Buradasınız

ENERJİ KAYNAKLARI AÇISINDAN DÜNYÂ'NIN GELECEĞİ

ENERJİ KAYNAKLARI AÇISINDAN DÜNYÂ'NIN GELECEĞİ

(26 Nisan 1995 târihinde MORAL FM'de Cemâl Uşşak'ın pîşekârlığında yapılan sohbet)




C.U.: - Hocam geçen sohbetimizin sonunda vaktimizin kalmayışı yüzünden güneş enerjisinden yararlanabilme imkânlarından bahsedememiştik. Bu enerji türünden başka hangi enerji türleri vardır? Onları da bize kısaca açıklar mısınız?

A.Y.Ö.: - Cemâl'ciğim; enerji türlerini: 1) konvansiyonel, ve 2) alternatif enerjiler diye kabaca iki kategoride mütâlâa etmek mümkündür. Konvansiyonel enerji kaynakları, yaygın bir biçimde yararlanılan:

  • odun, kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil yakıtlar'dan,
  • akarsular'dan, ve nihayet
  • uranyum ve toryum gibi fisyonluk elementlerden oluşan nükleer yakıtlar'dan


ibârettir.

Konvansiyonel enerji kaynaklarının ortak ve en önemli özelliği, şimdiye kadar geliştirilmiş ve uygulamaya konulmuş olan teknolojiler sâyesinde: 1) üretim düzeyi isteğe göre kontrol altında tutulabilen, 2) sürekli üretilebilen, ve 3) üretilmiş olan enerjinin depolanmasını gerektirmeyen bir enerji üretimini mümkün kılmalarıdır.



Alternatif enerji kaynakları olarak ise:



  1. Güneş
  2. Rüzgâr
  3. Deniz dalgaları ve gelgit olayı
  4. Jeotermik potansiyel
  5. Biyomas
  6. Organik çöpler,
  7. Kimyasal yolla enerji üretmesi sağlanan hidrojen, ve
  8. Nükleer füzyon yoluyla enerji üretmeleri sağlanan hidrojen izotopları


zikredilebilir.


C.U.: - Bu iki kategori enerji türü arasında ne gibi farklar var, Hocam?



A.Y.Ö.: - Alternatif enerji kaynakları arasında biyomas, organik çöpler, hidrojen ve termonükleer füzyon göz önüne alındığında, bunlar da üretilen enerjinin depolanmasını gerektirmeyen ve üretim düzeyleri isteğe göre kontrol edilebilen sürekli bir enerji üretimine müsaittirler. Fakat güneş, rüzgâr, deniz dalgaları ve jeotermal potansiyelden hareketle sürekli, ve üretim düzeyi isteğe göre kontrol altında tutulabilen bir enerji üretimi mümkün değildir. Ayrıca, meselâ Güneş enerjisinden hareketle elektrik üretiminde olduğu gibi, bir de büyük teknolojik güçlükler arz eden ve hâlâ uygun ve verimli bir çözüm bekleyen devâsâ bir: "üretilen elektriğin depolanması problemi" vardır.

Bugün Dünya'nın enerji talebi, daha çok, hem 1) endüstrinin sürekli faaliyetini, hem de 2) ulaşım ve haberleşme sistemlerinin büyük bir bölümünün işlemesini sağlayan elektrik enerjisine yöneliktir. Bu bakımdan, konvansiyonel enerji kaynakları ile alternatif enerji kaynaklarının bir karşılaştırmasını yaparken bu olgu dâimâ göz önünde bulundurulmalıdır.

C.U.: - Dünya'nın enerji ihtiyacının büyüklüğü hakkında bir fikir verebilir misiniz?

A.Y.Ö.: - Dünya'nın enerji ihtiyacı gerçekten de büyüktür; zîra nüfus hızla artmaktadır. 2020 yılında sanâyileşmiş ülkelerin nüfusu, yıllık ortalama %1 oranında bir artışla, 1,4 milyar kişiye; ve gelişmekte olan ülkelerinki ise, yıllık ortalama % 2,5 oranında bir artışla, 6,4 milyar kişiye ulaşacaktır.

Sanâyileşmiş ülkelerde kişi başına yıllık enerji tüketimi 6 kW-yıl, gelişmekte olan ülkelerde ise bu yaklaşık 1 kW-yıl mertebesindedir. Gelişmekte olan ülkelerin nüfus artışı frenlenemeyecek olursa, bunun sonucu olarak, devâsâ bir enerji talebi ortaya çıkacaktır. 1990 yılında Dünyanın enerji talebinin yaklaşık 15 TW-yıl (Teravat-yıl; 1 TW = 1 milyar Watt) olmasına karşılık, bu talebin 2050 yılına doğru en az 50 TW-yıl olacağı hesaplanmıştır. Buna karşılık Dünyanın petrol rezervleri 2050, doğal gaz rezervleri 2070 ve kömür rezervleri ise 2150 yılında muhtemelen tamâmen tükenmiş olacaktır.

C.U.: - O hâlde Dünyânın enerji durumu fevkalâde kritik gözüküyor, Hocam. Acaba tükenecek olan bu enerji türlerinin yerine ikāme edilecek olan alternatif enerjiler ne olacaktır?

A.Y.Ö.: - Bir ya da ortaklaşa olarak birden fazla alternatif enerji kaynağının tükenmiş olan bir konvansiyonel enerji kaynağının yerini tutabilmesi için bunun, en azından:

  • Çevreyi daha az kirletecek nitelikte olması, ve
  • Toplam kapasitesinin ise, tükenmiş olan kaynağın ardında bırakmış olduğu enerji açığından daha az olmaması


gerekir. Gerçek alternatif enerji kaynaklarından ancak ve ancak bu şartların gerçekleşmesi hâlinde bahsetmek mümkündür. Aksi hâlin gerçekleşmesi durumunda ise "alternatif" denilen bu söz konusu enerji kaynakları, eski konvansiyonel enerji kaynaklarının aslā bir alternatifi değil fakat yalnızca bunların enerji talebini karşılama zaafına karşı palyatif yâni kısmen telâfi edici bir önlem olabileceklerdir.

C.U.: - Bir de, tabiî, çevre kirliliğine dikkat etmek gerekir, değil mi Hocam?

A.Y.Ö.: - Hiç şüphesiz bu da çok önemli bir faktör. Bir yandan fosil yakıtların yanması sonucu olarak, diğer yandan da endüstri sâyesinde atmosfere çeşitli kirleticiler salınmakta ve çevre kirlenmektedir. Bunların arasında en önemlisi CO2 (karbondioksit) gazıdır. Bu gazın atmosferdeki birikimi sera etkisi aracılığıyla atmosferin ısınmasına ve kutuplardaki buzların erimesine sebep olacaktır. Bunların ise hem iklim üzerinde ve hem de denizlerin, karaların bir kısmını kaplamasıyla trajik sonuçları olabilecektir. Bugün adam başına yılda Fransa'da 1,9 ton, Almanya'da ve İngiltere'de 3 ton, Doğu Avrupa'da 4 ton ve A.B.D.nde de 5 ton CO2 gazı havaya salınmaktadır. Bu kirlilik, kabûl etmek gerekir ki, daha çok sanâyileşmiş ülkelerin günahıdır.

C.U.: - Bu karbondioksit salınımının önüne geçilemez mi?

A.Y.Ö.: - Bu salınımı sıfırlamak oldukça güç bir mesele. Ama sanâyileşmiş ülkeler havaya CO2 salınmasını: 1) enerjiyi akıllıca kullanmak, 2) imâlâtın birim enerji başına verimini arttırmak, 3) kullanılmış enerjinin bir bölümünü yeniden kazanıp devreye sokmak (reküpere etmek), 4) yoğun bir ormanlaşma politikası uygulamak yollarıyla azaltmak; CO2'yi havaya salacak yerde: 1) ayırmak, 2) en azından kontrol altında tutmak ve 3) kimyasını geliştirerek bundan verimli bir şekilde yararlanmak, yâni CO2'yi yararlanılabilir ürünlere çevirmek; ve nihayet, enerji üretim işleminde CO2'yi elemek üzere de, yoğun biçimde: 1) nükleer enerjiden, 2) Güneş enerjisinden ve 3) biyomas enerjisinden yaralanmak zorundadırlar.

C.U.: - Hocam; enerjiyi daha etkin bir biçimde kullanmak acaba mümkün müdür? Eğer bu mümkünse sizce bu nasıl gerçekleştirilebilir?

A.Y.Ö.: - Enerjiyi etkin bir biçimde kullanmanın muhakkak ki yolları vardır. Bunun için:

  • Tükenmekte olan enerji kaynakları akıllıca kullanılmalı, enerji israfından kaçınılmalıdır. Bunu sağlayacak teknolojik yenilikler araştırılıp uygulamaya konulmalıdır.
  • Enerji tüketiminde verimliliği arttırıcı teknik ve hukukî önlemler yürürlüğe konulmalıdır.
  • Yeni enerji kaynakları devreye sokulmalıdır. Bu kaynakların yenilenebilir olması, çevreyi kirletmemeleri, sürekli gelişme sağlamaları ilke olarak kabul edilmelidir.
  • Enerji kaynaklarının kullanılmasına ilişkin uluslararası ilkeler ve yaptırımlar, antlaşmalar kabul edilmeli ve yürürlüğe konulmalıdır.


Mevcûd enerji kaynaklarından daha uzun süre yararlanılmasını sağlayacak önlemler arasında bu kaynakların çarçur edilmeden akıllıca kullanılması gelmektedir. Meselâ otomobil motorlarında gerçekleştirilen geliştirmeler sâyesinde bir litre benzinle gidilen uzaklık gitgide artmaktadır; ancak, buna paralel olarak da, halkın gitgide artan daha lüks ve daha büyük otomobil satın alma hevesinin de tahrîk edilmemesi gereklidir.

Kezâ bir ton çelik üretmek için kullanılan enerjinin petrol eşdeğeri A.B.D. ve Kanada için 0,7 ton iken bu değer AT ülkeleri için 0,61 tona ve Japonya için de 0,5 tona düşmektedir. Üretimde enerji tasarrufu konusunda geliştirilip uygulanacak teknolojik yenilikler yanında tüketim stratejileri ve özellikle de elektriğin naklindeki enerji kaybını ortadan kaldırabilecek gibi görünen üstün iletkenler teknolojisi üzerindeki araştırmalar hızlandırılmalıdır.

Teknolojik gelişmenin bugünkü durumunda, yukarıda alternatif enerji kaynakları olarak sıralanmış olan kaynakları aslā birbirlerini dışarlayan alternatifler olarak değil fakat kısa, orta ve uzun vâdelerde birbirlerini tamamlayıcı opsiyonlar olarak görmek daha gerçekçi bir tutum olacaktır.

C.U.: - Şimdi isterseniz Güneş enerjisine gelelim, Hocam. Bu enerji türünden nasıl istifâde edebiliriz? Bunun avantajları ve, eğer varsa, dezavantajları nelerdir?

A.Y.Ö.: - Cemâl'ciğim; önce şuna iyice dikkat etmek lâzımdır. Güneş, jeotermik, hidroelektrik, rüzgâr, gelgit, biyomas ve okyanus dalgaları gibi yenilenebilir enerji kaynakları, bunların kullanılabilir güçleriyle sınırlıdır. Buna karşılık fosil yakıtlara ve yenilenemeyen nükleer yakıtlara dayanan enerji kaynakları ise sağlayabilecekleri toplam enerjinin mikdarıyla sınırlıdırlar. Yenilenebilir enerji kaynakları ve bu arada da Dünyâ'ya erişen Güneş enerjisi, ilk bakışta, devâsâ gibi görünmektedir. Çevreci geçinen ve nükleer enerjiye karşıt olanları yanıltan da budur; çünkü bu türden enerji kaynaklarının gerçekten de yararlanılabilir bölümleri biar az sondra açıklayacağım gibi maalesef olağanüstü kısıtlıdır.

İlk önce ilgi çekici bir alternatif enerji kaynağı olarak Güneş'i ele alalım. Güneşin Dünyâ'ya aktardığı enerji 178.000 TW-yıl'dır. Ancak bu muazzam gücün 62.000 TW-yıl'lık bölümü Dünyâ yüzeyinden geriye yansımakta, 40.000 TW-yıl'lık bölümü suların buharlaşmasına sebep olmakta ve 76.000 TW-yıl'lık bölümü ise ısınan Dünyâ'nın yayınladığı ısı enerjisi olarak uzaya dağılmaktadır.

Güneş enerjisinden yararlanarak binaların ısıtılması ve sıcak su elde edilmesi bugün ekvator kuşağı ile ılıman kuşaklarda ucuz ve revaçta olan bir imkân hâline gelmiştir. Ama Güneş enerjisinden hareketle elektrik üretiminin ekonomik bakımdan câzip olması için teknolojik bir takım zorlukların halli, ve özellikle de üretilen elektriğin kapalı havalarda ve geceleyin de kullanılabilmesi için depolanması probleminin tatminkâr bir çözüme kavuşturulması gerekmektedir.

Güneş enerjisinden hareketle elektrik üretimi, bu enerjiyi: ya 1) fotovoltaik paneller aracılığıyla doğrudan doğruya elektriğe dönüştürmekle, ya da 2) önce buhar üretimine uygulayıp elde edilen buharın elektrojeneratörleri tahrîk etmesiyle elde edilmektedir. Endüstriyel boyutlarda Güneş enerjisi santrallerinin bugünkü teknolojik şartlar altında tesisi: 1) fotovoltaik dönüşüm için devâsâ paneller, 2) termik dönüşüm için de Güneş'in gökyüzündeki her gün değişen zâhirî hareketini izleyerek yüksek basınçlı buhar elde etmek üzere enerjisini belirli yerlerde yoğunlaştıracak a. devâsa parabolik aynalar ile bunların hareketini kontrol altında tutacak b. hassas fakat çok güçlü mekanik sistemler gerektirmektedir.

Güneş enerjisi santrallerinin, konvansiyonel enerji üretim santrallerine oranla:

  1. İlk yatırımlarının çok yüksek oluşu (kurulu kW başına, nükleer santraller için bu yatırımın 1.300-2.500 $ olmasına karşılık, fotovoltaik dönüşümlü santraller için 6.000-8.000 $; termik dönüşümlü santraller için ise 3.000 $)
  2. Üretim düzeyinin arzuya ve talebe göre âyârlanabilir olmaması,
  3. Üretimin sürekli olmaması (üretim Dünyâ'nın belirli bölgelerinde ve gündüzün belirli saatlerinde mümkündür), ve
  4. Üretilen elektriğin üretim saatleri dışında kullanılabilmesi için elektriğin depolanmasını gerektirmesi,
  5. Bu boyuttaki bir depolama için gerekli olan teknolojinin henüz güvenilir ve verimli bir düzeye eriştirilememiş olması,
  6. Nükleer santrallerde üretilen elektriğin kilovatsaatinin: 0,0035 ilâ 0,004 $ (3,5 ilâ 4 mills) olmasına karşılık, Güneş enerjisi santrallerinde üretilen elektriğin 0,07 ilâ 0,1 $ (70 ilâ 100 mills) olan kWh (kilovatsaat) başına mâliyetinin çok yüksek olması dolayısıyla,


yakın bir gelecekte konvansiyonel enerji kaynaklarından birinin ya da hepsinin yerini alabilmesi maalesef mümkün değildir.

C.U.: - Pekiyi Hocam. Farzedelim ki teknololoji ilerledi de Güneş enerjisinden hareketle elektrik üretiminin mâliyeti konvansiyonel kaynaklardan hareketle üretilen enerjinin mâliyetinden de aşağıya indi. Bu takdirde acaba Güneş enerjisinin insanlığın bütün enerji sıkıntısını halletmesi mümkün değil midir? Üstelik Güneş enerjisi bütün enerji kaynakları arasında da en çok çevre dostu olan enerji türü değil midir?

A.Y.Ö.: - Cemâl'ciğim; yeryüzünde Güneş enerjisinden bu şartlar altında yararlanma imkânları maalesef sonsuz değildir. İfrat derecede ütopik ve iyimser bir hayâl gerçekleşse de, yeryüzünde en çok Güneş alan yerler olan çöllerin %10'u kadar muazzam bir alan Güneş kollektörleriyle kaplansa dahî, bu önlemlerle toplanabilecek olan toplam termik enerjinin ancak 100 TW-yıl olabileceği hesaplanmıştır. Bu termik enerji termik dönüşüm yoluyla ancak % 30-40 gibi belirli bir verimle elektrik enerjisine dönüştürülebilir. Aynı termik enerji fotovoltaik dönüşümle elektrik enerjisine dönüştürülecek olursa bunun verimi de, bugünkü teknolojik imkânlar çerçevesi içinde, ancak %10 civârında olacaktır. Ayrıca bu çöllerdeki Güneş santrallerinde üretilen elektriğin büyük şehirlere ve sanayi merkezlerine nakli de, bugünkü şartlar içinde %10 oranında enerji kaybına sebep olabilecektir. Elektrik naklindeki kayıpları ortadan kaldırmak için de o târihe kadar üstüniletkenler teknolojisinin endüstriyel ölçekte uygulanması teknolojisinin eksiksiz bir şekilde geliştirilmiş olması gereklidir.

2030 yılında, yâni Dünyâ'da petrol kaynaklarının tükeneceği öngörülen târihten 20 yıl önce Güneş enerjisinden elektrik üreten santrallerin kurulu gücünün, en gerçekçi değerlendirmeyle bile, 3 TW düzeyini aşamıyacağı ve insanlığın da ancak çok uzak bir gelecekte, fotovoltaik dönüşümün verimini %100' yaklaştırabilecek(?!) olan büyük teknolojik aşamaları gerçekleştirmesi mümkün olunca, toplam en çok 100 TW lık bir kurulu güce sâhip olabileceği hesaplanmıştır. Oysa Dünyâ'nın şimdi 15 TW-yıl olan enerji talebinin petrol kaynaklarının tükenmiş olacağı 2050 yılında 50 TW-yıl mertebesinde olacağı kestirilmektedir. Bu enerji açığının, bu durum çerçevesi içinde, yalnızca Güneş enerjisiyle kapatılamıyacağı âşikârdır.

Ayrıca Güneş enerjisinden hareketle elektrik üretiminin çevre dostu bir üretim olduğu iddiası da geçerli bir iddia değildir. Gündüzün üretilen, elektriğin geceleri de kullanılabilmesi için, mutlaka depolanması gerekir. Bu depo, bugün bilinen mevcûd teknoloji çerçevesi içinde, ancak akümülâtörler aracılığıyla gerçekleşebilecektir. Hâlbuki akümülâtörler demek asit ve kurşun demektir. Bunların üretimi ise çevreye en çok zarar veren türden bir üretimdir.

C.U.: - Pekiyi ama Hocam çevreciler, bundan başka, hidrolik potansiyelin ve rüzgâr enerjisi potansiyelinin de hem ülkemiz ve hem de Dünyâ için çok yüksek olduğunu ve bu iki kaynağın da insanlğın enerji meselesini çözebileceğini iddia etmektedirler. Siz bu iddiayı da gerçekçi bulmuyor musunuz?

A.Y.Ö.: - Yeşillerin ve aşırı çevrecilerin, meselenin: 1) literatürüne hâkim olmamalarından; 2) bütün teknik ayrıntılarına, ve 3) geleceğe yönelik yapılmış olan inceleme ve değerlendirmelere nüfuz edememelerinden, bâzen de 4) değiştirilmesi mümkün olmayan önyargılarından kaynaklanan "elektrik üretiminde Güneş enerjisinin sonsuz bir imkân bahşettiği" yanılgısı maalesef hidrolik enerji ve rüzgâr enerjisi potansiyellerinin değerlendirilmesinde de tekrarlanmaktadır.

Bir ülke, akarsularının hidrolik potansiyelinin ençok %70'ini teknik yönden değerlendirebilmektedir. Bunun tek istisnâsı, yükseklerden dökülen akarsularının özelliği dolayısıyla, bu potansiyelin %80'inden yararlanmak imkânı bulunan Norveç'dir. Türkiye'nin ise "ekonomik yönden yararlanılabilir hidrolik potansiyeli", akarsularının rejimlerinin düzensizliği dolayısıyla, tüm hidrolik potansiyelinin %49,65'idir. Hâlen Türkiye bunun da yalnızca %20'sinden yararlanmaktadır ki bu da 7.500 Mw civârında bir kurulu güc demektir. Ülkemiz ekonomik yönden yararlanılabilir hidrolik potansiyelinin tümünden yararlanıldığı zaman, bu yaklaşık, 30.000 MW'lık ek bir kurulu gücün devreye girmesi demek olacaktır. Ancak Türkiye'nin enerji talebi her yıl %8 ilâ %12 arasında bir artış göstermektedir. Bu ise her 7 (yedi) yılda bir Türkiye'nin kurulu gücünün iki misli büyümesi demektir. Türkiye'nin 1995 yılındaki kurulu gücü 23.000 megavat civarındadır. Bu hesaba göre, yâni söz konusu artış oranları bu düzeyde olursa, 2003 yılında ülkemizin elektrik enerjisi ihtiyâcı 46.000 megavat ve 2010 yılında da 92.000 megavat olacaktır. Oysa kullanabileceğimiz hidrolik potansiyelimiz ancak 30.000 megavattır Bu hesaba göre, ve yalnızca hidrolik potansiyelimizi kullanarak Türkiye'nin enerji sorununa bir çâre bulunmak istenirse, 2010 yılındaki enerji açığımız kurulu güç olarak:

92.000 - (23.000 + 30.000) = 29.000 Megawatt

olacaktır. Bu ise hidrolik potansiylemizin hemen kullanılabilse bile Türkiye'nin enerji açığını kapatabilecek bir gücü olmadığını açıkça göstermektedir.

Bütün Dünyâ'nın hidrolik potansiyeli ise, yeşillerin ve çevrecilerin sübjektif olarak iddia ettikleri gibi, aslā insanlığı kurtaracak büyüklükte değildir. 2030 yılında bu potansiyelden üretilebilecek elektriğin toplam kurulu gücünün ancak 1,5 TeraWatt ve çok uzak bir gelecekte de en çok 2,9 TeraWatt düzeyinde olabileceği hesaplanmıştır.

Rüzgâr santralleri de ancak Dünyâ'nın belirli yörelerinde verimli olabilmektedir. 2030 yılında bütün Dünyâ'daki rüzgâr santrallerinin toplam kurulu gücünün yalnızca 1 TeraWatt olabileceği, ve çok uzak bir gelecekte de en son 3 TeraWatt düzeyine erişebileceği hesaplanmıştır ki 2030 yılı petrol rezervlerinin tükenmesine 20 yıllık bir sürenin kaldığı bir târihtir. 1990 da 15 TeraWatt değerinde bir kurulu güce sâhip olan Dünyâ'nın 2050 de 50 TeraWatt değerinde bir kurulu güce ihtiyâcı vardır. Ve görüldüğü gibi, neresinden bakılırsa bakılsın, rüzgâr ve hidrolik potansiyelin sağlayabildikleri elektrik enerjisi bu ve bu kabil açıkları kapatabilecek büyüklükte değildir.

Zâten yapılan hesaplar 2030 yılında bütün alterntif enerji türlerinden ancak 8,9 TeraWatt kadar bir ek güc elde edilebileceğine işâret etmektedir.

C.U.: - Pekiyi Hocam; bir de gel-git olayından istifâde ederek kurulan santraller var. Bunların prototiplerinin Fransa ve Rusya'da bulunduğunu okumuştum. İnsanlığın enerji ihtiyâcını karşılamak bakımından acaba bunlar bir ümit ışığı olabilir mi?

A.Y.Ö.: - Gelgit olayının potansiyelinden yararlanmak üzere Fransa'da ve Rusya'da birer gelgit santrali kurulmuşsa da yıllar boyu süren işletme ve gözlemler sonucu: 1) yüksek kuruluş mâliyeti, 2) ağır bakım masrafları, 3) santralin deniz suyundaki tuzun etkisiyle hızlı aşınması, 4) türbinlere giren deniz ürünleri ve sairenin yok edilmesi zorluğu yüzünden bunun kârlı olmadığı anlaşılmış ve bu uygulamanın yaygınlaştırılmasından vaz geçilmiş bulunmaktadır.

Bütün bu yenilebilir enerji kaynaklarının katkılarının toplamı dahi alınsa, bunların: 1) 2030 yılında ve daha sonra da ekonomiye ve insanların refahına hiç kuşkusuz hayatî ama gene de tamamlayıcı olmayan yerel katkıları olabileceği, fakat 2) 2050 yılında insanlığın ihtiyacı olacak olan 50 TW-yıl düzeyindeki enerji talebini karşılamalarının yâni konvansiyonel enerji kaynaklarından birinin dahi, onun eksikliğini aratmayacak şekilde, yerine geçebilmesinin imkânsız olduğuna dikkati çekmiştik.

C.U.: - Hocam; bütün bunlara bakılacak olursa alternatif enerji kaynaklarının insanlığın enerji ihtiyacını karşılanmasındaki katkılarının çok cüz'i olduğu anlaşılıyor? Pekiyi ama kısa ve orta vâdede insanlığın enerji ihtiyâcına cevap verebilecek bir kaynak yok mudur?

A.Y.Ö.: - Böyle bir enerji kaynağı fisyona dayalı nükleer enerjidir. Bu, teknolojisine iyice hâkim olunan ve kaynakları bakımından da insanlığın ihtiyâcı olan enerjiyi çok uzun yıllar boyunca sağlayabilecek bir imkândır. Nitekim ılık nötronlarla işleyen nükleer reaktörler söz konusu olduğunda Dünya uranyum rezervinin 75 yıl, hızlı nötronlarla işleyen nükleer reaktörler söz konusu olduğunda da bu rezervin 1800 yıl süreyle yeteceği hesaplanmıştır.

Toryumlu nükleer reaktörlerin teknolojisi henüz ne tatminkâr bir biçimde geliştirilmiştir ve ne de uranyumlu nükleer reaktörler kadar yaygındır. Bununla birlikte Dünyâ'daki büyük toryum rezervleri göz önüne alındığında, toryumlu reaktörlerin de Dünyâ'nın enerji talebini en azından birkaç yüzyıl boyunca karşılayabilecek bir potansiyele sâhip bulundukları hesaplanmaktadır.

Bu durumda insanlığın elektrik enerjisi açığını uzun vâdede karşılayacak ciddî adaylardan birinin fisyon enerjisine dayanan nükleer enerji olduğu anlaşılmaktadır.

C.U.: - Nükleer enerjiden hareketle elektrik enerjisi üretiminin bugün Dünyâ'da gördüğü rağbet hakkında da biraz bilgi verir misiniz, Hocam?

A.Y.Ö.: - 40 yılı aşkın bir süredir yararlanılan nükleer fisyona dayalı elektrik üretimi teknolojisi bugün Dünya'da 32 ülkede uygulanmakta olup 3 ülke de en kısa zamanda bu uygulamaya geçmeyi plânlamaktadır. Bunlardan Küba'da 2, İran'da 2, Romanya'da da 5 nükleer santral hâlen inşa hâlindedir. Bugün, yâni 1995'in başlarında, bütün Dünyâ'da elektrik üretimi yapan ve toplam 330.651 Mw kurulu güce sâhip 424 nükleer reaktör bulunmaktadır. Toplam kurulu gücü 59.720 Mw'a erişen 72 nükleer reaktör de aynı amaç için inşaat hâlindedir[1].

Ülkeler arasında elektrik üretimini nükleer reaktörlerden sağlamakta başı çeken Fransa'dır. Fransa'nın elektrik üretiminin %72,9'u nükleer kökenlidir. Onu %60'lık bir oranla Litvanya ve %59,9'luk bir oranla Belçika izlemektedir. Güney Kore ve İsveç için bu oran %43,2 ve Amerika Birleşik Devletleri için de %22,3 dür. Hâlen A.B.D.nde 109 nükleer reaktör faaliyet hâlinde olup 3 adet de yeni reaktör inşâ edilmektedir. Parçalanmadan önce S.S.C.B.'nde de faaliyet hâlinde 46 ve yapımı süren 26 nükleer santral bulunmaktaydı. Verdiğim bu rakkamlara: 1) yalnızca plütonyum ya da başka izotopların üretimi için inşâ edilmiş özel maksatlı nükleer reaktörlerin, 2) araştırma reaktörlerinin, ve 3) şileplerin ve askerî gemilerin tahrîkinde kullanılan nükleer reaktörlerin hiç biri dâhil değildir.

Dünyâ Petrol ve Kömür Kartellerinin, kendi petrol ve kömür satışlarının mikdarlarını düşüreceği endişesiyle, ülkelerin nükleer kökenli elektrik üretmemelerini temin için çok geniş çaplı bir faaliyet içinde oldukları ve bunun için pekçok paravan firma, vakıf, gazete ve parti aracılığıyla nükleer enerjiyi bir umacı gibi gösterip kamuoyunda nükleer enerjiye karşı bir şartlı refleks uyandırmak için büyük paralar sarfettikleri, büyük dezinformasyon (yâni haber saptırma, gerçek olmayan kasıtlı haber uydurma) şebekeleri kurdukları ve maddî menfaat sağladıkları kütle iletişim araçlarından âzâmî düzeyde yararlandıkları bugün artık iyice su yüzüne çıkmış bulunmaktadır.

Bir örnek olmak üzere Türkiye'nin tesis edeceği 1000 MW(elektrik) gücündeki bir nükleer santral yılda 1.600.000 ton petrol tasarrufuna eşdeğer olacaktır. Türkiye'nin bu türlü 10 nükleer reaktörü olsa bu, yılda 16.000.000 ton petrol tasarrufu demektir ki ülke petrole bağımlığının %70'ninden kurtulmuş olacaktır.

Eğer Türkiye'nin misâlini kalkınmakta olan 9 ülke daha izlese, bir nükleer reaktörün ortalama ömrünün yaklaşık 40 yıl olması olgusu karşısında, kabaca denilebilir ki, Dünyâ Petrol Karteli ve OPEC 40 yılda toplam olarak 6.400.000.00 ton daha az petrol satmış olacaklardır. Bunun için hangi ülke olursa olsun, bu ülkenin nükleer enerjinin sulhçu amaçlara yönelik nimetlerinden faydalanmasını önlemek bazı çevrelere uygun gelmektedir.

C.U.: - Şu hâlde Hocam Türkiye'nin bu kabil aldatmacalara kanmadan enerji açığı bakımından kurtuluşunu muhakkak nükleer enerjide araması gerektiğini açıkça ifâde edebilir miyiz?

A.Y.Ö.: - Hiç şüphesiz, Cemâl'ciğim. Türkiye eğer nükleer enerjiden yararlanma yoluna gitmez ise Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığımız'a ve Türkiye Atom Enerjisi Kurumu'na göre 2020 yılında karanlıkta kalacaktır.

C:U.: - Bir de nükleer enerjinin çevreye zarar vereceği iddia ediliyor. Gerçekten de nükleer enerji bir çevre düşmanı mıdır?

A.Y.Ö.: - 1000 MW'lık bir nükleer santralin çevreye yaydığı radyasyon 1000 MW'lık bir kömür santralinin çevreye yaymakta olduğu radyasyon mertebesindedir. Linyitle çalışan termik santrallerin çevreye radyasyon yaydığını pek az kimse bilmektedir ama bu bir vâkıadır. Linyitin içinda dâimâ uranyum filizlerine rastlamak mümkündür. Ayrıca linyit santralleri günde 2500 ton radyasyonlu kül çıkarır. Bacalarından çıkan karbondioksit sera etkisine, azot oksitler ve hidrojen sülfür ise asit yağmurlarına yol açar. Hâlbuki nükleer santrallerin ne kül problemi vardır ve ne de bacalarından bu gazlar çıkar. Bu bakımdan nükleer santraller gerçek çevre dostu santrallerdir.

C.U.: - Pekiyi Hocam; uzun vâdede nükleer enerji insanlığın bütün enerji ihtiyâcını karşılayabilecek midir?

A.Y.Ö.: - Hayır Cemâl'ciğim. Nükleer enerji Dünyâ'nın enerji ihtiyâcını ancak birkaç yüzyıl kadar karşılayabilir. Sonra onun da kaynakları tükenecektir. Fakat Türkiye bu kapsamda çok istisnaî bir durumda bulunmaktadır. Dünyâ'nın en büyük ikinci toryum rezervi bizdedir. Şimdi gelişmiş ülkeler termonükleer reaktörlerinin yapımı için büyük çaba sarfetmekte, uluslararası işbirliğine gitmektedirler. Bunların kaynağı hamen hemen tükenmez bir kaynak olan hidrojendir. Bu termonükleer enerji santralleri 2050 lere doğru operasyonel olduğunda insanlığın enerji problemi de halledilmiş olacaktır.

C.U.: - Hocam bu sohbetimizi de dinleyicilerimiz için acaba kısaca özetler misiniz?

A.Y.Ö.: - İnsanlık yakında ciddî bir enerji krizi ile karşı karşıya kalacaktır. Dünyâ petrol rezervinin 2050, doğal gazınkinin 2070 ve kömürünkünün de 2150 yılında tükenmiş olması beklenmektedir. Bu durum, dikkatlerin nükleer enerji ile alternatif enerji kaynaklarının üzerinde odaklanmalarına sebep olmaktadır. Uzmanların ciddî inceleme ve değerlendirmeleri ortaya çıkacak olan enerji açığını, kısa vâdede, "fisyona dayalı nükleer enerjiden elektrik üretimi"nin kapatmağa yetebileceğini göstermektedir. Türkiye eğer kısa bir süre içinde nükleer enerjiye geçmezse 2020 yılında karanlıkta kalmağa mahkûmdur. Orta vâdede, gene nükleer enerjiden yararlanmakla birlikte, bir alternatif enerji kaynağı olarak telâkki edilen Güneş enerjisinden yararlanmanın da devreye girmesi mümkün görünmektedir. Ve nihâyet sonunda, hemen hemen tükenmez bir kaynağa sâhip ve insanlığın uzun vâdeli enerji ihtiyâcına cevap verecek olan "termonükleer enerjiden elektrik üretimi" XXI. yüzyılın sonlarına doğru işlerlik kazanacaktır. Bununla birlikte bu tarz elektrik üretiminin bütün Dünyâ'da yaygınlaşabilmesinin en az bir ya da iki yüzyıl kadar sürmesi doğaldır.

Bu arada diğer alternatif enerji kaynaklarının arasında yatırımı, bakımı ve ürettiği elektriğin mâliyeti düşük olanlardan da hiç kuşkusuz yararlanılacaktır; ama bunlardan tek başına birinin de tümünün de insanlığın enerji talebini karşılayabilmesi mümkün görünmemektedir.

Türkiye'nin en kısa zamanda nükleer enerjiye geçmesi kaçınılmazdır. Bu husûsda medyanın uydurduğu yalanlara aldanmamak ve "Türkiye Atom Enerjisi Kurumu" ve "Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı" gibi uzman kuruluşların bilimsel kararlarına itimat etmek gerekir.

C.U.: - Hocam; size çok teşekkür ediyoruz. Çernobil nükleer kazâsının 9. yıldönümü günü olan bugünkü sohbetinizde nükleer enerjinin bir öcü değil, akıllıca kullanıldığında bize hizmet edecek, çevre dostu bir enerji türü olduğunu gösterdiniz. Bu bakımdan size çok teşekkür ediyoruz.

A.Y.Ö.: - Ben de gerçekleri bir kere daha açıklayabilmiş olmakdan dolayı gerçekten çok mutluyum, Cemâl'ciğim.



* * *





[1]DİKKAT! Bunlar 1995 yılı rakamlarıdır. Son 10 yıl içinde bu rakamlar doğal olarak artmıştır.
Tasarım & Geliştirme Tasarım & Geliştirme | magicleaves