Buradasınız

"ÂRİFLERİ TAKLİT EDEREK İRFAN SAHİBİ OLUNUR" [MEHMET NURİ YARDIM]

"Ârifleri taklit ederek irfan sahibi olunur"
Mehmet Nuri YARDIM

Ebedî mekânına dün uğurladığımız aziz hoca, gönül insanı muhterem Ahmed Yüksel Özemre ile daha önce yaptığımız ve yayınladığımız mülâkatı tekrar yayınlıyoruz:

"Ahmed Yüksel Özemre, yüksek ilim sahibi, ilmiyle âmil ve memleketin çeşitli meseleleri hakkında kafa yoran çok değerli bir fikir, his ve gönül adamıdır. İrfanımızın bu mümtaz ve tanınmış simâsı, onlarca rahatsızlığına rağmen dur durak bilmeden çalışmakta, düşünmekte, yazmakta ve müstesna eserler vererek bu ülkenin çocuklarının daha iyi yetişmesine vesile olmaktadır.

Özemre Hoca’nın pek çok eseri bulunuyor. Akademik yayınları çok fazla, fakat onun daha çok eski İstanbul’u ve o dönemin sosyal ve kültürel hayatını aktardığı eserleri bilhassa gençler tarafından çok ilgi görüyor. Özellikle son yıllarda neşredilmiş ve büyük bir okuyucu kitlesine hitap etmiş bulunan kitaplarından bazıları üzerinde durmak gerekiyor. Okuyucu, ‘hâtırat’ türüne giren ve İstanbul’u hususiyetle Üsküdar’ı dile getiren bu eserlerde, yaşanmış güzellikleri, eski insanlarımızın eskimeyen zarifliklerini görüyor. Özemre Hocanın bu tarz eserleri arasında en önemlilerinden biri şüphesiz “Geçmiş Zaman Olur ki”dir. Münevverimiz, bu eserinde çocukluğunun ve gençliğinin Üsküdar’ını ve İstanbul’unu anlatmakta, hayatına yön veren olayları çok canlı ve akıcı bir üslûpla dile getirmektedir.

Yazarın neredeyse ismiyle özdeşleşen bir eseri de “Üsküdar’da Bir Attâr Dükkânı”dır. Muhterem Özemre, bu eserinde ebru sanatının son büyük sanatkârı Mustafa Düzgünman’a ve ailesine ait attar dükkânı ve çevresindeki şahsiyetlerle ilgili hâdiseleri kendine has tatlı bir anlatımı ile aktarmaktadır.

“Gel de Çık İşin İçinden” farklı ve özel bir çalışma olarak dikkat çekiyor. Kitaptaki metinlere dikkat çeken Özemre, okuyucunun bunları yalnızca “muhayyel fantastik hikâyeler” kabul ederek okumasını istiyor. Şuur dünyasına hücum etmiş olan her şeyi yazıya dökmemiş, sayısını sınırlı tutmuş, hikâyelerini yine kendine has, fakat “belirli bir üslûp” içinde kaleme almıştır.

“Portreler Hâtıralar” hocamızın yine hâtıralardan ve bazı portre yazılarından meydana gelen önemli bir eser. Müellifimiz, genellikle ilmî çevrelerde karşılaşmış olduğu birtakım kimselerle ilgili unutamadığı hâtıralarını naklederken konulara rahmanî bir bakış açısından yaklaşmakta, bu zevatın ilgi çekici portrelerini de çizmektedir.

ÜSKÜDAR’IN DOST IŞIĞI

“Üsküdar, Ah Üsküdar”, yazarımızın yine bir şehir monografisi tarzında kaleme aldığı değerli bir eser olarak dikkat çekiyor. Burada Üsküdar’a has örf, adet, zarafet, sehâvet gibi hasletleri beşerî münasebetlerdeki letafeti, bu beldede teşekkül etmiş olan sanat ve kültürü, çocukluk ve gençlik yıllarında şahidi olduğu güzellikleri, kısacası “Üsküdar Medeniyeti’nin bir bölümünü tahassürle yâd etmektedir.

Özemre'nin bir diğer eseri “Üsküdar'ın Üç Sırlısı” da Kubbealtı Neşriyatı arasında çıkmıştı. Eski İstanbul’u bütün maddî ve manevî özellikleriyle tanıyan, Cumhuriyet’in ilk yıllarından bugüne meydana gelen değişimi gören ve gösteren Ahmed Yüksel Özemre, âdeta bir şehir fotoğrafçısıdır. Gördüğü, duyduğu, yaşadığı hayatı en ince teferruatına kadar naklederken, nesiller arasında sağlam bir köprü de olmaktadır. Bu yüzden Üsküdar’ın tanınmasında, sevilmesinde ve değerinin anlaşılmasında Hoca’nın emekleri çok fazladır. Özemre, daha önce kaleme aldığı “Üsküdar'da Bir Attar Dükkanı” ve “Üsküdar, Ah Üsküdar” eserlerinden sonra “Üsküdar'ın Üç Sırlısı” ile şahit olduğu sırları okuyucularıyla paylaşıyor. Kitapta yazarın çocukluğu ve gençliğindeki Üsküdar'ında ahali arasında dolaşan ama, esrârlarına muhiblerinin ancak pek azını âşina kılan sırlı velilerinden Eşref Ede, Nafiz Uncu ve Turgut Çulpan’a ait hâtıraları zevkle ve istifadeyle okunuyor. Hoca, eserinde bir ömür boyu “muhabbetlerinden” istifade ettiği üç şahsiyetin dışında Seyyid Abdülkadir Belhi Hazretleri’ni de kişilikleri, eserleri ve hayatlarındaki izleriyle okuyucuya tanıtıyor. Üsküdar’ı, Üsküdar’ın mânevî simâlarını ve Ahmed Yüksel Özemre’yi yakından tanımak isteyenlerin mutlaka okuması gereken bir eser “Üsküdar’ın Üç Sırlısı”.

O, eserlerinde her geçen gün yitip gitmekte olan kültürümüzün temel hususiyetlerini, bir zamanlar ihtişamıyla gözleri kamaştıran yüksek medeniyetimizin can alıcı unsurlarını ve dünyaya örnek olan muhteşem ve zarif sanatımızın nirengi noktalarını terennüm etmektedir. Bugün içinde bocaladığımız, sıkıntısını yaşadığımız temel meselelerin nasıl ve hangi projelerle aşılabileceğinin ipuçlarını vermektedir. Bizi biz yapan kıymet hükümlerimize işaret etmektedir. Özümüzü kaybetmeden, benliğimizi yitirmeden nasıl ayakta duracağımızın formülünü göstermektedir. Fikirlerinin özünde eşref-i mahlukat olan insanoğlunun metafizik dünyasını çerçevelemekte ve yeni nesilleri güzel hedeflere yönlendirmektedir. Bugün okuyucuları arasında daha çok gençlerin bulunuşu boşuna değil. Çünkü yeni nesillerle güzel bir diyalog kurabilmiş olan Özemre Hoca, âbide şahsiyetleri anlatırken onların güzel dünyalarında okuyucusunu gezdirmekte dolayısıyla yaşanmış güzel hayatların ışıklı ortamına gençleri taşımaktadır.

GALATASARAY(I) HÂTIRALARI
Ahmed Yüksel Özemre Hocamızın yeni yayımlanan “Galatasarayı Mekteb-i Sultânî’sinde Sekiz Yılım” isimli eseri, okuyucularını büyük bir sevince sürüklemiştir. Yine bir hâtıra demeti. Hâtıralar geçmişe derin bir bakış, hayatı yeniden değerlendiriş ve bir bakıma yaşanmışlıkları hesaba çekiştir. Bu bakımdan hâtıra kitapları çok sevilir. Son yıllarda en çok okunan kitaplar arasında hâtırat başı çekiyor. Hoca’nın “Galatasarayı Mekteb-i Sultânî’sinde Sekiz Yılım” isimli eseri yine unutulamayacak anekdotlar, nükteler ve bilgilerle lebâleb dolu. Hoca, eserde Türkiye’nin en mühim okullarından sayılan eski adı Mekteb-i Sultanî olan Galatasaray Lisesi’nde geçen senelerini anlatıyor. Bugün ne yazık ki yaygın ve yanlış olarak kullandığımız “Galatasaray” kelimesinin aslında doğrusu “Galatasarayı”dır. Bunu da hocamızın eserinden ve bu mülâkata verdiği cevaplardan anlıyoruz. Semtlerimizin ne yazık ki isimlerini bile artık yanlış kullanıyoruz. Topkapı değil Topkapısı, Kadıköy değil Kadıköyü… Neyse o da ayrı bir bahis ve derin bir hicran yarasıdır. Mevzuumuza dönelim. Mektebin, şahsiyetinin teşekkülündeki tesirini anlatan Özemre, tatlı üslûbu ve sevimli anlatımıyla bizi 60 yıl öncesinde hoş bir yolculuğa çıkarıyor. Mektep anlatılırken Beyoğlu yaşayışına, bu hayatın sanat dünyamızdaki etkilerine ve genel olarak bilim ve kültür âlemimize de ışık tutuluyor. Eski İstanbul’u ve hususiyetlerini birinci ağızdan dinlemek ve meraklarını gidermek isteyenler, bu güzel kitabı okumalı. Eser münasebetiyle Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre hocamızla eserleri, düşünceleri, hâtıraları üzerine genel bir mülâkat yaptık. İşte suallerimiz ve kıymetli hocamızın cevapları:

YARDIM: Aziz hocam yeni neşredilen eseriniz “Galatasarayı Mekteb-i Sultânî’sinde Sekiz Yılım” adını taşıyor. Sizin daha önce yayımlanmış “Üsküdar’da Bir Attâr Dükkânı”, “Geçmiş Zaman Olur Ki”, “Gel de Çık İşin İçinden”, “Üsküdar’ın Üç Sırlısı”, “Üsküdar Ah Üsküdar”, “Portreler Hâtıralar” ve “Akademik Yıllarım” gibi hâtırat türünde eserleriniz var. Diğer eserlerinizin yanında hâtıra türündeki kitaplarınız da çok okunuyor. Bunun sebebi nedir?

ÖZEMRE: Sanırım, oldukça renkli ve çileli geçmiş ve geçmekte olan hayatımın bu özellikleri yanında, bunda: 1) hâtıralarımı naklederken samimî davranmamın, 2) hâdiselere hep iyimser açıdan bakmamın, ve 3) akıcı olmasına büyük özen gösterdiğim bir üslûb kullanmamın da etkisi büyük.

YARDIM: Eserde sınıflarında oturduğunuz ve eğitim aldığınız Galatasaray mektebini anlatıyorsunuz. Galatasaray’ın önemi nereden geliyor? Türk maarifindeki yeri nedir? Mekteb-i Sultanî’den yetişenlerin diğer öğrencilerden ne gibi farkları, üstünlükleri var?

ÖZEMRE: Galatasarayı Lisesi'ndeki rahmetli müdürümüz Behcet Gücer Bey'in kılı kırk yarar gibi seçmiş olduğu Fransız hocalarımız bir başka milletin, bir başka dinin, bir başka zihniyetin ve bir başka medeniyetin fertleri olmalarına rağmen bizlere hiç bir zaman mensûbu olduklarının sinsi ya da dayatmacı bir propagandasını yapmadılardı. Olayları dâimâ objektif bir tarzda temyiz ve münâkaşamıza takdîm etmeyi tercih ettiler. Bilâkis, biz onlarda, kendini otokritiğe tâbi' tutma adâletini ve fazîletini bulduk. Bu örnek tutum bizleri pekçok konuda önyargılı olmaktan da iz'an, fehâmet, idrâk ve temyiz yoksunu olmaktan da koruyan adâletli bir temkine sevketti.

Lise döneminde, dört yıl boyunca, Fransız Edebiyatı hocalarımız bizlere Corneille'den, Molière'den, Racine'den ve Victor Hugo'dan yirmi kadar klâsik trajedi ve komedinin tam metinlerini okutup ayrıntılı bir biçimde tahlîl ve tetkik ettirdilerdi. Bu eserlerdeki kahramanların hâlet-i rûhiyelerini tahlîl etmek, bizler için, hem hayat tecrübemizi hem görgümüzü ve hem de kültürümüzü olağanüstü arttıran, bizlere bir metni kritik ederek okumak lezzetini aşılayan uzun süreli ama muhteşem bir deneyim olduydu. Öyle ki liseden mezun olduktan sonra bir bölümümüz ilk karşılaşıp da yarım saat görüştüğümüz bir kimsenin karakterinin ne olduğunu teşhis edecek kadar insan sarrafı olmuştu. Fransız hocalar bizleri hem kendileriyle hem de biribirimizle aktif bir tartışma zeminine çekebilmeyi, böylelikle de rahat konuşabilmemizi ve fikirlerimizi cesâretle savunmayı geliştirmemizi bu ustaca stratejileri sâyesinde sağlamaktaydılar.

Benim öğrenciliğim zamanında Galatasarayı Lisesi öğrencilerinin, şu ya da bu meslekte değil, "hayatta başarılı olmak" amacına yönelik, geniş bir kültür yelpâzesine sâhip olacak şekilde yetiştirilmekte olduklarını söyleyebilirim. Hocalarımızın, bizim belirli bir meslekte başarılı olma hırsımızı bilinçsizce kamçılamak yerine, sağlıklı düşünüp isâbetli kararlar verme hasletlerimizi geliştirmeyi ön plâna alan bir eğitim stratejisi uygulamış olduklarını ancak şimdi idrâk edebiliyorum. Bunun içindir ki o zamanların Galatasarayı Lisesi mezunları hayatta hangi işe el atmışlarsa muhakkak başarılı olmuşlardır. Bunun, genellikle, bugünkü kuşaklar için de geçerli olduğuna şâhidim.

Galatasarayı Lisesi'nden almış olduğum eğitim bana:

1. Kendimi acımasız bir şekilde tenkid etmeyi,

2. Okuduklarımı ve duyduklarımı ancak sıkı bir tenkid süzgecinden geçirip elenmesi gerekli olanları eledikten sonra özümlemeyi, ve dolayısıyla da önyargılı olmamayı,

3. Hiç bir topluluğun, hiç bir ideolojinin kurukuruya tâkipçisi ve taklitçisi olmamayı, bilâkis bunları sıkı bir kritikten geçirerek gerçek yüzlerini ve izafî değerlerini teşhis ve tesbit etmeyi,

4. Kendime güvenmeyi,

5. Kitlelere sıkılmadan hitâb etmeyi,

6. Konuşurken kelimelerin nüanslarını iyi seçmeyi,

7. Gerek Türkçe'de gerekse Fransızca'da geniş bir kelime hazînesine dayanarak konuşmayı,

8. Herkese sabır ve müsâmaha ile yaklaşıp dinlemeyi,

9. Konuştuğum kimselerin anlayış seviyelerine göre hitâb etmeyi,

10. Mücâdele etmek gerekiyorsa hiç korkmadan hak bildiğimi sonuna kadar savunmayı,

11. En büyük fazîletin gerçeğe ulaşmağa çalışmak olduğunu,

12. Hatâlı olduğumu anladığımda da, bunu bir izzet-i nefis meselesi yapmadan, hatâlarımdan derhâl geri dönmeyi,

13. Her zaman temkin ve teenni ile hareket etmeyi, ve bilhassa

14. İnsanlara karşı âdil ve muhsin olmayı

telkin etmiştir. Bu özellikleri bu liseden mezun pekçok kimsede de teşhis etmek mümkündür.

YARDIM: 340 sayfalık eserinizde sadece mektep hâtıralarını anlatmakla iktifa etmiyorsunuz, hocalarınızın meziyetlerini, birikimlerini, onlarla olan münasebetlerinizi ve sizde bıraktıkları intibaları da mükemmel bir şekilde anlatıyorsunuz? Dünkü hocalar ile bugünküler arasında bir mukayese yapabilir misiniz?

ÖZEMRE: Bugünkü hocalarla doğrudan doğruya temâsım olmadığından bir mukayese yapabilecek durumda değilim. Ama benden 34 yıl sonra Galatasarayı Lisesi'nden mezun olmuş olan bir hanım kızımız, söz konusu kitabımı okuduktan sonra, gözünde yaşlarla, bana: “Hocam sizin zamanınızdaki Galatasarayı Lisesi ne muhteşem imiş. Bizim okuduğumuz Galatasaray Lisesi ile kıyas etmek bile mümkün değil!” demişti. Galatasarayı Lisesi'nde verilen eğitimin kalitesine bir örnek olabilir diye 12 Fen sınıfında bize hepsini de Fransızca gördüğümüz Cebir, Geometri, Fizik, Jeoloji, Felsefe ve Fransız Edebiyatı derslerinde toplam 3.590 sayfa metin okutmuş olduklarını söyleyebilirim.

Türk hocalarımızın kalitesi hakkında da bir misâl vermiş olmak için yalnızca mahdut birkaç misâl olarak, 1938-1954 yılları arasında Galatasarayı Lisesi'ndeki Târih hocaları arasında: Osmanlı'nın son döneminde Evkaf, Mâliye, İaşe ve Maarif Nâzırı olarak görev yapmış olan Râşit Erer, Hâlit Sarıkaya ve Sâmih Nâfiz Tansu'yu; Edebiyât hocaları arasında da: İsmail Habib Sevük, Nihad Sâmi Banarlı, Ercüment Ekrem Talû, Orhan Şâik Gökyay, Esat Mahmut Karakurt, Nurettin Ergin, Ömer Zeki Defne, Zâhir Güvemli, Ahmet Kutsî Tecer'i sayabilirim.

YARDIM: Muazzam bir kadro. Zannediyorum, bugün ilim öğretiliyor, ama dün ilmin yanı sıra irfan da veriliyordu talebeye. İrfan nedir?

ÖZEMRE: Bence irfan: temkin, teenni, edeb, sehâvet ve adâlet üzere “ilmiyle amel etmek” demektir. Bunun ise kitabı yoktur. İnsan ârif kimseleri örnek alıp onları taklîd ederek irfan sâhibi olur. Galatasarayı Lisesi'ndeki hocalarımın çoğu temkin, teenni, edeb, sehâvet ve adâlet sâhibi kimselerdi. Bizler de ister istemez onları örnek alırdık.

YARDIM: Bu eser vesilesiyle sormak istiyorum. Okul ders kitapları dışında ilk okuduğunuz kitaplar hangileriydi, ilk yazarlar ise kimlerdi?

ÖZEMRE: Çocuk, Ateş, Ateş Çocuklar İçin, Yavrutürk, Binbir Roman, Yavrutürk Özel Sayıları gibi her hafta okumakta olduğum mecmuaların dışında okuduğum ilk kitap 1942'de ilkokul 2. sınıfta iken Almanca'dan çevrilmiş, 1931 ya da 1932 basımı Orman Cücelerinin Sergüzeşti başlıklı yaklaşık 200 küsur sayfalık, Tefeyyüz Kütüphânesi yayını olan 50 kuruşluk resimli bir hikâye kitabıydı. Yazarını da tercüme edeni de hatırlamıyorum.

YARDIM: Yazdığınız ilk yazı metnini hatırlıyor musunuz? Türü ve konusu ne idi, herhangi bir gazetede veya mecmuada yayımlandı mı? Çevrenizin bu çalışmanıza yaklaşımı nasıl oldu?

ÖZEMRE: Galatasarayı Lisesi'nde iken gerek Türkçe gerekse Fransızca uzun, analitik tahrir ödevleri yazmış olduğumu hatırlıyorum. Son sınıfta iken yaklaşık 15-20 daktilo sayfalık Felsefe tahrirleri yazmış olduğumu da hatırlıyorum. Ama yayınlattığım ilk yazım “Büyük adamların bilinmeyen tarafları”dır. Ocak 1954'de lisenin Galatasaray başlıklı dergisinin 22. sayısında yayınlanmıştı. Bu makâleme arkadaşlarım bir hayli ilgi duydulardı. O târihden bugüne kadar çeşitli yerlerde 400 kadar makâlem ve gerek te'lif, gerek tercüme, gerek kritik edisyon olmak üzere de 54 kadar da kitabım yayınlanmış bulunmaktadır.

YARDIM: Maşallah. Sayıları ve bu eserlerden edilen istifade artar ümit ederim. Peki hocam, yetişkinlik döneminizde neşredilen ilk makâleniz ne zaman ve nerede çıktı? Nasıl akisler uyandırdı?

ÖZEMRE: Yetişkinlik dönemindeki yayınlanmış ilk makâlem: 1958'de İstanbul Fen Fakültesi Dergisi'nin (Revue de la Faculté des Sciences d'Istanbul) A serisi, cild: 23, sayfa: 19-27'de Fransızca olarak kaleme almış olduğum "Aperçu général de la théorie élémentaire de la diffusion des neutrons à n groupes d'énergie pour les milieux multiplicateurs entourés de réflecteurs" (Yansıtıcılarla çevrili çoğaltıcı ortamlar için n adet enerji gruplu elemanter nötron difüzyon teorisine genel bakış) başlıklı ilmî tetkikimdir. Bu, 2 yıl sonra 1 Şubat 1960 târihinde kazanmış olacağım Dr.rer.nat. unvanımın dayanağı olan 144 sayfalık Çok Gruplu Nötron Difüzyonu Teorisinin Matematik Temelleri başlıklı doktora tezimin alt-bölümlerinden biri olacaktı.

YARDIM: İlk eseriniz ne zaman yayımlandı?

ÖZEMRE: Basılı ilk ilmî kitabım 1963 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Nükleer Enerji Enstitüsü tarafından bastırılan ve toplam 630 sayfa tutan 2 cildlik Nötronların Difüzyon Teorisi başlıklı te'lif ders kitabımdır. Basılı ilk kültür kitabım ise 1991 yılında Yeni Asya Yayınları’nda neşredilen 278 sayfalık “İlimde Demokrasi Olmaz” başlıklı eserimdir.

YARDIM: Gerek ilk gençlik devrinizde gerekse olgunluk döneminizde okuduğunuz bellibaşlı temel eserler hangileriydi, te’sirlerinde kaldığınız ilim, irfan adamları kimlerdir, mahzuru yoksa açıklayabilir misiniz?

ÖZEMRE: Şimdiye kadar pekçok konuda her hâlde 6.000'den fazla eseri baştan sona okumuşumdur. Gençliğimde dakikada yaklaşık 680 kelime okuyabiliyordum. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik, Teorik Fizik, Matematik ve Astronomi Enstitüleri'nin kütüphânelerinde bulunan eserlerden ise en az 20.000 kadarı elimden ve tetkikimden geçmiştir. Bunları tâdât etmem mümkün değildir.

Tesirlerinde en çok kalmış olduğum: A) Kitaplar: 1) Kur'ân-ı Kerîm, 2) Nahcu-l Belâga, 3) [Abdülbâkıy Gölpınarlı'nın Celâleddin Suyûtî'den derlediği] H. Muhammed ve Hadisleri, 4) Fusûsü-l Hikem, 5) Mesnevî, ve 6) Hüdayî Dîvânı'dır; B) İrfan adamları, sırasıyla: 1) Hz Muhammed, 2) Hz Ali, 3) Muhyiddin İbn Arabî, 4) Mevlânâ Celâleddin Rûmî, 5) Azîz Mahmûd Hüdâyî, 6) Abdülkadir Belhî ile 7) 1945-1994 yılları arasında kendilerinden edeb ve irfan yönünden istifâde etmiş olduğum birkaç sırlı zâttır; C) İlim adamları ise: 1) Albert Einstein , 2) Hilmi Ziyâ Ülken ve merhum hocalarım: 3) Fâhir Yeniçay , 4) Fezâ Gürsey , 5) Fikret Kortel'dir

YARDIM: Siz İstanbul’un güzide semtlerinden Üsküdar ile aynîleşen bir hocamızsınız. Sâyenizde milletimizde bir “Üsküdar muhabbeti” doğdu. Üsküdar’ın İstanbul’daki diğer semtlerden, ilçelerden farklılığı, hususiyeti nedir?

ÖZEMRE: Üsküdar, XVI. yüzyıldan itibâren, Osmanlı Sarayı mensublarının sayfiye mahalli ve daha sonraları da ikamet için tercih ettikleri bir mekân olmuştur. Onun günümüze kadar sürmüş olan edebini, zevklerini, kültürünü ve sehâvetini hep Saray şekillendirmiştir. Ayrıca Üsküdar, beşi selâtin olmak üzere yüzden fazla câmiî ve mescidi, Karacaahmet Mezarlığı, tekkeleri ve dergâhları ile müstesnâ bir uhrevîliğe sâhip bir beldedir. XX. yüzyılın başında yapılmış olan bir sayıma göre İstanbul'daki tekke ve dergâhların beşte birinden fazlası Üsküdar'da bulunmaktaydı. Üsküdar kendine mahsûs bir “Ebrû Ekolü” ve Kur'ân tilâvetinde “Üsküdar Ağzı” denilen özel bir tavra sâhip bir beldedir de.

Üsküdar, hattâ, kendine has iklimi bakımından bile diğer semtlerden farklıdır. Üsküdar'ın lodosu Emirgân'ın lodosuna, karayeli Aksaray'ınkine, Temmuz'u Maltepe'ninkine, Aralık sonunun sisli günleri Fâtih'inkilerine, karı Beşiktaş'ınkine, yağmuru Alibeyköyü'nünkine benzemez. Eskiden denizinin suyu da diğer hiçbir semtin deniz suyuna benzemezdi. Şimdi, ne yazık ki, hepsinin de kendilerine özgü özellikleri ortak kirliliklerinin ardında kaybolup gitmiş durumda!

YARDIM: Zâtıâlinizin de aralarında bulunduğu “Üsküdar Yârânı”nın hususî ve çok istifâdeli bir meclisi olduğunu, bu meclislerde çok mühim meseleler konuşulduğunu duyarız. Biraz da bu meclisten, mensuplarından ve sohbetlerinden bahsedebilir misiniz?

ÖZEMRE: “Üsküdar Yârânı” isâbetli bir deyimdir. Arada bir: Neyzen Niyâzi Sayın, eczacı Memduh Cumhur, Prof. Dr. Yılmaz Kafadar, Prof. Dr. Ahmet Güner Sayar, Prof. Dr. Güngör Şatıroğlu ve kuzeni Enis Yaşar ile bendeniz bâzen hep birarada, bâzen ufak gruplar hâlinde ya Niyâzi Sayın'da, ya Yılmaz Kafadar'da ya da Güngör Şatıroğlu'da toplanıp yemek yer ve Üsküdar'ın eski ahvâlinden, Üsküdar'lı eski muhterem zâtlardan, onların eserlerinden ve düşüncelerinden bahsederiz. Bu toplantılar genellikle saat 19.30'dan 00.30'lara kadar sürer.

Bu arada mukayeseler yaparak güncel hâdiseler hakkında da tahlîller, tenkidler yapıp fikir teatisinde bulunduğumuz da olur. Bir keresinde de Güngör Şatıroğlu ile birlikte Altûnîzâde Kültür Merkezi’nde Üsküdar slâytlarıyla ve Üsküdar ile ilgili taş plâk dinletisiyle zenginleştirdiğimiz yaklaşık 2-2,5 saat süren, sonunda dinleyicilerden gelen sorulara cevaplar da vermiş olduğumuz halka açık bir sohbetimiz olmuş ve bu çok beğenilmişti. 1965 yılından başlayarak Anadolu'dan Üsküdar'a akın eden ve buraya yerleşenlerden dolayı Üsküdar'ın eski kültürüne vâkıf Üsküdar'lılar azınlığa düşmüşlerdir. İçimizde en yaşlımız merhûm kardeşi Mustafa Düzgünman gibi bir başka büyük sanatkâr olan, Allah ömrünü tezyîd etsin, Ahmet Düzgünman'dır. Biz eski ve hâlen hayattaki köklü Üsküdar'lıların tek amacı ölmeden önce bir Üsküdar Müzesi'nin kurulduğunu görmek ve bu müzenin oluşmasına bilgilerimiz ve deneyimlerimizle katkıda bulunmaktır.

Not: Yukarıda adı geçen eserler, Kubbealtı Neşriyâtı, Peykhane Sokağı, No:3 Çemberlitaş-İstanbul adresinden veya 0 212 5162356-5189209 numaralı telefonlar aranarak temin edilebilir. Kitaplar hakkında daha geniş bilgi için www.kubbealti.org.tr sitesine bakmak gerekmektedir.

Türkiye’nin İlk Atom Mühendisi

Prof. Dr. AHMED YÜKSEL ÖZEMRE
1935'de Üsküdar'da doğmuş; 1954'de Galatasaray Lisesi'nden, 1957'de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik-Fizik Bölümü'nden ve 1958'de de Fransa Nükleer Bilimler ve Teknoloji Millî Enstitüsü'nden mezun olmuştur. Bu i'tibârla Türkiye'nin ilk Atom Mühendisi'dir.

1969 yılında Profesör olan Özemre İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Teorik Fizik Kürsüsü ve Matematiksel Fizik Anabilim Dalı başkanlıklarını 11 yıl yürüttükten sonra 1984'de kendi isteğiyle emekliye ayrılmıştır. Ayrıca Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi Müdürü, İst.Üniv. Fen Fakültesi Dekanı, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) Bilim Kurulu Üyesi, TÜBİTAK Marmara Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Merkezi kurucu kurul üyesi, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) Başkanı, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı Danışmanı ve Nükleer Santral Proje Koordinatörü gibi görevlerin yanısıra Türkiye'yi NATO Bilim Komitesi'nde, OECD Nükleer Enerji Ajansı Yönetim Kurulu'nda, CERN (Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi) Konseyi'nde ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı nezdinde de yıllarca temsil etmiştir. 1998-2000 arasında Türkiye Elektrik Üretim Ve İletim A.Ş. nin Genel Müdürü'nün "Akkuyu Nükleer Santral İhâlesi" konusunda Danışmanı olarak çalışmıştır.

Pozitif, sosyal ve dinî ilimler konularında 400 kadar makâle ve raporu bulunan Prof. Özemre'nin hâlen üniversitelerimizde okutulan ve defalarca yeniden basılmış olan 12 cild ders kitabı yanında 40 cild kadar da genel kültür meselelerine ait kitapları ve tercümeleri vardır.

Gebze Sanayici ve İşadamları Derneği (GESİAD) Prof. Özemre'ye 1993 yılı Türkiye'de Yılın "İlim Adamı" ödülünü vermiştir. Türkiye Yazarlar Birliği kendisini: 1996 yılında Üsküdar'da Bir Attâr Dükkânı (6 baskı) isimli eseriyle Hâtırat Dalı'nda ve 1998 yılında da Prof.Dr. Toshihiko İzutsu'dan çevirdiği İbn Arabî'nin Fusûs'undaki Anahtar-Kavramlar (3 baskı) başlıklı çevirisiyle Çeviri Dalı'nda "Yılın Sanatçısı" ödüllerine lâyık görmüştür.

Üsküdar Belediyesi ise, Prof. Özemre'nin Üsküdar'a hizmetlerinden ötürü, 2002 yılında Çengelköy'de inşâ ettirdiği bir Kültür Merkezi'ne Ahmed Yüksel Özemre Kültür Merkezi adını vermiş bulunmaktadır.

Fransızca, İngilizce, İtalyanca, Almanca ve İspanyolca bilen Prof. Özemre evlidir; iki kızı ve bir de torunu vardır. Prof. Özemre'nin web sitesinin adresi: www.ozemre.com'dur. [Bu siteden Prof. Özemre'nin ders kitaplarını ve diğer bazı eserlerini ücretsiz indirmek mümkündür.]"

Kaynak: Sanat Alemi Internet Dergisi

Link: http://www.sanatalemi.net/Sayfala.asp?nereye=yazioku&ID=12138

Tasarım & Geliştirme Tasarım & Geliştirme | magicleaves