâ

etmeyen iki-değerli bir mantık Kur'ân ve Sünnet'e uygun "âdil",

"muhsin", "merhametli" ve "sabırlı" değerleriyle

genişletilmiş çok-değerli bir mantığın geçerli olacağı alanı

kuşatamaz.


C.U.: - Batı'da tolerans kavramı nasıl ortaya

çıkmış ve gelişmiştir?


A.Y.Ö.: - Tolerans kavramı Batı'da Katolik

Kilisesinin bayraktarlığını yaptığı dinî taassubun kasıp kavurmuş olduğu

ülkelerde, yüzyıllar boyunca yavaş yavaş şekillenen bir tepki olarak ortaya

çıkmıştır. Bu konuda bu dinî taassubun motive ettiği sayısız fâciadan meselâ

XIII. yüzyılın başından itibâren Fransa'da Katar'lara uygulanan "Albi Haçlı

Seferleri" gibi kanlı temizlik hareketlerini, ya da 24 Ağustos 1572 tarihli

Saint-Barthélemy katliamı gibi protestanların kütlesel katliamlara tâbi'

tutulmasını, engizisyon mahkemelerinin pek çok ülkede uyguladığı mezâlimi ve

büyücülerin ya da büyücü olarak addedilenlerin diri diri yakılmasını hatırlatmak

yeterlidir.


Oysa İslâm âleminde farklı inançlara

mensup toplulukların aynı bir devletin çatısı altında huzur içinde yaşamaları

imkânı, Hz. Peygamber'in Mekke'den Medine'ye hicretinin hemen akabinde yâni VII.

yüzyılın ilk çeyreğinde, İslâm'da "Medine Vesîkası" diye anılan fakat daha

ziyâde Medine şehir-devletinin anayasası mâhiyetindeki bir vesîkanın yürürlüğe

konulmasıyla (asla bir lûtuf ya da bir tolerans olarak değil, fakat) İslâm'ın

temelindeki adâlet, ihsân ve merhamet'in gereği olarak te'min ve tescil

edilmiştir.


Ayrıca şu husûsu da göz önünde

bulundurmakta yarar vardır. Eğer tolerans ya da hoşgörü için:

"Savundukları görüşler ve açığa vurdukları duygular bizimkilerle çelişen

kimseleri sabırla karşılama" tanımı temel alınacak olursa sabrın zâten

gerek Kur'ân'da gerekse Sünnet'de ifâdesini bulan ve her Müslümanın, din

açısından, sâhip olması gereken bir islâmî fazîlet olduğuna da dikkati

çekmek istiyorum. Nitekim Kur'ân'da:


"Sabret! Senin sabrın da ancak

Allāh'ın yardımı iledir. Onlardan dolayı

kederlenme; kurmakta oldukları hiyle ve tuzaklardan da kaygı duyma."

(XVI/127)


"... Elbette bunda çok sabreden, çok

şükreden herkes için alınacak ibretler vardır."

(XLII/33)


"Rab'binin hükmüne sabret! ..."

(III/48)


"..Ve sabredin. Muhakkak ki Allāh iyi

işlerde bulunanların mükâfâtını zâyî etmez!"

(XI/115)


"Andolsun ki mallarınızla,

canlarınızla sınanacaksınız. Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlar ile

Allāh'a şirk koşanlardan da kötü sözler işiteceksiniz. Sabreder ve

sakınırsanız şüphe yok ki bu yapılacak işleri en iyi şekilde yapma

kararlılığınızdandır" (III/186)


ve hadîslerde de: "Sabır gelişmenin

anahtarıdır..."; "Sabrederek gelişmeleri beklemek ibâdettir"; "Belâya, çileye

sabır ibâdettir" denilmektedir.


- Pekiyi ama Hocam İslâm'da Batı

anlamında bir dinî tolerans da yok mudur?


- Batı'nın dinî tolerans (ya da

hoşgörü) dediği, İslâm'da, kişilerin hevâ ve heveslerinin icbar ettiği

bir ilke olarak değil fakat Kur'ân'da Bakara Sûresinin 256. âyetinde: "Dinde

zorlama yoktur" şeklinde ifâdesini bulmuş olan bir İlâhî Hüküm ve Emir

olarak tezâhür etmektedir. Batı bu İlâhî Hüküm ve Emr'i, bu emrin

vahy edilmesinden yüzyıllar sonra, ilâhî yoldan değil de çekilen bir sürü

ızdırab ve çilenin sonucu, fakat menşeinden de habersiz olarak yeniden

keşfetmiştir, o kadar!


Bununla beraber bu kapsamda, İslâm

âlemi'nde sanki bu hüküm yokmuş gibi tecellî eden bazı nefsânî sapık

uygulamaların İslâm'daki bu İlâhî Hüküm ve Emrin keenlemyekûn addedilmesi

için bahâne teşkil edemeyeceğini de vicdân ve temyiz sâhiplerinin teslim etmesi

gerekir.


C.U.: - Hocam; anladığım kadarıyla İslâm

Ahlâkı'nın "Eşitlik" ve "Hoşgörü" kavramlarına göre yeniden şekillendirilmesi

husûsunda belirli mihraklarca yoğun bir propaganda yapılmakta ve de büyük bir

çaba sarf edilmekte. Böyle bir teşebbüsün gâyesi sizce ne

olabilir?


A.Y.Ö.: - Mâhiyeti ve kuralları Kur'ân'a ve

Sünnet'e göre belirlenmiş olan İslâm Ahlâkı'nı ve İslâm'ın toplumsal hayat

düzenini Batı kökenli, yâni İslâm-dışı, "Eşitlik" ve de "Hoşgörü" kavramlarını

temel alarak yeniden şekillendirmeğe tevessül etmek ya da bunun gerekliliğini

savunmak İslâm'a tümüyle aykırı bir davranıştır. İdrâk ve vicdân

sâhipleri, İslâm'ı eksik ve çağ dışı addeden ve bu vehmî motivasyonla da,

Hıristiyan pradigmalarına göre tâdil ve tağyir etmeyi amaçlayan bu türden sinsi

bir modernist ve reformist strateji tezgâhı'nı berrak bir biçimde teşhis

ve ilân etmek cesâretini göstermelidirler.


Her optik filtrenin, ardındaki fizikî

realiteyi tâdil ve tağyir ettiği bilinen bir gerçektir. Buna benzer şekilde de

Batı Kültürüne has "Eşitlik" ve "Hoşgörü" filtrelerinin ardından İslâm

Ahlâkı'nın ve İslâm'ın toplumsal hayat düzeninin nasıl göründüğüne bakmak, bu

kültürden başka kültür tanımayanlar için elbette ilgi çekici olabilir. Ama

Müslümanların ilâhî hüküm ve emirlere uyarak, Batı'nın zorla empoze etmeğe

çalıştığı "düşünce kalıpları"na (paradigma'lara) göre değil Kur'ân ve

Sünnet'de ifâdesini bulan İslâmî kavramlara göre değerlendirme yapmaları hem

isâbetli ve hem de hayırlı olurdu.


C.U.: - Hocam; bütün bu açıklamalarınız ve

uyarılarınız için size çok teşekkür ediyoruz.



*

* *

Tasarım & Geliştirme Tasarım & Geliştirme | magicleaves