Buradasınız

PETROL LOBİSİ, NÜKLEER SANTRALIN YAYGINLAŞMASINI ÖNLEMEK İSTİYOR [NURİYE AKMAN]

Kaynak: Zaman Gazetesi 19.03.2007 târihli nüshası

Petrol lobisi, nükleer santralın yaygınlaşmasını önlemek istiyor

[Türkiye'nin nükleer enerji serüveni -3] Bu röportaj dizisinde Türkiye'nin nükleer enerji meselesinin 49 yıl boyunca çilesini çekmiş olan duayeninin, ilk atom mühendisimiz Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre'nin yol gösteren deneyimlerini, düşüncelerini ve tavsiyelerini kendi ağzından aktarma fırsatını buldum. Prof. Özemre nükleer santral ihalesinin amatörlerle değil, bu konuda ehliyetli ve deneyimli kişilerle yürütülebileceğini, bunun dışında bir davranışın ülkeyi büyük zararlara sokacağını vurgulamakta ve her türlü ekonomik ve siyasi tercihler göz ardı edilerek, Güney Kore örneğinde olduğu gibi, Türkiye'nin kendi nükleer santrallarını kendisinin yapmasına yol açacak olan resmî bir tercih ve stratejinin devletçe benimsenmesini tavsiye etmekte.

* Türkiye, nükleer santralını işletecek personele sahip mi?

- Akkuyu ihalesinde reaktörü günde 3 vardiya olarak işletecek olan mühendis, işletme nezaretçisi ve operatörlerin 2 yıl yurtiçinde, santralın simülatörü üzerinde; ve 2 yıl da yurtdışında, benzer tipteki bir santralda bilfiil sürecek olan 4 yıllık eğitimleri yüklenicinin sorumluluğunda, maliyeti de santralın bedelinin içindeydi. Önümüzdeki ihalede de yükleniciye aynı şartların koşulması isabetli olacaktır. Bunların uzmanlık belgelerini yüklenicinin raporlarına dayanarak TAEK verecektir. Bürokrasinin eğitimi ise konularına göre gerek TAEK gerekse Enerji Bakanlığı tarafından birkaç aylık, fakat sürekli kurslar halinde gerçekleştirilmelidir. Bunun için her iki kurumda da bu eğitimleri verecek ayrı birer uzmanlık birimi kurulmalıdır.

* Nükleer santralın ekipmanı ve bakım hizmetini Türkler mi yapacak, yoksa o da dışarıdan mı alınacak?

- Gene Akkuyu ihalesinden misal vermek istiyorum. Bu ihalede santralın, yüklenicinin tedarik etmesi şart koşulan 2 yıllık yedek parça ihtiyacı da santral bedelinin içindeydi. Santralın devreye girmesinden sonra devletin de teşvikiyle yedek parçaya yönelik bir yan sanayi kurulmalıdır. İşletme ve bakım hizmetleri, yüklenicinin daha önce de belirttiğim 2 yıl sürecek olan işletme nezaretçiliği hizmeti hariç tutulursa, Türk elemanlar tarafından yapılacaktır.

* Türkiye yetiştirdiği atom mühendislerinden yararlanabiliyor mu?

- Atom enerjisi ve uygulamaları konularında 1957 yılından bugüne kadar 50 yılda, yurtdışında ve içinde, düzenli eğitim alarak ya da bilfiil iş başında binden fazla mühendisimiz ve yüksek düzeyde teknisyenimiz yetişmiştir. Yazıktır ki hükümetlerin bugüne dek nükleer enerjiye geçişimiz hakkında kararlı, salabetli ve ülkenin menfaatine olan bir siyasi irade sergileyememiş olmaları yüzünden bunların bir bölümü yurtdışında çalışmayı seçmiş; önemli bir bölümü de hayatını kazanabilmek için bürokrasiye ve ticarete kaymıştır. Bu, ülkemiz için büyük bir sorun ve hiç de küçümsenemeyecek büyük bir kayıptır.

* Santral yapımı öncesinde halkı nükleer enerji konusunda nasıl bilinçlendirmek lazım?

- Bu konuda sloganlarını uzman bir heyetin hazırlayacağı saldırgan ve sürekli bir propaganda kampanyasını gerekli görüyorum. Devletin bütün internet siteleri, medya ve belediyeler buna sürekli olarak katkıda bulunmalıdır. Medyada, belediye otobüslerinin ve tren vagonlarının, hatta sürekli olarak Türkiye'yi zaman zaman dolaşacak bir zeplinin üzerinde bile nükleer enerji lehindeki bu sloganlar yer almalıdır.

* Sizden evvel röportaj yaptığım emekli Büyükelçi Ömer Ersun, nükleer enerji santralları olan ülkelerin "yüksek teknolojiye sahip birinci sınıf devletler kategorisine" girdiklerini söyledi. Katılır mısınız?

- Dünyada "uzay teknolojisi" ile "nükleer teknoloji" kadar kalite teminine ve kalite kontrolüne olağanüstü önem veren ve bu konularda fevkalade katı normlara sahip başka hiçbir teknoloji yoktur. Evet, mesela "nanoteknoloji"de de kalite temini ve kalite kontrolü önemlidir; ama bu, ancak birkaç çeşit ürünü kapsar. Oysa öncekilerde söz konusu olan yüz binlerce farklı üründür. Bunlardan yalnızca birinin aksaması bile her iki teknolojinin uygulamalarında ölümcül sonuçlara yol açabilir. Bunlardan birine hakim olan devlet, müthiş bir sıçramayla "yüksek teknolojiye sahip devletler kategorisi"ne geçer. Buna en iyi misal 25 yılda nükleer teknolojinin her alanına hakim olmuş olan Güney Kore'dir. Bu açıdan Ömer Ersun haklıdır. Nükleer santral teknolojisine sahip olmak yüksek teknolojiye sahip olmanın tek değil, ama çok önemli bir ölçütüdür.

* Birinci sınıf devlet olmanın ölçütü; "özgürlükçü ve çoğulcu demokrasiyi yerleştirmiş bir devlet" mi, yoksa "yüksek teknolojilere sahip bir devlet" mi olmaktır?

- Mantıksal biçim açısından "yüksek teknolojiye sahip birinci sınıf devletler", "birinci sınıf devletler"in bir alt kategorisidir. Ancak "birinci sınıf devletler"in herkesin kabul edeceği "ilmî, tam, dakik, açık ve seçik bir tanımı" verilmiş değildir. Bu da herkesin sübjektif bir tanım ileri sürüp ona yegâne isabetli tanım sanki bu imiş gibi bakmasına ve dolayısıyla fuzuli, mesnedsiz iddialara ve konuşmalara imkân vermektedir. Herkesin üzerinde ittifak etmediği sübjektif bir tanım etrafında konuşmak ise fuzuli bir gevezeliktir. Burada önemli olan, uzay ya da nükleer teknolojilerin birine ya da ikisine birden sahip olan bir ülkenin ilim, itibar ve ekonomi açılarından muazzam bir sıçrama yapmış olacağıdır, vesselam!

* Peki "bilgisayar, elektronik, robotik, biyokimya, vs. teknolojilerine sahip ülkelerin birçoğunun nükleer enerji santralları kurmayı reddetmiş ya da bundan vazgeçmiş" olmalarına ne diyorsunuz?

- Anayasasında "Bu ülke nükleer santral kurmayacaktır" diye bir hüküm bulunan hiçbir ülke yoktur. Dolayısıyla bir ülkenin almış olduğu bir karar zaruretler altında pekala değişebilir. ABD'de uzun süredir nükleer santral kurulmamasının sebebi, eyalet meclislerinde petrolcülerin çevreyle ilgili olarak aldırdıkları kararların nükleer santral için gerekli izinlerin alınmasını uzatmış olmasıdır. Buna göre bir santralın inşa süresinin 12 ila 18 yıl arasında değişeceği ve bunun da maliyeti olağanüstü artıracağı ortaya çıkmıştır. ABD'de sorun, petrolcülerin rakip gördükleri nükleerin önünü kesmeleridir. Ama 1990'dan itibaren nükleer elektrik üreten şirketler sanki 19 adet 1000 MWe'lik yeni nükleer santralı devreye sokmuş gibi santrallarının kapasitesini artırmayı başarmışlardır. 1979'da ABD'de Three Miles Island santralındaki kazanın uyandırdığı endişe ile İsveç, 1980 yılında bir referandumla ülkedeki 10 nükleer santralın 2010'da kapanmasına karar vermişti. Fakat bu tarihe kadar yapılan sondajlar, sanayi ve halkın çoğunluğunun artık buna kesin karşı olduğunu göstermektedir.

* Almanya da bu işten vazgeçenler arasında, değil mi?

- 2000'de Gerhard Schröder, koalisyon ortağı Yeşiller Partisi'nin baskısıyla Almanya'nın nükleer santrallarının 2020'ye kadar kapatılmasını kabul etmişti. Fakat bu, aslında, santralların 2020 yılına kadar işlemesini garanti altına alan politik bir başarıydı. Şimdiki hükümetin ise bu kapatma kararına karşı olduğu bilinmektedir. Çernobil kazasından bir yıl sonra 1987'de İtalya da bir referandumla ve yeni bitmiş olan nükleer santralını hizmete sokamadan, nükleer enerjiden yararlanmaktan vazgeçmiştir. Avusturya'da ise 1978 yılında kurulan nükleer santral hizmete sokulmadan yapılan bir referandumda halkın % 50,5 kadarı nükleer enerjiden vazgeçmek yönünde oy kullanmıştır. Avusturya, şimdi, komşularındaki nükleer santrallarda üretilen elektriği ithal etmektedir. Fakat nükleer santralların yaygınlaşmasını önlemek isteyen dünya petrol kartelinin oyunları ve medyada bu kartele hizmet edenlerin dezinformasyonları deşifre oldukça, 1980-2000 arasında oluşan nükleer enerji fobisinin sönmekte ve devletlerin nükleer enerjiden yararlanmaya daha bir şevkle baktığı gözlenmektedir.

* Ömer Ersun, nükleer enerjiye karşı çıkanları ya cahil ya ajan olarak nitelendirmişti. Sizin değerlendirmeniz ne?

- 1985'ten beri Avrupa'da ve Türkiye'de pek çok "nükleer enerji karşıtı" kimseyle karşılaştım. Bunları; samimi ve tartışmaya açık olanlar ve fanatik nükleer enerji karşıtları diye ikiye ayırabiliriz. Fanatiklerde bazı odaklara hizmet eden, ayda 5000 $ maaşlı kimseler de var, bu işi şöhret için ya da psikolojik tatmin için benimsemiş olanlar da. Ne yazıktır ki fanatik nükleer enerji karşıtlarının çoğu iflah olmaz bir "kendini uzman sanma" vehmiyle malûldürler. Bu vasıfları sebebiyle de çabuk tava gelmekte ve bazı çevreler tarafından rahat manipüle edilebilmektedirler. Bunlara "Haydi! Akkuyu'da antinükleer gösteriye gidiyoruz" denildi miydi, bu gösteriye katılan 1500 kişinin 5 gün boyunca taşınma, beslenme ve konaklama masraflarının, Türkiye şartlarında, en az üç yüz bin dolar kadar bir paraya mal olduğunu ve bu meblağın da bu işten çıkarı olan birilerinin kasasından ödenmekte olduğunu idrak edemeyecek ve bu meblağın niçin sarf edildiğini sorgulayamayacak kadar da saftoroz olabilmektedirler.

* 'Türkiye nükleer enerji santralı yerine yenilenebilir enerji kaynaklarına, yani suya, güneşe, rüzgâra yatırım yapmalı' diyenler de var, 'bunlar nükleer enerjinin alternatifi olamaz' diyenler de. Siz ne düşünüyorsunuz?

- Dünya hızla bir enerji darboğazına girmekte. Petrolün 2070, doğalgazın 2090 ve kömürün de 2170 yıllarına doğru tükenmesi bekleniyor. Hidrolik potansiyelin henüz kullanılmayan bölümü bu birincil enerji kaynaklarının yerini tutacak büyüklükte değil. Enerji ihtiyacı her yıl ortalama % 10 kadar artan bizimki gibi gelişmekte olan bir ülkenin kurulu enerji gücü ise 7 yılda bir, tam 2 misli artıyor. Bu durum göz önünde tutulduğunda insanlık güneş, rüzgâr, biyomas, jeotermi vs... gibi her türden yenilenebilir enerji kaynağından yararlanmak, ama her şeyden önce de enerjiyi sorumsuzca israf etmemeyi öğrenmek zorunda. Fakat bunların hepsi de devreye sokulsa bile, hesaplar bunların dahi sürdürülebilir bir kalkınmayı temin etmekten uzak olduğunu gösteriyor. Bu durumda insanlığı kurtaracak olan iki kaynaktan biri fisyona dayalı nükleer santrallar, diğeri de füzyona dayalı termonükleer santrallardır. Bu sonuncusunun bir prototipinin ancak 2070'lerde hizmete sokulabileceği ümit ediliyor.

* Enerji santralı sahibi olmak, insanın aklına ister istemez nükleer silah sahibi olmanın eşiği fikrini getiriyor. Bu konu hiç MGK gündeminde ele alındı mı?

- Türkiye, Nükleer Silahların Yayılmasını önleme Antlaşması'nı imzalayıp TBMM'den geçirmekle hem kendi ulusuna ve hem de diğer devletlere "nükleer silah üretmeyeceğini ve bu konuda başkalarına da yardım etmeyeceğini" taahhüt etmiş ve Nükleer Güvenlik Anlaşması'nı imzalayarak da bu konuda UAEA'nın kontrolünü kabul etmiştir. Türkiye taahhütlerine sadık, güvenilir ve ciddi bir ülkedir. Bu konu Milli Güvenlik Kurulu'nda, ancak, bu hukukî çerçeveyi bilmeyen üyeleri aydınlatmak babında konuşulmuş olabilir, o kadar!

* Enerji Bakanı Hilmi Güler nükleer santral ihalesi için çağrıyı genel seçimlerden önce yapacaklarını ifade ediyor. Sizce ihale öncesi yapılması gereken her şey yapıldı mı?

- Kapalı kapılar ardında neler yapıldığını bilemem. Ama bu konunun 50 yıldır girdisini, çıktısını bilen biri olarak edindiğim intiba şudur ki bu konuda tanıdığım en tecrübeli elemanlardan hiçbirinin bu işe katkısı resmî makamlar tarafından talep edilmiş değildir. Bu, sonuçları ileride pişmanlığa yol açabilecek olan büyük bir nakısadır. İhale şartnamesini hangi ehil kurul hazırlamıştır? Akkuyu ihalesinde rahmetli Prof. Dr. Nejat Aybers, Prof. Ahmet Bayülken ve benim son şeklini verdiğimiz 5 ciltlik teknik ve ekonomik şartname esas olarak mı alınacaktır, ya da bu şartname güncelleştirilmişse hangi tecrübeli ve ehil nükleer mühendisler tarafından güncelleştirilmiştir? Bunları da bilmiyorum; ama ciddi surette endişe duymaktayım.

Yarın: Enerji Bakanı Hilmi Güler: Nükleer enerji namus meselemiz

NURİYE AKMAN

Tasarım & Geliştirme Tasarım & Geliştirme | magicleaves