KÜLTÜRÜMÜZDEKİ YOZLAŞMA

KÜLTÜRÜMÜZDEKİ YOZLAŞMA

(14 Aralık 1994 târihinde MORAL FM'de Cemâl Uşşak'ın pîşekârlığında yapılan sohbet)


C.U.: - Muhterem Hocam; yazılı ve görüntülü basının önemli bir bölümünün millî Kültürümüzü kemirmekte olduğunu; dilimizi, mûsıkîmizi, zevkimizi ve edebimizi bozucu bir tutum içinde bulunduğunu her sağduyu sâhibi teslim etmektedir. Bugünkü sohbetimizi acaba bu eksene oturtabilir miyiz?

A.Y.Ö.: - Tabiî Cemâl'ciğim. Bana göre çok da isâbetli olur.

C.U.: - O hâlde, Hocam, her şeyden önce kültürü nasıl tanımlamamız gerekir?

A.Y.Ö.: - Osmanlıcada "kültür"e delâlet etmek üzere, arapça anlamı "tarla sürme" olan "hars" kelimesi kullanılmaktaydı ve bu, lâtince "cultura" kelimesinin de tıpatıp eşanlamlısıdır. Kültür'ün bugün için herkesi tatmin eden bir tanımını vermek maalesef mümkün değildir. Bunun sebebi "kültür" deyince bu kavramın kapsamı içine, pekçok pozitif parametrenin yanında, sınırları her zaman ve herkes tarafından tek bir biçimde idrâk edilemeyen sübjektif parametrelerin de girebilmesidir. Bununla birlikte "kültür"ü oluşturan başlıca unsurların âdet, örf ve gelenek (an'ane) olduğu husûsunda yaygın bir kanaat vardır.

Âdet: "mahdut bir grup kimse tarafından riâyet olunagelen hâl, hareket, davranış, tutum" olarak tanımlanmaktadır. Örf: "bir kānûna, bir kurala ya da bir emre dayanmamakla beraber bir halkın kendiliğinden kabûl edip uyduğu âdetler topluluğu"na işâret etmektedir. Gelenek ise: "bir halkın uzun zamandanberi koruduğu örfü"dür.

Buna göre de kültür: "bir milletin geleneklerinin, mânevî varlığı ile düşünce ve ideal birliğini oluşturan fikir ve sanat eserlerinin ve bunların üretimindeki yol-yordamların bütünü" olarak tanımlanabilir.

Aslına bakılacak olursa, kültür dinamik bir nesnedir; temel unsurları olan geleneklerin, fikir ve sanat ürünlerinin nitelik ve nicelik, yâni içerik ve sayı bakımından değişmesi iyi'ye ve zenginleşme'ye yönelik olursa kültürün tekâmül'ünden (gelişmesinden, evriminden), ve eğer bu değişim soysuzlaşma'ya (dejenerasyon'a) ve fakirleşme'ye yönelik olursa da kültürün yozlaşması'ndan ya de kültürün deformasyonu'ndan söz edilir.

C.U.: - Toplumlarda bu kültür değişimleri acaba toplumun yapısına bağlı olarak ne gibi özelliklere sâhip olur?

A.Y.Ö.: - Gözlemler kültür değişimleri'nin kapalı toplumlarda çok yavaş, açık toplumlarda ise hızlı olabildiğine işâret etmektedir. Bir millet, kendi kültüründen farklı bir kültürle karşılaştığı zaman: ya 1) bu kültürü tümüyle reddeder (aşırı muhâfazakâr kültür), ya 2) bu kültürün kendi kültürüyle çelişik olmayan yanlarını millî kültürüne mezceder (millî kültür ağırlıklı kültür evrimi), ya 3) bu kültürün kendi millî kültürüyle çelişik kalıplarından, paradigmalarından, değer hükümlerinden bir bölümünü, çelişkileri görmezlikten gelerek, kabûl eder (paradoksal veyâ eklektik kültür), ya da 4) millî kültürünü bu kültürün sultasına terkeder (emperyalist kültür ağırlıklı kültür soysuzlaşması). Buna göre bu son iki şık kültür yozlaşması sürecine tekābül ederler.

C.U.: - Son yıllarda kültürümüzde ortaya çıkan değişimlerle ilgili birkaç küçük örnek verir misiniz, Hocam?

A.Y.Ö.: - Tabiî Cemâl'ciğim. Kitle iletişim araçlarının gelişmesine paralel olarak kültürler arası etkileşmelerin hızı ve yoğunluğu de olağanüstü artmış bulunmaktadır. Özellikle televizyon artık günün 24 saatinde yabancı kültürlerin kendi kültürümüzle çelişik pekçok yanını, şartlı refleks yöntemiyle, beyin yıkar gibi gözlerimizin önüne sermektedir. Artık ayrılırken "Allāha ısmarladık", "Güle güle", "Hayra muhâtab olun!" gibi niyâz ve temenni cümlelerinin zerâfetinden yoksun, "Kendine iyi bak!" diye emir veren kaba bir televizyon nesli yetişmektedir. Kezâ birkaç kişinin konuşmasına duhûl eden bir kimse, lâfa: "Affedersiniz Efendim, âfiyettesinizdir İnşâallāh" diye değil de "Hey! Burada neler oluyor?" diye girmeyi fâzilet addetmektedir. TV filmlerinde ve bütün TV reklâmlarında (Dikkat ediniz!) yemek, Türk-İslâm töresinin tamâmen aksine, hep sol elle yenilmektedir. Bu tarz yemek yemek öylesine revaçtadır ki Konya'daki bir etli ekmek lokantasından tutun da lüks lokantalara kadar her yerde çatal tabağın soluna konur, ve dinî bilgisi olan kimseler bile yemeği sol elle yer olmuşlardır. Örf ve âdetlerimizin sinsice kemirilmelerine bir başka misâl de Osmanlının asırlar boyu çeşitli mûsıkî makamlarıyla ve hârikulâde bir zevk ve estetikle zenginleştirdiği Kur'ân kıraat tarzının, yerini, Türk zevkine uymayan makamsız, mûsıkîsiz bir arap şîvesine terketmiş olduğudur.

Şirki en büyük günah sayan bir dine mensûb olan, ve mensûbiyetini de meydanlarda halka hitâb ederken sözleriyle açıkça izhâr etmekten çekinmeyen bâzı siyâsiler olsun, stadyumlarda bâzı taraftarlar olsun, liderlerini ya da tuttukları futbol takımını "En Büyük Lider" ya da "En büyük Takım" olarak değil de yalnızca "En Büyük!" (yâni Ekber!) diye ilân etmektedirler. Oysa Türk-İslâm kültüründe Ekber olan yalnızca ve yalnızca Allāh'dır. İşte bu örnekler de dinî kültürün kemirilmesine şuursuzca nasıl âlet olunduğunun üzüntü verici örnekleridir. Kültürümüz, gürûhların demokratik irâdesiyle(!) sokaklarda işte böyle yozlaştırılmaktadır.

Bunun ötesinde Basın'ın belirli bir kesimi tarafından çıkartılmakta olan mecmuaların isimlerine bakacak olursanız karşınıza: La Maison Française, Focus, Vogue, La Santé, PC World, Options, Auto Katalog, Ekonomik Trend, Antiquariat, vb... gibi yabancı başlıklar çıkmaktadır. Bu da yıllarca Türk Dil Kurumunun sistematik bir biçimde yozlaştırdığı dilimizin bu sefer Medya tarafından yozlaştırılması demektir.

C.U.: - Muhterem Hocam; "kültür yozlaşmasının temelinde örf ve âdetlerin kemirilmesi yatmaktadır" diyebilir miyiz?

A.Y.Ö.: - Evet. Gerçekten de kültür yozlaşması sürecinin temelinde, motivasyonları ne olursa olsun, örf ve âdetlerin sinsi bir biçimde kemirilmesi yatmaktadır. Bu çok uzun vâdeli fakat sonucu bakımından etkili bir süreçtir.

C.U.: - Efendim bir de "mikrokültür" denilen bir kavram var. Bu nedir?

A.Y.Ö.: - Kültür yozlaşmasının ikinci safhası millî kültüre yabancı, asalak mikro-kültürler'in oluşum safhasıdır. Bu mikrokültürler çoğu zaman farklı bir dünya görüşüne, farklı bir ideolojiye ya da millî örf ve âdetlerden farklı bir davranışa sâhip olan gruplar ya da grupçuklar yâhut da halk kitleleri tarafından üretilir. Bunların millî kültüre karşı genellikle asalak, reaksiyoner ve hattâ saldırgan bir tavırları vardır. Bu mikrokültürler içinde en bozguncu nitelikte olabilenleri kitle kültürü denilen kategoriye dâhil olanlardır.

C.U.: - Halkı nasıl tanımlayacaksınız, Hocam?

A.Y.Ö.: - Halk diye: 1) ortak bir târihin, 2) köklü ve istikrarlı, çoğu kere otantik bir "etnokültür" niteliğindeki bir kültürün, 3) kurumlaşmış bir hukûkî ve siyâsî düzenin birleştirdiği ve 4) en küçük birimi "aile fertleri" olan bir insanlar topluluğuna denir. Buna karşılık halk kitlesi biribirlerinden çok farklı elemanlardan oluşabilen, muhtevâsı yönünden değişken; belirli bir mesajın, bir emrin, tahrîk edilmiş bir eğilimin, bir ihtirâsın, ortak bir tepkinin ya da bunlardan birkaçının veyâ hepsinin "bir aksiyon birliği içinde bütünleştirip kategorileştirdiği", istikrarsız ve yapay bir yığın ya da daha müşahhas deyimiyle bir gürûh'dur.

C.U.: - Halk kitlelerine örnekler verir misiniz?

A.Y.Ö.: - Hippiler, dazlaklar, yeşiller, naziler, komünistler, kendine entel sıfatını yakıştıranlar vb... halk kitlesinin bu tanımının somut örnekleridir.

C.U.: - Halk kitlelerinin belirgin özellikleri nedir, Hocam?

A.Y.Ö.: - Halk kitlelerinin en önemli özelliği, oluşumları sürecinde genellikle uysalmış gibi görünseler bile en berbat ifratlara doğru kolaylıkla yönlendirilebilme potansiyeline sâhip olmalarıdır. Yeterince uzun ömürlü olabildiği takdirde, halk kitlesinde bir de kendine özgü bir etik (ahlâk) oluşur. Bu halk kitlesinin içinden kopmuş olduğu cemiyetin veyâ cemiyetlerin ahlâkından farklı ve genellikle de bunlarla çelişki içinde olan, en azından bunları horlayan bir etiktir. Bunu tâkiben oluşan kitle kültürü'nün ise ne orijinal ne de otantik bir yanı vardır. Bu tarzdaki yapay kültür genellikle dünyada mevcûd ya da gelip geçmiş kültürlerden, ve çoğunlukla da reaksiyoner bir çerçeve içinde, derlenmiş bir kırıntılar yığınıdır. Kitle kültürü (Nazizm'de ve Komünizm'de olduğu gibi) tutarlı bir mozaik tablo görünümü kazanabildiği gibi, (1960'ların ve 1970'lerin Kaliforniya'sındaki hippi hareketinde olduğu gibi de) tutarlı ya da eklektik bir veche kazanmaya fırsat bulamadan temelindeki halk kitlesi kendiliğinden dağılıp gidiverir de.

C.U.: - Hocam; Türkiye'de millî kültürümüzün kemirilmesine de birkaç örnek lûtfeder misiniz?

A.Y.Ö.: - Cemâl'ciğim; millî kültürün kemirilmesi uzun vâdeli bir süreçtir. Kültür yozlaşmasında hızlı ve etkili olan süreçler ise kimilerine rasyonel (mâkul) gibi gözüken bazı yüce ilkelere başvurma yöntemine dayanır. Kutsal(!) özgürlük ilkesi adına âdetlerin, örfün ve geleneklerin sınırlayıcı otoritesine baş kaldırılır! Protein eksikliğinin domuz eti yiyerek giderilmesi için kutsal(!) akılcılık ilkesi adına müslümanların Kur'ân hükmüne riâyet etmemeleri savunulur! Kutsal(!) yaşamanın korunması ilkesi adına Kurban Baryamında kurban kesilmesine karşı çıkılır! Kutsal(!) hukūkun üstünlüğü ilkesi adına sapıklara özgürlük ve aralarında resmî evliliğe müsaade edilmesi taleb edilir! Kutsal(!) insancıl yaklaşım ilkesi uyarınca da eşkiyâ için af istenir ve îdam cezâsının da iptâli şart koşulur! ve ilh...

C.U.: - Ülkemizde esefle müşâhede ettiğimiz kültür yozlaşması kendiliğinden oluşan doğal bir süreç midir? Yoksa bunun böyle olması için acaba birileri de cehd-ü gayret sarfediyor mu, Hocam?

A.Y.Ö.: - Ülkemizin mâruz kaldığı kültür yozlaşmasının parametrelerine bakıldığında bunun tamâmen organize bir hareket olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu meş'um organizasyonun gerçek failleri, her zaman (batıda "mass media" denilen) kitle iletişim araçları olmasa bile, bunları şeytânî bir ustalıkla kullanan ve motivasyonları da biribirlerinden farklı olabilen, yurt içinde ya da yurt dışında faaliyet gösteren bir takım mahfeller ve merkezlerdir.

Bir müddet önce büyük şehirlerimizdeki gazetelerden sağ görüşte olduklarını açıkça ilân edenlerin dışındakilerin, Türk ailesinin ahlâkî temellerine, aynı zaman dilimi içinde, açıkça tasallut ederek: 1) nikâhsız yaşamayı, 2) nesebi gayri sahih çocuk doğurmayı bir fazîletmiş gibi göstermek; ve bu zırvaları da, hayat tarzları âmme efkârınca mâlûm bir takım sözde sanatçıların ve sahte bilim adamlarının beyânlarıyla tahkîm etmek husûsunda haftalarca sürmüş olan ortak yayın faaliyetleri, millî kültürümüzün ne denli bir düzenli ve disiplinli organizasyon aracılığıyla kemirilmek istendiğini fehâmet ve idrâk sâhiplerine açık seçik göstermiş bulunmaktadır.

Kültürümüzün kitle iletişim araçları aracılığıyla sabırla fakat sinsice kemirilmesine bir başka misâl de, gerek gazetelerin bir bölümünün gerekse televizyon kanallarının tümünün, "şehit" kelimesinin ulvî mânâsından saptırılması için göstermekte oldukları inatçı ısrardır. Millî kültürümüze göre şehit: i'lâ-i kelimetullāh uğruna cihâd ederken ya da imânını ve imânına bağlı mukaddesâtını müdâfaa ederken ölendir.

Ancak gazetelerimize ve televizyon kanallarımıza göre: Yugoslavya'da ki iç savaşta ölen hırvatlar da, İspanya iç savaşında ölmüş olan cumhuriyetçiler de, Kamboçya iç savaşında Kızıl Kmerler'in öldürdükleri de şehittir(!). Hattâ, Çernobil kazâsı sonunda Türkiye Atom Enejisi Kurumunun kontrolü altında piyasaya verilen ve içindeki radyasyon mikdarı AET ülkelerinin (tehlike ânlarında değil normal zamanlarda) hâmile kadınlar ve bir yaşından küçük çocuklar için kabul etmiş olduğu standart düzeyinden dahî düşük olan çayı içen hâmile kadınların çocuklarını düşüreceklerini ya da çocuklarının ucûbe olarak doğacaklarını ileri sürerek kamuoyunu bulandıran (ve imzalayanların ilmî değil sâdece sübjektif vehimlerini yansıtan) câhilâne bir raporun müellifi üç kişiden birisi, bindiği otomobilin şarampola yuvarlanması sonucu, vefât ettiğinde de radyasyon şehidi(!) olarak anılmıştı.

Kültürsüzlüğünün, köksüzlüğünün ve bîçâreliğinin öcünü misâfir bulunduğu varakpâre aracılığıyla hergün kin, öfke ve gayz saçarak aldığını sanan bir gazete zorbasını ya da ekrana kendisine yöneltilen soruları nezâket ve tevâzu ile cevaplandıran bir bakanın ya da bir kamu görevlisinin konuşmasını hoyratça kesip lâfını ağzına tıkmayı mârifet sayan bir ekran zorbasını düşününüz. Bunlar kendilerini lâyuhtî ve lâyüs'el (aslā hatâ yapmaz ve aslā kendilerine sual sorulmaz, kendilerine mes'uliyet terettüp etmez) sanan ve bütün olaylara da hâkim ve hükümrân gösteren vehimlerinin her yönden ne gibi bir kültür yozlaşmasının destekçisi olduğunu idrâkden âcizdirler.

C.U.: - Bugünkü kitle iletişim araçlarının çoğunluğuna bakılacak olursa zâten bunların objektif olmak gibi bir dertleri olmadığı hemen görülüyor. Olaylar çarpıtılıyor, gerçekle ilgisi olmayan yorumlar yapılıyor ve hattâ bir takım olayların ya da kişilerin etrafında da bir nevi efsâneler ihdâs edilmeğe çalışılıyor? Bu efsâneler sâyesinde de birileri zorla millete kabûl ettirilmeğe çalışılıyor; hattâ icbâr ediliyor.

A.Y.Ö.: - Ne kadar isâbetli bir müşâheden var Cemâl' ciğim! Gerçekten de kitle iletişim araçlarının yeşerttiği sahte bir kültür de efsâne kültürüdür. Bu sahte kültür bir kimse, bir olay, bir kuruluş, bir olgu etrafında yoğun bir propagandayla, senin de tesbit ettiğin gibi, bir efsâne ihdâs etmeğe dayanır. Efsâne kültürü ustaca yayılmış bir dizi dezinformasyon'un (yâni yalan haber uydurmanın, gerçeği saptırmanın) desteklediği bir dizi yalandan ibârettir. Hedefi, analiz ve eleştiri yeteneğinden yoksun halk tabakalarıdır. Ancak bu kültürün albenisi o kadar etkilidir ki bunun câzibesine idrâk sâhibi, rasyonel düşünmeye âşinâ pekçok kişinin dahi kapıldığı esefle gözlenmektedir.

Efsâne uydurmaya en müsâit alanın ise sanat olduğu gözlenmektedir. Sanattan ve sanat kültüründen nasîbi olmayan, şîvesi bozuk, diksiyonu anlaşılmaz, nota ve usûl bilmez, kelime hazinesi fakir; sululuğu tevâzu, sun'îliği kibarlık, yılışıklığı zerâfet, ibtizâli kişilik, ibâhacılığı çağdaşlık, fuhşiyâtı sanat, şirretliği câzibe, itliği şövalyelik ve mertlik sanan pekçok kişi gerek çıkar çevrelerinin gerekse kitle iletişim araçlarının önemli bir bölümünün uydurdukları efsâneler ve düzdükleri dezinformasyonlarla, her türlü mantığa ve sağduyuya rağmen, sanatçılık tahtına oturtulmak istenmektedir.

Mûsikimiz, tiyatromuz, edebiyatımız ve plâstik sanatlarımız kitle iletişim araçlarının yaygaracılığının eseri olan bir sürü düzmece: krallar, kraliçeler, ilâheler(!), ilâhlar(!), sultanlar, hanımefendiler, güneşler, yıldızlar, starlar, süperstarlar, üstadlar ve ustalarla doldurulmakta ve bunlara her fırsatta, görkemli(!) törenlerle düzmece ödüller verilmektedir.

Efsâne kültürü, kendisine ulaşan her haberi ve her mesajı bir koyun teslimiyetiyle gerçek olarak kabul edenleri kelimenin argo mânâsıyla işleten, istismâr eden, aşağılayıcı, çıkarcı ve sahte bir kültürdür. Bugünkü mevzuatın buna karşı koruyucu tedbirler ve yaptırımlar vaz etmesi ise maalesef mümkün görünmemektedir. Bu durumda halkın bu sahte kültürün tasallutundan kendini koruması, gene kendi öz millî kültürünün bilincine sâhib olmasıyla mümkün olacaktır.

C.U.: - Pekiyi, Hocam; bu kitle kültürünün yaygınlaştırılmasında izlenen strateji nasıl bir stratejidir?

A.Y.Ö.: - Basının belirli bir kesiminin millî kültüre verdiği zararlardan biri de kitle kültürünü kalıba sokup istismâr etmek husûsundaki azmidir. Basın: 1) kamuoyunu, belirli bir halk kitlesinin otantik bir hüviyet kazanmış olduğuna iknâ edip bu inancı zinde tutmaya, 2) siyasî, ideolojik ve ticarî çıkarlar için halk kitlesini manipüle edip korumaya, savunmaya ve şımartmaya, 3) cemiyetin vaz etmiş olduğu ahlâkî normların akla ve tabîata uymadığını savunarak halk kitlesini ihtirâslarının, behimî hislerinin ve saldırganlığının tatmînine sevk etmeye, ve 4) bu tatmînin meşrû ve hattâ tabiî bir hak olduğu fikrini yaymaya çalışmaktadır.

Yazılı Basının belirli bir kesiminin bunu yaparken başvurduğu klâsik yöntem, artık herkesin yavaş yavaş amacını ve mekanizmasını idrâk ve temyiz etmeğe başladığı gibi: 1) halk kitlesini efsâneleştirmek, 2) eylemlerini destanlaştırmak, 3) cemiyetinkine ne kadar yabancı ve ne kadar ters olursa olsun, halk kitlesinin kendine özgü ahlâk telâkkisine (övemediği, göklere çıkaramadığı zaman bile) anlayış, hoşgörü(!) ve hattâ sempati ile bakmak, 4) işlemiş olduğu yüz kızartıcı ve ağır suçları bile ulvîleştirmeğe yönelik bahâneler uydurmak, yâni kısacası gerçeği saptırmaktır. Buna, "kamuya sunulması gerekli olan gerçeğe uygun bilgi yerine gerçeği örten düzmece bilgiler vermek" anlamına gelen dezinformasyon denilmektedir. Basın bütün bunları yapamasa bile halk kitlesinin (yâni gürûh'un) reaksiyonlarını ve eylemlerin büyük puntolarla sürmanşetten vererek gürûhu hem demokrasi ve hem de ifâde hürriyetinin kudsiyeti(!) adına hiç değise kalben desteklediğini sergilemeye fütursuzca devam etmektedir.

C.U.: - Pekiyi Hocam; sizce Türkiye, bu bakımdan, tam bir komploya mı mâruzdur?

A.Y.Ö.: - Kanaatimce: evet. Türkiye gerçekten de kendisine has millî kültürünün yozlaştırılması için bir komploya mâruzdur. Millî kültürümüze yönelik sinsi ya da açık tasallutun ve organize komploların ve bunların muhtemel motivasyonlarının isâbetli bir şekilde teşhis ve tesbit edilebilmesi elzemdir. Toplumumuzun bu konuda bir irâde ve uygun bir yol-yordam sâhibi olabilmesi ise, ancak ve ancak, bu bilincin daha okul çağlarından itibâren çocuklarımıza kazandırılmasıyla mümkündür.

C.U.: - Böyle bir bilincin Millet'çe kazanılmasını niyâz ederek bu ilgi çekici sohbetiniz için çok teşekkür ederim, muhterem Hocam.

A.Y.Ö: - Ben de sana teşekkür ediyorum, Cemâl'ciğim. Sâyende ortaya pekçok tesbite vesîle olan bir sohbet çıkmış oldu.


* * *