Buradasınız

ÜSKÜDAR'DA EZÂN

ÜSKÜDAR'DA EZÂN

Prof.Dr. Ahmed Yüksel Özemre

Ezân, Arapça'da "bildirmek, ilân etmek" anlamını da hâiz olan EZN masdarından türemiştir; mü'minlere namaz vaktini hatırlatmak ve câmiye çağırmak üzere Cenâb-ı Peygamber Efendimiz'in Medine'ye hicretinden sonra uygulanılmaya başlanan bir sünnettir. Önceleri müslümanlar namaz vakitlerinde Mescîd-i Nebevî'de çağrısız toplanırlarmış. Ezânın ihdâsından önce de birisinin yüksek sesle "Es salâtü câmia" diyerek mü'minleri namaza dâvet etmesi âdeti teessüs etmiş.

Rivâyete göre, Cenâb-ı Peygamber mü'minleri namaza çağırmak için nasıl bir usûl izlenmesi gerektiği husûsunda bâzı sahâbeye danışmış; ama onların teklif ettikleri çan çalarak ya da boru öttürerek yâhut ateş yakarak çağırmayı, birini hıristiyan diğerini yahudî ve sonuncusunu da mecûsî âdeti olduğu için kabûl etmemiştir.

Gene rivâyete göre ezân, sahâbeden ve Medine'li ensârdan Ebû Muhammed Abdullāh bin Zeyd bin Sa'lebe'nin (vef. H. 32) gördüğü bir rüyâda kendisine öğretilmesi ve bunu Cenâb-ı Peygamber'e nakletmesi üzerine vaz edilmiştir. Bunun üzerine Ömer aynı rüyâyı kendisinin de görmüş olduğunu iddia etmiş ve Abdullāh bin Zeyd'in kendisinden önce davranıp Hazret-i Muhammed'e rüyâsını anlatmış olmasından üzüntü duymuştur.

Bütün ömrü boyunca Hazret-i Peygamber'e Bilâl-i Habeşî ile, Abese Sûresi'nin ilk iki âyetinin inzâl sebebi olarak gösterilen, âmâ İbn Ümmü Mektûm el Kureyşî el Âmirî müezzinlik etmişlerdir.

Çocukluğumda ezân: Tanrı Uludur (4 kere)/Şübhesiz bilirim bildiririm Tanrı'dan başka yoktur tapacak (2 kere)/Şübhesiz bilirim bildiririm Tanrı'nın elçisidir Muhammed (2 kere)/Haydi namaza (2 kere)/Haydi felâha (2 kere)/(Sabah namazı için) Namaz uykudan hayrlıdır (2 kere)/Tanrı Uludur (2 kere)/Tanrı'dan başka yoktur tapacak (2 kere) şeklinde Türkçe okunurdu. Bu Türkçe ezânda "Haydi felâha" ibâresi önce "Haydi kurtuluşa" diye teklif edilmiş iken, bunun İstanbul'da daha çok Rumlar'ın ikāmet ettikleri Kurtuluş semtini çağrıştıracağı endîşesiyle, Atatürk tarafından "Haydi felâha" ibâresinin uygun bulunmuş olduğu rivâyet edilmektedir.

Türkçe ezân özlemi ilk defa Ziyâ Gökalp tarafından 1918 yılında ortaya atılmıştır. Atatürk tarafından da benimsenerek 1932 yılında zorunlu olarak uygulanmaya başlanılan ve Türk Cezâ Kānûnu'nun 526. maddesi kapsamında farz edilerek yürütülmekte olan bu tedbirler 1941 yılında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü zamanında çıkarılan 4055 sayılı "Arapça Ezân ve Kamet'in Memnûiyeti" hakkındaki kānûnla pekiştirilmiştir. Buna göre: "Arapça ezân ve kamet okuyanların üç aya kadar hapsi veyâ 10 liradan 200 liraya kadar para cezâsıyla cezâlandırılması" öngörülmekteydi.

Ezânın Arapça okunmasının serbest bırakılması Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 16 Hazıran 1950 târihli kararıyla mümkün olmuştur. Bugün okunmakta olan ezân: Allāhu Ekber (4 kere)/Eşhedü en lâ ilâhe illâllāh (2 kere)/Eşhedü enne Muhammeden resûlullāh (2 kere)/ (2 kere)/Hayyâ ale-s selâ (2 kere)/Hayyâ ale-l felâh (2 kere)/(Sabah namazı için) Es selâtü hayrun mine-n nevm (2 kere)/Allāhu Ekber (2 kere)/Lâ ilâhe illâllāh (2 kere) şeklindedir.

Abdülbâkıy Gölpınarlı, Cenâb-ı Peygamber ve Ebûbekir zamanında ezânda Hayyâ ale-l hayru-l amel diye bir ibâre bulunduğunu fakat bunun halîfe Ömer'in re'sen Hayyâ ale-l felâh'a çevirttiğini söylemektedir1. Ayrıca, Mâlikî'ler ezânın başındaki tekbîri 4 kere değil yalnızca 2 kere okumaktadırlar. Hanefî mezhebinden İmâm Ebû Yusuf ile İmâm Muhammed de, Abdullāh bin Zeyd'den gelen bir rivâyete dayanarak ve Medine halkının uygulamasına bakarak, uygulamanın Mâlikî mezhebininki gibi olması gerektiğine hükmetmişlerdir.

Çocukluğumda Üsküdar'da civârımızdaki câmilerin müezzinleri sabah ezânında Sultanahmet Câmii baş imâmı hâfız ve bestekâr Sâdettin Kaynak'a taş çıkartan bir mûsıkî kültürüyle Sabâ ya da Dilkeşhâverân makāmından ezâna başladılar mıydı hepimiz yataklarımızdan doğrulur ve huşû içinde bu ezânları dinlerdik. Bir ta­raftan hoparlörlerin olmayışı, diğer taraftan hepsi de mûsıkîye âşinâ olan müezzinlerin biribirlerinin seslerini kesmeden sırayla ezânlarını terennüm etmelerindeki yüksek âhenk hepi­mizi mest ederdi. Ezân sesleri kesilir kesilmez, bu sefer de, hemen her evin bahçesindeki kümeslerin Denizli'li efendileri bir başka âhenk içinde ama bu sefer sanki bir müsâbakaya katılmış da üstünlüğünü herkese tasdik ettirmek isteyenlerin gayretiyle ötüşmeğe başlarlardı. İdrâk sâhipleri için, ezânlardan mest olup da başı tekrar yastığa düşenlerin namaz vaktini kaçırmamaları için son bir ihtardı bu!

Yazları ise bahçelerimizde yurt edinmiş olan bülbüllerin terennümü sabah namazını edâ etmiş olanların mükâfatı olur, millet gün doğmadan yastığa başını koymazdı. Aslında o devirde sabah namazından sonra Cenâb-ı Hakk'a niyâz etmek ve Kur'ân okumak varken yat­mak zül sayılırdı. Herkes, erken kalkmanın insanın betini bereketini arttırdığı inancıyla, ibâdetini bitirir bitirmez hemen günlük işlerine koyulurdu. Namazdan sonra uyuyanlar ise, çoğunlukla bizim gibi çocuklar ve hâlsiz hastalar olurdu.

Çocukluğumda Emetullāh Gülnûş Vâlide Sultan Câmii'nin (yâni, halk arasında, Yeni Câmi'nin) 6 kişilik bir müezzin kadrosu vardı. Başmüezzin (ya da eski tâbiriyle Sermüezzin) bir Bektâşî babası olan Abdüllâtif Baba idi. Diğerleri arasında Celvetî-Melâmî Eşref Ede Efendi2 vardı. Hepsi de hâfız ve mûsıkîye bihakkın vâkıf kimselerdi. 

öte yandan Mihrimah Sultan (ya da İskele) Câmii'nin Şâbanî imâmı Nâfiz Uncu Efendi'nin3 de sesi, babam hâfız Nurullāh beyin naklettiğine göre hârikulâdeymiş. Aya­sof­ya Câmii'nde mu­kā­be­le oku­du­ğu za­man­lar­da câmide iz­di­hâm olur, bil­has­sa ha­nım­lar Nâfiz Ho­ca'yı din­le­mek üze­re bu câmie fevc fevc akar­lar­mış. Bu­nun ne­ti­ce­sin­de Nâfiz Ho­ca'nın ben­li­ği ka­bar­mış. An­cak bir müd­det son­ra nef­sin­de zu­hur eden bu ben­lik onu ra­hat­sız et­meğe baş­la­mış ve bu­nun tek zâhirî se­be­bi­nin gü­zel se­si ol­du­ğu­nu idrâk eder et­mez de derhâl enâniyyetinden4 ötü­rü Allāh'a töv­be edip bu se­si on­dan al­ma­sı husûsunda müntesibi olduğu Nasûhî Dergâhı'nda niyâzda bu­lun­muş. Bu hâlis duâsı ka­bûl olun­muş ki, er­te­si sa­bah kalk­tı­ğın­da o gü­ze­lim se­si­nin git­miş, ye­ri­ne kı­sık, çat­lak ve boğuk bir se­sin ikā­me edil­miş ol­du­ğu­nu se­vinç­le gör­müş.

Eskiden müezzinler minârenin şerefesine çıkarak ezân okurdu. Bunlar, civardaki câmilerin müezzinlerinin de minâreye çıkmış olduğunu görmeden ezâna başlamazlardı. En büyük câminin müezzini ezâna başlar, ilk cümleyi nidâ ettikten sonra daha küçük câmilerin müezzinleri sırayla aynı cümleyi nidâ ederler, ve ezân bu minvâl üzere sürüp giderdi. Bu usûlün Emevîler devrinde Şam'da icâd edilen bir usûl olduğu rivâyet edilmektedir. Üsküdar'da meselâ ilk olarak Gülnûş Vâlide Sultan Câmii ezâna başlardı. Ondan sonra mücâvir câmi ve mescidlerden, ikinci sırada İskele Câmii, üçüncü sırada Şeyh Câmii, daha sonra Davutpaşa Camii ve Selmanağa Mescidi sırayla ezâna başlarlardı. Eğer  Gülnûş Vâlide Sultan Câmii müezzini sabah ezânına sabâ makāmından başlamışsa diğerleri de edeben sabâdan başlardı. Selâtin câmilerde, nâdiren, iki müezzin iki ayrı minâreden aynı anda fakat bu kurallara uyarak ezân okurdu . Buna genellikle "çifte ezân" denirdi.

Üsküdar müezzinleri, genellikle, sabah ezânını: sabâ ya da dilkeşhâverân; öğle ezânını: rast, hicâz; ikindi ezânını: uşşâk, hicâz, bayâtî;  akşam ezânını: segâh, dügâh, rast, hicâz; yatsı ezânını ise: rast, uşşâk, nevâ, bayâtî ya da hicâz makamlarında nidâ ederlerdi. Hanefî, Şâfiî ve Mâlikî mezheblerinin aksine, Hanbelî mezhebi ezânın makamla okunmasını tasvib etmemektedir. 

Üsküdar'ın müezzinleri arasında merhûm hâfız âmâ Tevfik'i de unutmamak lâzımdır. âmâ Tevfik iri yapılı, gür ve pürüzsüz sesli, mûsıkîye âşinâ ve hadîs bilen bir zâttı. Yaz olsun kış olsun her namaz vakti Yeni Câmi'nin iki minâresinden birinin ilk şerefesine çıkar ve o gür ve dâvûdî sesiyle ezân okuduğu zaman bütün Üsküdar ayağa kalkar bu usta sesi huşû içinde dinlerdi.

Üsküdar'ın bâzı câmi ve mescidlerinin imâmları ve müezzinleri namaz kılmaya gelen çocukları ve delikanlıları heveslendirmek üzere onlara önce kametin nasıl okunacağını tâlim ederler ve daha sonra da gerçekten de kābiliyetli olanlarını minâreye çıkartıp ezân okuturlardı. Ben Ayazma 21. İlkokulu'nda5 4. ve 5. sınıfları okurken iki sevgili sınıf arkadaşım: Allāh ömrünü tezyid etsin Ahmet Taşçıoğulları6 ile Allāh ganiy ganiy rahmet eylesin âmil çelebioğlu7 okula mücâvir Ayazma Camii'nde öğle paydosunda namaz kılmaya gittiklerinde imâmın ve müezzinlerin de teşvikiyle iki yıl müezzin yardımcılığı yapmışlardı. 

çocukluğum ve gençliğimde ne şehrin içinde ve ne de Boğaz'da bugünkü kadar bir gürültü vardı; öyle ki bâzı günler bizler Balaban semtinde ikāmet etmekte olduğumuz, babaannemin babası Münib Paşa'nın konağı'ının8 3. katından Ortaköy Câ-mii'nden ya da eski Feriye Sarayları'nın9 ardına düşen Yahyâ Efendi Dergâhı'ndan okunan sabah ezânlarını duyabiliyorduk.

Osmanlı Sarayı'nda Müezzinbaşılık önemli bir mevkı' idi. XIX. yüzyılın meşhur bestekârlarından Şâkir Ağa, Hammâmîzâde İsmâil Dede, Hacı Hâşim bey ile Rıfat bey de bu görevde bulunmuş olanlardandır. 

1950'li yılların sonuna kadar Üsküdar'daki müezzinlerin bir tekinin bile falsolu bir ezân okuduğunu duymadım. Ezân okumanın soysuzlaşması Demokrat Parti iktidârının Hacc'a gidişi kolaylaştırmasıyla başladı. İsmet İnönü rejiminin din üzerindeki ağır baskısıyla izole kalmış ve kritik düşünceden uzaklaşıp taklîd ile yetinmiş olan nesiller Hacc'a gittikleri zaman Suudî Arabistan'da gördükleri dinî uygulamaları Cenâb-ı Peygamber'in zamanındanberi bozulmadan kalmış Sünnet-i Seniyye'nin ta kendisi zannederek Türkiye'ye aktarıp taklîd etmeye ve hattâ icbâr etmeğe başladılar. 

çocukluğumda ve gençliğimde Üsküdar'da, İstanbul'da, Bursa'da, Adapazarı'nda ve Kayseri'de ziyâret ettiğim, namaz kıldığım bütün câmilerde erkekler ile kadınların saflarının arasında, namazda, sâdece 1,5-2 metrelik bir koridor bırakılırdı. 1955 yılından i'tibâren kadınlar perdeler ya da kafesler arkasında namaz kılmaya icbâr edildi. Kur'ân ise, Osmanlı'nın o kanaviçe gibi işlemiş olduğu Kur'ân kıraat tavırları terk edilerek, arap şîvesi taklîd edilmek sûretiyle okunmaya başlandı.

Eskiden câmilere müezzin ve imâm tâyini özellikle namzetlerin mûsıkî bilgileri kontrol edilerek yapılırken bu titizlik de bir süre sonra tavsadı. Önce şerefelerde müezzinlerin yerini hoparlörler aldı; ve ortalığı ezân okumayı arap şîvesiyle böğürmek zanneden, ve özellikle de sabah ezânında ne kadar yırtınırcasına böğürürse o kadar çok sevap kazanacağını uman bir echel takımı kapladı Olmayacak yerlerde heceleri uzatma, üç medd'lik yerde 15 medd'lik "yırtınma" gürültüleri ortalığı sardı. Üsküdar'ın pekçok mahallesinde eski Üsküdarlı dindarlara da, bu durumda "Fesubhânallāh" diyerek sabır izhârından başka hiçbir tercih kalmadı.

Gençliğimde Üsküdar'da halk arasında "Sucu İbraam" diye anılan İbrâhim üç eşeğiyle mahalle aralarında fevkalâde gür ama tasavvurun fevkinde akortsuz bir sesle Tomruk suyu satardı. Sinan Paşa Câmii civârında karısı ve üç çocuğu ile birlikte salaş bir gecekonduda otururdu. Kendisini yakından tanıyanlar ailenin bütün fertlerinde bir tuhaflık, bir meczûbluk bulunduğunu söylerlerdi.

Bir Ramazân günü Sucu İbraam'ın sesinin letâfetini(!) neyzen Niyâzi Sayın'a methedip de onu gaza getiren dostları her ikisinin de Doğancılar Câmii minâresinde bir yatsı namazı için çifte ezân okumalarını temin etmişler ve bu ikisi şerefeye çıktıklarında vuku bulacak olan şâhâne şamatayı kaçırmamak için de aşağıda mücâvir mahallelerden 20-30 kadar meraklı(!) bıçkın birikmişmiş.  Niyâzi Ağabey "Tanrı Uludur, Tanrı Uludur" diye kendine mahsûs edâ ve makāmla ezâna başladıktan sonra sıra Sucu İbraam'a gelince bu fıkarânın ezân okuyacak sesinin de makām bilgisinin de bulunmadığı, ürettiği o muazzam kakafoniyle ortaya çıkınca Niyâzi Ağabey de bu durum karşısında kendisini tutamayarak kahkahalarla gülmeye başlamış. Her ikisi de, bu sıra dışı çifte ezânı zar zor bitirinceye kadar, aşağıda biriken kalabalığın da neşesine neşe katmışlar,  bu arada "Yaşa İbraam! Nûr ol da bizim bahçeye düş!" ya da "Yaşa Niyâzi! Nûr ol da bizim bahçeye düş!" âvazları bütün Doğancılar semtini titretmişmiş.

* * *

[1] Bk. Abdülbâkıy Gölpınarlı, Târih Boyunca İslâm Mezhepleri ve Şîîlik, s. 74, Der Yayınları, İstanbul 2003.
[2] Eşref Ede hakkında ayrıntılı bilgi için Bk. Ahmed Yüksel Özemre, Üsküdar'ın üç Sırlı'sı, 2. baskı, Kubbealtı Neşriyâtı, İstanbul 2005.
[3] Nâfiz Uncu hakkında ayrıntılı bilgi için Bk. Ahmed Yüksel Özemre, Üsküdar'ın üç Sırlı'sı, 2. baskı, Kubbealtı Neşriyâtı, İstanbul 2005.
[4] Enâniyyet: Benlik.
[5] Şimdiki Şemsipaşa İlköğretim Okulu.

[6] Ahmet Taşçıoğulları, uzun yıllar Hâkimiyet-i Milliye Caddesi'nde Selmanağa çeşme-si'nin yanındaki dükkânın yanında 47 kapı numaralı bakkal dükkânında Üsküdar'lılara en kaliteli malları sunmuştur.

[7] Klâsik Türk Edebiyatı sahasında yeri doldurulamayacak araştırcılardan biri olan Prof.Dr. âmil çelebioğlu (1934-1990) Marmara üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi eski dekanlarındandır. Hac sırasında El Müeysem tünelinde meydana gelen sıkışıklıkta eşini kurtamak isterken ezilerek Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur.

[8] Şimdi Doğancılar Caddesi'nde 26 ve 28 kapı numaralı apartımanın işgāl ettiği yer.

[9] Şimdilerde Galatasaray üniversitesi ile Kabataş Lisesi'nin bulunmakta olduğu yanyana üç binâ.
Tasarım & Geliştirme Tasarım & Geliştirme | magicleaves