Buradasınız

ÖZEMRE HOCA KENDİ CENAZESİNİ NASIL SEYRETTİ [BEŞİR AYVAZOĞLU]

Özemre Hoca kendi cenazesini nasıl seyretti?
Beşir Ayvazoğlu (b.ayvazoglu@zaman.com.tr)

İki hafta önce, bu köşenin Haziran'da bir nekroloji köşesine döndüğünden yakınmıştım. Zalim Haziran maalesef büyük bir değeri daha beraberinde götürdü.

Uzun bir süredir pençesinde kıvrandığı amansız hastalığa yenilerek 'dar-ı beka'ya yönelen Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre'den söz ediyorum. Onsuz Üsküdar artık daha az Üsküdar'dır.

Özemre Hoca'yı Üsküdar'da Bir Attar Dükkânı adlı kitabını okuyuncaya kadar, bir ara Atom Enerjisi Kurumu başkanlığı da yapmış bir teorik fizik profesörü olarak bilirdim. Meğerse o, doğma büyüme Üsküdarlı, edebiyattan tasavvufa, musikiden felsefeye kadar birçok alanda son derece geniş bilgiye sahip, Türkçeyi çok güzel konuşup yazan seçkin bir entelektüelmiş de, haberimiz yokmuş!

Üsküdar'da Bir Attar Dükkânı hakkındaki ilk yazı benim imzamı taşır (Zaman, 28 Haziran 1996). Bir süre sonra da kendisini evinde ziyaret ederek uzun uzun sohbet etmiş ve portresini yazmıştım. Hoca, Aksiyon dergisinin 19 Ekim 1996 tarihli 98. sayısında yayımlanan ve daha sonra Siretler ve Suretler adlı kitabımda yer alan bu portreyi o kadar sevmişti ve o kadar zengin gönüllüydü ki, Portreler, Hatıralar (2001) adlı kitabını "Bu kitabımı çağdaş edebiyatımızda zarif ve gerçekçi portreleriyle bir çığır açmış olan kıymetli san'at münekkidi Beşir Ayvazoğlu dostuma ithaf ediyorum" cümlesiyle bana ithaf etmişti. Ne kadar mahcup olmuştum.

Özemre'nin, sahasında çok önemli bir ilim adamı ve büyük bir "hoca" olduğu söylenir; bu tarafını elbette meslektaşları ve talebeleri yazacaklardır. Ben de hakiki bir Üsküdar beyefendisi, çok yönlü, derinlikli bir kültür adamı ve üslûp sahibi bir yazar olduğuna şahadet ederim. Portreler, Hatıralar'ını okursanız, onun portre yazarlığında da çıtayı çok yükselttiğini görürsünüz.

Lâfı uzatmaya gerek yok; Hoca aynı zamanda bir 'edip'ti. Portresini yazmaya gittiğimde, Üsküdar'da Bir Attar Dükkânı'nda sözünü ettiği Gizlice Evliya'yı hatırlattıktan sonra, "Hocam, siz de meğerse Üsküdar'da bir gizlice edipmişsiniz!" demiştim de çok gülmüştü! Emin olunuz, edebiyata biraz fazla emek vermiş olsaydı, bugün ondan daha farklı söz ediyor olacaktık. İnanmazsanız, Gel de Çık İşin İçinden (1996) adlı hikâye kitabını okuyunuz, bana hak vereceksiniz. Nedense pek dikkati çekmeyen bu kitapta yer yer Borges'i hatırlatan on iki hikâye vardır. Hepsi gerçekçi başlayıp fantastik biten bu hikâyelerde açıkça hissedilen tasavvufun kurcalanmasını pek istemeyen Hoca, "Siz fantastik hikâyeler olarak okuyun!" derdi. "Karga", "İnsanın Kendisini Gautama Buddha Sandığı da Olur", "Itrî'nin Tekbiri" ve kendi cenaze törenini tasvir ettiği "A'mâk-ı Vehm ü Hayal" hikâyelerini özellikle tavsiye ederim.

Hoca, 1996 yılında, yani henüz altmış iki yaşındayken yazdığı "A'mâk-ı Vehm ü Hayal" hikâyesinin başında, hastalıklarını ve geçirdiği ameliyatları sayıp döker; fizyolojik yaşının o tarihte doktorlar tarafından seksen olarak belirlendiğini, bu sebeple son zamanlarda ölüm fikriyle içli dışlı yaşadığını anlattıktan sonra hayatının bir muhasebesini yapar: Çeşitli alanlarda kırk yılı aşkın hizmet, "rahle-i tedris"inden geçmiş elliden fazla profesör, bir kısmının doktorasını yönettiği, bir kısmının da yurt dışında öğrenim görmesini sağladığı binlerce talebe, yirmisi telif olmak üzere otuz kadar kitap, iki yüzden fazla ilmî makale... Bütün bunlara rağmen, sağın da, solun da ansiklopedilerinde her ne hikmetse zikrinin geçmediğinden buruk bir dille söz eden Hoca, öldüğü takdirde cenazesine kimlerin gelebileceğini tahmin etmeye çalışır. Sonra kendi kendine, "Acaba öldüğümde beni de bütün sülâlemin cenaze na­mazının kılınmış olduğu Gülnuş Valide Sultan Camii'nden mi, yoksa Azîz Mahmud Hüdâyî hazretlerine olan muhabbetim birisinin hatırına gelip de Hüdâyî Dergâhı'ndan mı kaldırırlar?" diye sorar. Hikâye bu noktada başlamaktadır:

Bir gün kalp gözü açık bir dostunun kolunda İmam Nâsır Sokağı'ndan Üsküdar'daki Gülnuş Valide Sultan Camii'nin avlusuna girdiği sırada Hoca'ya "bir hâl vâki" olur. Kendini birden camiin musalla taşlarına yakın minaresinin bi­rinci şerefesinde avluyu seyreder halde bulmuştur. Aşağıda mahşerî bir kalabalık vardır; musalla­nın üzerinde yeşil örtülü bir tabut durmakta ve hafif bir yağmur atıştırmaktadır. Avluya toplanan kalabalık arasında yakınlarını görür, ama cenazenin kime ait olduğunu henüz anlayamamıştır. Şerefeden seslenerek eşin dostun dikkatini çekmeye çalışırsa da, nafile! Tam o sırada yanında nur yüzlü bir zat belirir ve selâm verir. Bu âşina sima, kendisini daha önce iki defa ziyaret ettiği için yakından tanıdığı Azrail'den başkası değildir.

Aşağıdaki cenazenin kendi cenazesi olduğunu Azrail'den öğrenen ve imam "Er kişi niyetine!" deyince onunla birlikte minareden inen Hoca, kendi namazında saf tutar. Cemaat tam "Allahuekber!" diye tekbir alıp ellerini bağlamıştır ki, Gülnuş Valide Sultan Camii'ne birlikte geldiği kalp gözü açık dostu kolundan çıkar. Birlikte camiin Hakimiyet-i Milliye Caddesi'ndeki kapısına kadar gelmişlerdir, bu arada kolundaki dostunun meşrebince bir "rabıta-ı mevt" yaşamıştır da, farkında değildir.

Hoca'nın cenazesi, 26 Haziran Perşembe günü ikindi vakti, hikâyesinde sözünü ettiği Gülnuş Valide Sultan Camii'nden kaldırıldı. Avluda hakikaten mahşerî bir kalabalık vardı. Hikâyesinde isimlerini verdiği bazı dostlarını da gördüm. Keşke hafif bir de yağmur olsaydı. Bir ara başımı kaldırıp Hoca'nın sözünü ettiği minarenin şerefesine bakmadım değil! Kim bilir, belki de hikâyesinde tasvir ettiği gibi oradan ölüm meleğiyle birlikte bizi seyrediyordu.

Evet, onsuz Üsküdar daha az Üsküdar'dır. Rahmet ve minnetle anıyor, bütün dostlarına ve yakınlarına başsağlığı diliyorum.

Kaynak: Zaman Gazetesi Internet Dergisi

Link: http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=709511

Haber Tarihi: 3 Temmuz 2008, Perşembe

Tasarım & Geliştirme Tasarım & Geliştirme | magicleaves