Buradasınız

HASRETİNİ ÇEKTİĞİMİZ ÜSKÜDAR [MEHMET NURİ YARDIM]

Kaynak: Sanatalemi.net Web Sitesi


Hasretini çektiğimiz Üsküdar

Mehmet Nuri Yardım


Dünyanın payitahtı İstanbul… İhtişamı zarafet ile buluşturan, yüksek bir medeniyetin merkezi koca şehir… Bu şehrin en çok sevdiğim üç semti Fatih, Üsküdar ve Eyüp Sultan. Son semte ömrümüzün nihayetinde vâsıl olacağız inşallah. Şükürler olsun Fatih dünya gözüyle doya doya yaşadığımız bir kutlu semt. Sezai Karakoç’un tâbiriyle İstanbul’un kalbi… Acaba Üsküdar’a aklı, Eyüp Sultan’a da ruhu mu demeliyiz?


“Hasretini çektiğim Üsküdar”, bu mübarek semt ile özdeşleşen Ahmed Yüksel Özemre Hoca’nın yeni eserinin ismi… Adı “Kâbe toprağı” olarak bilinen, geçmişte mukaddes topraklara gidecek olan Hacı namzetlerinin ilk durağı dost Üsküdar… Anadoluya açılan kapı... Bu semtin hasretini sadece Ahmed Yüksel Hoca mı çeker? Hayır… Başka semt âşıkları da vardır elbet… üstelik Hoca, Üsküdar’ın gerçek Üsküdar olduğu zamanların, asıl Üsküdar’ın hasretini çekiyor. Şimdiki hâline bile râzı olan ve oraya özlem duyanların sayısı da az değil bugün. Meselâ İstanbul’da Fatih’ten vazgeçmemek kaydıyla ikinci oturmak istediğim semttir Üsküdar… Belli mi olur, belki bir gün o da kısmet olur.


Semt geçmişte ulema, üdeba ve sanatkârlar semti imiş… Bu huzur beldesinde kimler yaşamış, bunu elbette Özemre Hoca’dan öğreneceğiz. Peki bugün kimler ikamet etmede? İşte bir çırpıda aklıma geliveren isimler: Başta Ahmed Yüksel Özemre ve bu isimle birlikte hemen yâd ettiğim büyük neyzen, ebru sanatkârı, hezarfen Niyazi Sayın… Bitmedi, Üsküdar’ın manevi eczalarını da nasiplilere armağan eden şair Memduh Cumhur beyefendi… Daha genç nesilden Ümit Meriç, Dursun Gürlek, Beşir Ayvazoğlu, İsmail Kara, Belkıs İbrahimhakkıoğlu, Hamit Can, Hurşit İlbeyi…

 

“Hasretini çektiğim Üsküdar”da irfanımıza merkez olmuş hususî mekânlar da etraflıca anlatılıyor. Maneviyat odaklı bu semtin tasavvuf dünyası çok renkli ve zengindir. Bu mekânlardan biri Düzgünmanların meşhur “attar dükkânı”dır. Ki bu dükkânda Mustafa Düzgünman merhum ile ben de görüşmüş ve ebru sanatı üzerine bir mülâkat yapmış idim. Müellifimize göre Necmeddin Okyay’ın tilmizlerinden Ali Alpaslan, Uğur Derman, Güngör Şatıroğlu ve Nezih Uzel de bu dükkânın sıkı müdavimlerinden. Kitabın 19’uncu sayfasından devam edelim isterseniz:


“Nice sohbetlerin, nice dostlukların, nice himmetlerin, nice hayırların, nice tefekküre şâyân ibretlerin, nice füyûzâtın, nice mânevî tohumların ve nice irşadların sebebi ve mihveri olmuş ve de bütün Türkiye’nin kültür hayâtına kendi çapında tesir etmiş olan 75 yılık bir irfân yuvası, bir feyiz kaynağı olan bu Attâr Dükkânı, zamanın şartlarına dayanamayarak 1991 yılında kapanmıştır.”


Kapanan bir dükkân mı sadece? Yoksa ebrunun, hattın, gül’ün ve gülcülüğün tarihî, kutsal mekânı mı? Koca bir devr’in üzerine mi kepenk kapatılmış yoksa, üstünde düşünmeye değer…


Ahmet Remzi Akyürek, Yaman Dede, özbekler Tekkesi şeyhi Edhem özbekkangay, Niyâzi Sayın, Nezih Uzel, Memduh Cumhur, Mustafa özdamar, Hikmet Barutçugil… Bu üsküdâr yârânının ismi eserde sıkça geçer. Her biri hakkında müstakil eserler kaleme alınabilecek müstesna şahsiyetler… Birkaç ay önce Selis Yayınları’nda görüşme bahtiyarlığına eriştiğim Nezih Uzel’in Sapanca’ya yerleşse de kalben ve ruhen Üsküdarlı olduğunu unutmamak gerekiyor.


çiçekçi’den bahsedilirken romancı Safiye Erol’u hatırlıyorum. Oturmuş olduğu ve müracaatımız üzerine himmetli yöneticileri olan Üsküdar Belediyesi’nin ismini kapısına astığı apartman dairesini derhâtır ettim… Aynı apartmanda İbrahim Hakkı Konyalı’nın da ikamet ettiğini duymuştum. Acaba Safiye Erol’dan sonra değerli tarihçimizin ismi için de bir pirinç levha yapılıp asıldı mı apartmanın giriş kapısına. Bir himmet eli uzandı mı Konyalı üstada… Bilemiyorum.


Eser bilgi hazinesi… Nice isimler zikrediliyor sayfalar boyu. Titizliğiyle tanıdığımız Ahmed Yüksel Hoca, bahsettiği şahsiyetlerin doğum ve vefat tarihlerini mutlaka eklediği gibi, bariz hususiyetlerini de satır aralarına, derkenarlara, zengin dipnotlarına eklemeyi ihmal etmez hiçbir zaman. Meselâ bir zamanların ünlü çiçekçi Kahvehanesine şair Üsküdarlı Ahmed Talat Bey, ressam Hoca Ali Rıza, Şeyh Vasfî Efendi, Muallim Naci, Burhan Felek’in babası Mahmûd Ziya Bey, İbrahim Hakkı Konyalı, Süheyl ünver, Mehmed âkif Ersoy ve Hersekli Arif Hikmet’in de devam ettiğini bu eserden öğreniyoruz.


Üsküdar Ebrû Ekolü’nü anlatan Hoca, bu büyük silsilenin son temsilcilerinden Mustafa Düzgünman, Ali Alpaslan ve Uğur Derman ile Necmeddin Okyay Hoca’nın iki oğlu Sâmi ve Sâcid Beylerden de uzun uzadıya bahseder. Düzgünman Hoca’nın hayrülhalefleri arasında bulunan Alparslan Babaoğlu, Fuat Başar, Aydın Gülan ve Sabri Mandıracı’yı da zikreder. Ve şu mühim tespitte bulunur:


 “İşin ilgi çekici yanı şudur ki Üsküdar’ın bu üstad ebrûcularının hepsi de Tasavvuf neşvesiyle meşbû, mutasavvıflarla düşen kalkan ve bu âlem’e daha rahmânî bir bakışla bakan kimseler olarak temâyüz etmişlerdir.” (s. 27)



VARLIĞA DA YOKLUĞA DA ŞÜKÜR


Yoksul Üsküdar’ın bahtiyar insanlarından bahseden Özemre, “fukara-yı sâbirîn” ve “ağniya-yı şâkirîn”den sıklıkla söz eder. O dünyada fakirler sabreder, zenginler ise şükreder dâima. İnanıyorum ki, Üsküdar’ın bahtiyar yoksulları sabretmekle yetinmemiş, şükretmekten de geri kalmamışlardır.

 “çocukluğumun Üsküdar’ı 45-55 bin kişilik bir beldeydi. İnsanlar isimleriyle olmasa bile biribirlerini tanır, herkesin rütbesine göre hörmetini izhar eder; muhakkak selâmlaşırlardı. Şimdilerde aynı apartımanda oturanların çoğu ne biribirlerini tanıyor ne selâmlaşıyor ve hattâ ne def komşu ziyâretinde bulunuyorlar.” (s.31) diyen Hoca’ya göre “sehâvet, edeb, zerâfet, sabır, tevekkül, itimad” gibi bu beldeye has hasletler yaşıyordu. Bugün toplumda neredeyse bu kavramların hangi mânaya geldiği bilinmiyor ne yazık ki… Ve işte bir cemiyeti huzurlu kılmaya yetecek olan biricik hususiyet. O dönemin tanığına kulak verelim:

“Kadın olsun erkek olsun Üsküdarlıların ağızlarından eksik olmayan, Cenâb-ı Hakk’a olan güvenlerinin ve tevekküllerinin nişânesi olarak her fırsatta alenen beyân ettikleri söz: ‘Elhamdülillahî alâ küllî hâl” yâni ‘Her hâl için Allah’a hamd olsun!’ sözüydü.” (s. 32)

ÜSKÜDAR’IN DOST IŞIKLARI

“Üsküdar’ın dost ışıkları” Yahya Kemal’e âit güzel bir mısra. Gerçekten uzaktan da yakından da “dost”tur ışıkları Üsküdar’ın. Semtin gelenekleri, geçmişten kokular taşır. Kubbeler, minareler gözü de okşar gönülleri de… Mazinin ışıltısını az da olsa gösterir nasibi olanlara. Gerçi yazarımız bu konuda hasretini seslendirmekten geri durmaz:

 “çocukluk ve gençlik günlerimin Üsküdar’ını, hiç kuşkusuz, büyük bir hasretle anıyorum. O günlerin Üsküdar’a has kokuları, sesleri, insanları, zerâfeti, tavırları yok artık, ve hattâ o günlerin lodosu bile sahneden çekildi.” (s. 36)
Eserde “Üsküdar’ın çocukları”, “Üsküdar’ın kadınları” ayrı bölümler hâlinde anlatılıyor. Cumhuriyet’in ilk onlu yıllarındaki toplum hayatı âdeta bir resim gibi tasvir ediliyor. Gündelikçi terzi kadınlar… Ve insanları birbirlerine kenetleyen yardımlaşma şuuru… Kadının aile bütçesine katkıda bulunmak için gösterdiği üstün çaba… İşte o manzaradan birkaç satır:


“çarşıdan olabildiğince az alışveriş etmek için Üsküdar’ın kadınları, genellikle; reçellerini, şerbetlerini, salçalarını, tarhanalarını ve yoğurtlarını kendileri îmâl eder; turşularını kendileri kurar; ve hattâ çirozu bizzât kurutur ve lâkerdayı bile kendileri tenekeye basarlardı. Baklava ve böreklerin yufkalarını gene kendileri açar; lokma, revânî, lalanga, baklava ve hurma tatlılarını da gene kendileri üretirlerdi. Zâten hemen her evin ya da konağın bahçesinin bir köşesinde günlük yumurta ihtiyâcını karşılayacak bir kümes bulunur ve çiçek tarhlarının dışında kalan kısmında da sebze ekili olurdu. Bunun ötesinde, pek çok kadın Üsküdar’ın bugün yerlerinde yeller esen yeşillik alanlarında hudâyinâbit biten ebegümeci, lâbada, ısırgan ve hodan (ya da ıspıt) toplarlar ve bunlardan lezzetli yemekler yaparak aile bütçesine katkıda bulunurlardı.” (s. 47)



ÇARŞI PAZARDA ZERZEVATÇILAR


Üsküdar sadece camileri, çeşmeleri, medreseleri ve mezarlıkları ile anılmaz. Çarşı pazarları da meşhurdur. İşte o pazarda manavların müşteri çekmek için mallarını nasıl övdüklerini şu satırlardan öğreniyoruz. Bu ifadeler zekâ ürünü ve insanı tebessüm ettiren cinsten:


“Üsküdar’da, çarşının Atla Sokağı bölümünde, çengelköyü bostanlarında yetişen salatalıklar “çengel’in bâdem bunlar!”, kıvırcık salatalar “Hey babam! Kıvırcıklarım kıvır kıvır”, mârullar “Langa’nın mâruluna gel”, sırık domatesleri “Kokusuna kurban olduğum sırık domatesi! Şifâ kaynağı bunlar, şifâ!”, çilekler “Arnavutköyü’nün Osmanlı çileği; kokusu bile her derde devâ!”, Adapazarı karpuzları “Kesmece bunlar, kesmece! Kabağına para yok!”, topatan kavunları “Lâtilokumu Hasan Alptekin’de” arama! Lâtilokum: bunlar!”, armutlar “armut dediğin böyle olur. Hey babam hey! Mustâbey armuduna gel”, limonlar da “çaya, çorbaya, bayılana limon!” çığırtkanlığıyla pazarlanırdı.” (s. 59)


Üsküdar’ın çarşısı arastası, Üsküdar’ın kokuları, Üsküdar’ın iskeleleri, Şemsipaşa semti, radyo günleri… Evler, konaklar ve mahalle hayatı… Ve çiçek çiçek, ıtır ıtır Üsküdar:


“İlkbaharda ve yazın Üsküdar sokaklarında akasyalar, erguvanlar, mimozalar, ıhlamurlar, aylandızlar açar; bahçelerin duvarlarından sokaklara asmalar ve mor salkımlar sarkardı. Hemen hemen her evin bahçesinde özenle yetiştirilen gül, yabangülü, ortanca karanfil, papatya, filbahri, hanımeli, begonya, boru çiçeği, akşamsefası, şebboy, sardunya, aslanağzı, fesleğen ve hercaî menekşe bulunurdu. Baharda konakların bahçelerinden yükselen şebboy kokuları, pencerelerin önündeki karanfillerin ve sadunyaların kokularıyla cümbüş ederdi. Toygartepesi’ndeki Necmeddin Okyay Hoca’nın ve Doğancılar Sümbülzâde Sokağı’nda Şekerci Güzel Hasan Alptekin’in evlerinin civârından geçenler, bu zevâtın gülistanlarından yükselen gül kokularıyla mest olurlardı.” (s. 101)


Bizi biz yapan değerleri anlatıyor Ahmed Yüksel Hoca. Miskinler Tekkesi’nde “fukarâ taşı”nı, “sadaka taşı”nı anlatıyor. Müslüman Türk’ü farklı kılan, ona üstün hasletler kazandıran mertliğini, civanmertliğini, cÖmertliğini, iyilikseverliğini dile getiriyor.


Yanlış bildiğimiz kelimelerin doğrusu bu sayfalar arasında. Meselâ, tatlılarımızdan benim de çok sevdiğim “sarıburma”nın aslında “sarığıburma” diye anıldığını öğreniyoruz. Sonra bir çok nimetin çeşidini görüyoruz. İşte Üsküdar’ın geçmişindeki peynir çeşitleri:


“Beyaz peynir, kaşar, eritme peyniri ve dil peynirlerinden oluşan peynir çeşitleri ise Anadolu’nun her bir yöresinden getirtilen Mihalıç peyniri, çerkes peyniri, Kars gravyar peyniri, Urfa peyniri, tulum peyniri, testi peyniri, örgü peyniri, hellim peyniri, keçi peyniri, otlu peynir, torba peyniri, tel peynir, küflü peynir, sarımsaklı peynir, lor peyniri, çökelek peyniri ve ilh…” (s. 118)


Eh peynirin bu kadar çeşidi olur da, vazgeçilmez ikizi ekmeğin olmaz mı? Var elbet, onun da enva-i çeşit lezzette olan çeşidi var:


“Ekmeğin şimdiki çeşitleri ise sayılamayacak kadar çoğalmıştır; normal ekmek, organik tam buğday ekmeği, francala, kepekli ekmek, tuzsuz ekmek,köy ekmeği, mısır ekmeği, çavdarlı ekmek, yedi tahıl ekmeği, ayçiçekli ekmek, alman ekmeği, patatesli ekmek, soyalı ekmek, haşhaşlı ekmek, ruşeymli ekmek, zeytinli ekmek, cevizli ekmek, tâhinli ekmek,tost ekmeği, sandöviç ekmeği, hamburger ekmeği bugünkü Üsküdar’da rahatlıkla bulunan ekmek çeşitlerinden yalnızca birkaçıdır.” (s. 119)


ÜSKÜDARî TEŞRİFAT


Üsküdarlıların teşrifâtı çok hoş. Osmanlı âdâb ve erkânı en canlı hâlleriyle sinmiş bu semtte oturanların üstünde. Karşılıklı selâmlaşmalar, hâl hatır sormalar, iyilik temennileri ve dualar bir ibadet neşvesi içinde yapılıyor. Eski Ramazanlar ve Bayramları çok canlı tasvirler ve hâtıralar eşliğinde anlatan Ahmed Yüksel Hoca, Üsküdarlıların okuduğu gazeteleri ve fıkra muharrirlerini bile unutmamış. Zaten Hoca, teferruata neredeyse asıl mevzu kadar ehemmiyet veriyor ve anlattığı kişi, zaman veya şehri âdetâ okuyucunun gözünde ve gönlünde bir bakıma canlandırıyor. Meselâ hemşehrilerinin takip ettiği gazeteciler arasında Burhan Felek, Abidin Daver, Peyâmi Safa, Ahmet Emin Yalman, Ziyad Ebüzziya ve Necmettin Sadak gibi yazarların olduğunu hatırlatıyor. Cemâl Nâdir Güler gibi karikatür ustalarının da çok sevildiğini zikrediyor. Bunlar daha çok erkeklerin okuduğu yazarlar. Peki hanımların takip ettiği müellifler kimler? Hanımlar demek ki bugün olduğu gibi dün de edebiyata daha çok meyyal imişler. İşte Üsküdarlı hanımların, eserlerini ellerinden bırakmadıkları romancılar: Şükûfe Nihal, Peride Celâl, Kerime Nadir, Muazzez Tahsin, Mükerrem Kâmil, Halide Nusret Zorlutuna, Halide Edib Adıvar, Esat Mahmut Karakurt, Refik Halit Karay ve Peyami Safa…


VE DİN HAYATI…


“Hasretini çektiğim Üsküdar”da, semtin dinî hayatını da birinci ağızdan bir tanığın şehadetiyle müşahade ediyoruz. İsmet İnönü zamanında halk üzerinde ciddî bir din baskısı olduğunu öğreniyoruz. İşte bugün bile vicdanları kanatacak olan, Milli Şef döneminin baskıcı döneminden bazı hazin sahneler:


“İsmet İnönü zamanında Üsküdar’da eski yazı ve Kur’ân öğrenmek çok tehlikeliydi. Bir ihbâr sonucu insanın hayatı kaykılabiliyordu. Buna rağmen pek çok din adamı bu rizikoyu yüklenerek gerek evlerde ferdî olarak gerekse câmilerde toplu olarak, fisebilillâh, eski Türkçe yazı ve Kur’an öğretmeye devâm etmişlerdir. Bir hoca efendinin Yeni Câmi’nin, gözden ırak bir konumu olan, Sultan Mahfili’nde 15 kadar çocuğa ders verdiğini hatırlıyorum. Babam ise beni 1945 yılında Şemsipaşa Caddesi’nde iki katlı ufak bir evde oturan ve pek muttakî bir hanım olan Ulviye Hanım’a yollamıştı. Ben bu hanımın derslerine iki yıl devâm ettimdi. Ulviye Hanım’ın benden başka talebeleri de vardı ama herkesin bir saati vardı ve kimse bir başka talebeyle karşılaşamazdı.

Fakat işin bir başka zorluğu da Elifbâ cüzü ile âmme, Tebâreke, Kadsemia ve Vezzâriyâti cüzlerinin ve bunları bitirdikten sonra da bir Kur’ân nüshasının temini idi. Bunların tab edilmesi (matbaalarda basılması) yasaktı. Bunları gizli olarak basanlar ise yakalandıklarında hapsediliyorlardı. O zamanlarda fotokopi makinaları da yoktu ki bunlar çoğaltılabilsin. İşin arz ettiği rizikodan dolayı da, fotoğrafla çoğaltmak tekliflerini fotoğraf stüdyoları kabûl edemiyorlardı.” (s. 129)

Bu satırları okuyunca insanın tüyleri diken diken oluyor. Müslüman bir millet, kendi çocuklarına kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim’i okutmak ve öğretmek için ne çilelere katlanmış. Dramatik, ibretli ve hüzünlü bir vak’a.


Hâtıralarla bezenmiş eserin her satırı bilgi yüklü, duygu doludur. Elbette böyle muhtevası zengin eserleri anlatmak da, özetlemek de, hakkıyla tanıtabilmek de çok zor. Zaten bizim bu yazı, denizden bir katre ancak. Alıp okumak gerekiyor bu nâdide eseri. Hasretini çektiğim Üsküdar’ın sonlarında inançlı insanlar olan Üsküdarlıların, çocuklarını nasıl yetiştirdiklerini anlatıyor bize yazarımız. Bu satırlarla nihayet verelim isterseniz:

“Her Müslüman Üsküdarlı daha küçük yaşından itibaren önünden geçtiği kabirlerde yatanlar için mutlaka 3 ihlâs ile 1 Fatiha okumayı bir alışkanlık hâline getirmiş olur ve bu alışkanlığını ömrünün sonuna kadar da sürdürürdü. Daha yaşlı olanlar ise kabirlerin yanından geçerlerken : “Esselâmün aleyküm yâ Hazerât-ı Pîrân, esselâmün aleyküm yâ ehl-i kubûr!” diye selâm verdikten sonra bir Fâtiha okurlardı. Zâten çocukların çoğu da, hemen her mahallede bulunan hazîre ya da mezarlık kalıntıları arasında oyun oynamaya alışıktı. Böylece ahâlinin derûnunda kendisi ile mevtâlar arasında doğal bir ünsiyet teessüs ederdi.” (s. 203.)

 Hasretini çektiğim Üsküdar'ın kapağını merhum Ord. Prof. Dr. A. Süheyl ünver'in "çiçekçi Kahvehânesi" resmi süslüyor. Eserin sayfa mizanpajı Asuman öztürk tarafından titizlikle yapılmış. Kapak tasarımı ise Burcu Kayalar'a ait. Bu güzel esere emek veren başta aziz müellif olmak üzere herkesin eline, yüreğine sağlık diyor, okuyucularıma hararetle tavsiye ediyorum.


(Hasretini çektiğim Üsküdar, Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre, Kubbealtı, Peykhane Sokağı,No.3 çemberlitaş-İstanbul, 0 212 5162356-5189209, www.kubbealti.org)

Tasarım & Geliştirme Tasarım & Geliştirme | magicleaves