Buradasınız

ÖZEMRE'DEN ÇOK ŞEY ÖĞRENDİK [SELAMİ ÇALIŞKAN]

Özemre’den çok şey öğrendik
Selami Çalışkan

Türkiye’nin ilk atom Mühendisi Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre’yi 80’li yılların başında, 12 Eylül’ün Başbakanı Bülend Ulusu’nun Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi’ni ziyaretinde tanıdım. Yine 80’li yılların ortasında değerli şair ağabeyimiz Osman Olcay Yazıcı ile aynı mekana kendisiyle röportaj yapmaya gittiğimizde, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Başkanıydı. Bu defa çok samimi olduk. Müslüman ilim ve devlet adamlarının ilme yaptığı hizmetleri anlatıyordu. Osmanlı padişahlarından Fatih Sultan Mehmed dönemini anlatırken, “Sahn-ı Seman Medreseleri”nde okuyan talebelere her gün fudla denilen 3 ekmeğin yanında 10’ar akçe de para verildiğini duyunca, neredeyse küçük dilimi yutuyordum.

Özemre, altın halkanın son ve en önemli pırıltılarından 2. Sultan Abdülhamit Han’ın İslama ve ilme yönelik hizmetlerini anlatırken, İstanbul Üniversitesi’nin “Dar’ül Fünun” olarak o dönemde kurulduğunu hatırlatmış, Hak Dini Kur’an Dili tefsiri ile Riyazüssalihin, Buhari ve Müslim hadis kitaplarının Gazi Mustafa Kemal zamanında tercüme edildiğini de yine ondan duymuştum.

Önemli olan mahşerde beraat

En önemli görüşmemiz 2004 yılında önce telefonla oldu. Enerji’den Çernobil’e, Demirel’in Başbakanlığı döneminde yüce divanda yargılanmasından beraatine, Türkiye’nin nükleer enerji santrali kurmasını önleyen yabancı güçlerden içerdeki takozları konuşacaktık. O telefonda: ‘Biz bu dünyada beraat ettik. Önemli olan mahşerde, Allah’ın (c.c.) huzurunda beraat etmektir’ diyordu.

Hoca seni kırmaz

Telefon etmeden Haber merkezi’nden Mustafa Canbey ile Ekonomi Servisi’nden Necmettin Çakmak; “Boşuna çaba harcama! Biz de randevu için aradık. Özemre Hoca, konuşmayacağını söyledi” Bana “Sellektor” lakabını veren Yazıişleri Müdürümüz Abdülkadir Türker ağabeyimiz; “-Bana bak Sellektor! Sen bu na bekarların sözüne kulak asma. Ne de olsa eski hukukunuz var. Hoca seni kırmaz” dedi. Üstad’dan aldığım cesaretle “Besmele”yi çekip telefonun tuşlarına dokunmaya başladım. Meramımı anlattıktan sonra aramızdaki konuşma şöyle gelişti:

“-Muhterem Hocam, en yakın zamanda ve nerede görüşebiliriz?”

“-Yarın, saat: 14.00’te sizi Üsküdar’daki evime bekliyorum”

“-Adresinizi alabilir miyim?”

“-Tabii” dedi ve adresini verdi.

Doğru söylediğiniz için aferin

Tarifinde “Toptaşı Cezaevi” ibaresi de geçtiği için Salacak iskelesi yakınındaki evini o gün foto muhabiri olan arkadaşım Mesut Acar ile bulmamız biraz geç oldu. Yani randevumuza tam 7 dakika geç kalmıştık. Bir de evinin kapısının ziline 2 defa basmıştım. Özemre Hoca, ikinci kattaki kendisi gibi mütevazı evinin kapısını açarken, selamımızı aldıktan sonra, başladı fırçalamaya. Oturmamız için yer gösterdiğinde rahmetli fırçaya devam ediyordu:

“-Böyle bir şey olamaz evladım. Müslüman bir insan randevusuna hiç geç kalır mı? Haydi söyleyin bakalım mazeretiniz nedir?”

“-Elle tutulur hiçbir mazeretimiz yok efendim. Özür diliyoruz” diyebildim.

Rahmetli:
“-Doğru söylediğiniz için, aferin. Geçenlerde Samanyolu Televizyonu’ndan randevu istemişlerdi. Tam iki saat onları bekledim. Yaşça sizden daha genç çocuklar, sallana sallana geldiler. Niçin geç kaldıklarını sordum. ‘Trafik yoğundu, falan’ dediler. Görüşme yapmadım, nezaketle kovdum. Seninle eski hukukumuz var. Ancak bir daha bu hatayı sakın yapma!” dedi. (İdam mahkumu Temel’in ‘son sözü’ sorulduğunda ‘Ha bu da bana bir ders olsun’ dediği gibi, O bana müthiş bir ders oldu. Bir daha randevularıma asla geç kalmadım)

Zile bastıktan sonra 5 dakika bekleyin

Özemre Hoca fırçaya devam ediyordu:

“-Evladım, kapı ziline niçin iki kere bastınız? Sağır olduğumu mu söylediler size?”

“-Hayır, hocam, bu bir alışkanlık.”

“-Bu alışkanlığınızı da terk edin. Zile bir defa dokunun ve bir Müslüman’ın 4 rekat namaz kılabileceği bir süre, en az 5 dakika bekleyin. Şimdi sorularınıza başlayabilirsiniz”

Fenafillah makamına erişti

O fırçaların ardından oturduğum koltukta ezilip- büzülmüşüm. Mesut Acar’ın tabiriyle:

“-O iri gövdeli Selami abi, o anda sanki eridi, ‘Fenafillah’ makamına erişti”

Konumuz “Enerji”ydi. Ama öyle bir sohbete daldık ki, girmediğimiz mevzu kalmadı. İkindi ezanı okunacakken Hoca’dan ayrılabildik. Bu arada neler anlatmadı ki! Mesela nükleer santrallerin kurulmasını, gizli güçlerin nasıl engellediklerinden, rahmetli babasında gördüğü hallerin kendisinde zuhur etmesine kadar, tam bir ufuk turu. İşte babasıyla ilgili sözlerinden kısa bir bölüm:

“-Babam mübarek bir insandı. Devamlı Kur’an okurdu. Hatta benim elimden tutar, Üsküdar’ı gezdirirdi. Bu arada hiç kimse yokken, mezarlara, sağa sola selam verir, kendi kendine konuşurdu. Bazen ‘Acaba babam delirdi mi?’ derdim. Sorularıma beş dakika sonra cevap verdiği için de ‘Beni ciddiye almıyor’ diye kızardım. Sonra babam ‘Kusura bakma oğlum, Aziz Mahmut Hüdai hazretleriyle görüşüyordum’ cevabını verirdi. Şimdi babamın halleri bende de zuhur ediyor. Ben de torunumla gezerken sorularına anında cevap veremiyorum. Biliyorum ki o da bana kızıyordur. ”

Ölüm güzel olmasaydı

Bilgisayarının kocaman ekranı vardı.

“-Neden bu kadar büyük ekranlı bilgisayarda çalışıyorsunuz?”

“-Gözlerimden rahatsızım”

“-Allah şifâ versin efendim.”

“-Âmin, artık nüfus kağıdı eskidi evlâdım. Vâde doldu.”

“-Allah, gecinden versin efendim.”

“-Sana ne evladım? Bir an önce Rahmet-i Rahman’a kavuşmak istiyorum. Maşukuna kavuşmak isteyen birine, hiç böyle dua edilir mi? Sen Hz. Ebu Bekir’in (r.a) ‘bir tabip çağıralım’ diyenlere ne cevap verdiğini duymadın mı? Yavuz Selim’in veziri Hasan Can’a söylediklerini işitmedin mi? Haydi bunları bilmiyorsun, Necip Fazıl’ın ‘Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?” mısralarını da mı okumadın?”

Galatasaray Lisesi’nde Ramazan röportajı

Ne dediğimizi, ne diyeceğimizi şaşırmıştım. Mevzuyu değiştirmek için:

“-Hocam, Ramazan ayı yaklaştı. Millî Gazete Ramazan ilavesi çıkaracak. Sizinle bir röportaj da Ramazan ilavemiz için yapmak istiyoruz” dedim.

Özemre Hoca bu kadar fırçadan sonra başladı gönlümüzü almaya:

“Elbette yaparız evladım. Hatta benim Galatasaray Lisesi’nde yaşadığım Ramazan anılarım vardı. Siz zahmet etmeyin. Elektronik posta adresinizi verin, ben yazar, size gönderirim”

Özemre Hoca sözünde durmuş, daha Ramazan gelmeden “Galatasaray Lisesi’nde Ramazan” başlıklı röportajı yazıp üç gün önce internet üzerinden göndermişti. Bir de gençlik fotoğrafını eklemişti. Galatasaray Lisesi’nde okurken çekilmiş, fidan gibi bir delikanlı. O aslında hep gençti. Ak sakallarına rağmen, durmadan çalışıyordu. “Günde 4 saat uyku, istediği zaman yatan, uyanmak istediği saatte uyanan ilim ve gönül yıldızı”

Allah rahmet eylesin ey İstanbul Beyefendisi.

Çünkü O’ndan çok şey öğrendik.

Ne mutlu O’nun kıymetini bilenlere!..

Özgeçmişi
1935’te İstanbul-Üsküdar’da doğdu.1957'de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik–Fizik Bölümü'nden ve 1958'de de Fransa Nükleer Bilimler ve Teknoloji Enstitüsü'nden mezun oldu. 1969'da profesör, İÜ Fen Fakültesi Teorik Fizik Kürsüsü ve Matematiksel Fizik Ana Bilim Dalı başkanlıklarını 11 yıl yürüttükten sonra 1985'te kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. Bir süre TAEK başkanlığı da yapan Özemre, 1998–2000 yılları arasında TEAŞ Genel Müdürü Akkuyu Nükleer Santral İhalesi danışmanı olarak çalıştı, Evli ve iki kız babası olan Özemre'nin teorik fizik ve nükleer mühendislik ile ilgili 12 cilt telif ders kitabının yanında başta Gel De Çık İşin İçinden, Üsküdar'da Bir Attar Dükkanı, Geçmiş Zaman Olur Ki, Türkiye'nin Çernobil Çilesi ve İlimde Demokrasi Olmaz gibi eserleri de bulunuyor.

Haber Tarihi: 29 Haziran 2008, Pazar

Kaynak: Milli Gazete Internet Sitesi

Link: http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=privfiles&topicid=275

Tasarım & Geliştirme Tasarım & Geliştirme | magicleaves