Buradasınız

ÂLİMİN ÖLÜMÜ ÂLEMİN ÖLÜMÜ GİBİDİR [PROF.DR Ş. TEOMAN DURALI]

Kaynak: Kutadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları Dergisi
Tarih: Ekim, 2008

ÂLİMİN ÖLÜMÜ ÂLEMİN ÖLÜMÜ GİBİDİR
Prof.Dr. Ş. Teoman Duralı


Ahmet Yüksel Özemre’nin vefatı

(Üsküdar, 1935 – Üsküdar, 25 Haziran 2008)

Bir milletin en değerli hazînesi, tabîî kaynaklarla karşılaştırıldığında, onları fersah fersah aşan üstün vasıflı, iyi yetişmiş kişilerdir. Bunların başta gelen iki özelliğinden biri, örnek olmaksa, ötekisi kılavuzluktur. Haddizâtında kişiyi örnek insan kılan ahlâklılık, topluma rehber olmanın da baş şartıdır. Ahlâklılık, evvelemîrde ahdevefâ, sadâkat, fedâkârlık ile dîgerkâmlıktır. Adam, diyelim ki, bir bilgi denizi; istediği kadar sorun çözme gücünü, kudretini hâîz olsun; sözüne de eline de güvenilemiyorsa, ne anlamışım onun engin bilgisinden, sözümona sorun çözme kâbiliyetinden. Hayat, inanma üzerinden yürür. Felsefe-bilimin moda kıldığı öyle her iddiaya delîl gösterme, mantık– matematik ısbatlamalar, deneysel tanıtlamalar filân, hayatın tabîî akışında lâfûgüzâftan gayrı bir şey ifâde etmezler. Karşımdakinin dürüstlüğünden özge temînâtım yoktur. İşte Ahmet Yüksel Özemre hocamız, ilminin vâsiliği ve ahlâkının sağlamlığıyla başlıbaşına bir hayat güvencesiydi. Yanlışı yokmuydu? Olmaz olurmu? Kim hatâ işlemez ki? “Erratus humanum est” demiş Romalı. Buna Türkcede “hatâsız kul olmaz” demiyormuyuz? Ne var ki, yanlışı yalanla karıştırmamalı. Ahmet Yüksel Özemre nasıl el sıkıyorduysa, öyle söz söylerdi. Sözü özüydü. Yalanmış, dolanmış, sahtekârlık, düzenbazlık, kalleşlik, kahpelik onun lugatında yazmazdı. Yine, nasıl kıvırmadan, kırıtmadan, sert, insicâmlı, uzun adımlarla yürüyor, yol alıyorduysa, işini de öyle sıratımüstakîm üzre görmüştür. Konuşuşu dahî öyleydi. Cümlesindeki sözler, ağzında eğilip bükülmez, yayvanlaşıp devrikleşmezlerdi.

O, sözünün eri olduğu kadar, ödevinin adamıydı. Ödevini yerine getirmek, iş görmek, dünyaya insan olarak gelmenin hikmetisebebidir. Hak – ödev denklemi, Aydınlanmanın saptırmacalarındandır. Pişmiş aşa su katmaktan gayrı anlam taşımaz. Tipik Sermâyeci/Kapitalist mantık. Kurân, oysa, meâlen de olsa, “dünya hayatında karşılık beklemeksizin görevini ifâ et” diye buyurur. Immanuel Kant da bunu şartsız buyruk şeklinde düsturlaştırmıştır.

İmdi, dediklerimizi tekrarlayarak toparlayalım: Ahmet Yüksel Özemre, bir ödev eriydi. Hâlis, tavîzsiz ödev eri, demekki mücâhitti. İç içe yaşayan ahlâk ile ilim yolunda yalın kılınç savaşan bir mücâhit. İkisi de Allahın, insana bir bakıma verdiği yükümlülükken, öte yanda bahşettiği müdhiş bir ihsândır. İlim emânettir. İlimle yükümlendirilip şereflendirilenin, kendisine emânet edileni devrederek yaymak zorundadır. Aşırılıkların adamı Ahmet Yüksel Özemre mükrimliğin de ifrâtındaydı. Gündüzleri geçtik, geceler boyu sağlıklı ve hattâ hastayken durmaz, dinlenmez okur, yazar, öğrenir, öğretirdi. Dağarında ne varsa, bir ân tereddüt etmeksizin, kıskanmadan, haset çekmeden fevkâlâde bir usul ve uslupla lâyık gördüğüne aktarıp ilminden alabildiğine yararlandırırdı. O, anneden doğma öğreticiydi. Dersleri ziyâfetti.

Bilgi, karşılaşılan varolanın sathında şöyle üstünkörü gezinmeyken, ilim, onun ardındaki varlık hakîkatına duhûldür. Varlığı keşfetmek, haddizâtında manâsını salt düşüncede yakalamak, yânî fehmetmektir. Bunu bizlere öğreten, zamanların ötesinden seslenen Eflâtun ile İbn Arabî’dir.

Âlem, mutlak manâ birliği bütünlüğüdür. Dış kabuğunu, aklı başında herkesin anlamasına açık, anlam dünyası teşkîl eder. Sorun, anlamı taşıyana, demekki manâya nufuz etmek. Mahsûl, ilim olup müellifi âlimdir. Pek az insana nasîptir. İnsanla ilgili her alan ile konuda olduğu üzre, ilmin de vazgeçilmez şartı, ahlâktır. Bunun açılımıysa, ödev, sabât ile sadâkattır. Bu bildirdiğimizin timsâlini Kitabımukaddes ile Kurânda Hz Yusuf meselinde görebiliriz. Ahmet Yüksel Özemre, iffeti ve ahlâkıyla Hz Yusuf’un vârisidir. Dürüstlüğü, ilgilendiklerinin ve bilirkişiliğinin kuşattığı tekmil sahalara şâmildir. Aklın buyurduğu nizâm, intizâm ve tertip duyuşu, onda aşırı titizlik raddesine varmıştır. O tavra akıl erdiremeyip ayak uyduramayanların, bu yüzden, hışmına uğramıştır. Talîb olmaz; fakat bir kere göreve çağrılmağagörsün, bunu tüm zahmeti ve sorumluluğuyla üstlenmekten nebze kaçınmazdı. Onun bu huyu, başına tarîfsiz sıkıntılar ile sorunlar açmıştır. İyi niyet ve ödev bilinciyle üstelendiği kamu görevlerinden hayâl kırıklığı ve hüsrânla ayrılmıştır. Kendisine fırlatılan suçlamaların özü özetine gelince; “kendin yemiyorsun madem; bırak da bârî etrâfındakiler yesinler!” Hayır, o, kendi namusuna nice özen gösteriyorduysa, çevresindekilerin haram yemesine, eğri büğrü iş görmelerine de onca tahammülsüzdü. Dürüstlükte bileği bükülmez, satınalınamaz bir insandı. Sâdece iffet ve para pul, mal mülk ihtirâsının gemlenmesi değil, düşünce ile bilim namusunun da, dürüstlük çanağında bahâ biçilmez payı vardır. 1960ların sonu olmalı. Solcu bilinen ve o sahada etkin biri, Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinde fizik doçentidir. Profesörlüğe terfii bahis konusudur. Adamı döndürsün diye Ahmet Yüksel Özemre’yi sınav kuruluna yerleştirirler. Rahmetli, adamın tezini okuyup bunu ‘pekiyi’yle değerlendirmiştir. Bekleneceği üzre, kızılca kıyâmet kopar. “Seni nasıl bilirdik ve ne çıktın!” derler. O ise, “beni yanlış tanımış, değerlendirmişsiniz; evvelemîrde fizikciyim, önüme koyduğunuz da fizik tezidir; ben de ona not verdim; gerisi görev alanımın dışında kalır” cevabını vermişti.

Ahmet Yüksel hocam, ne çektiyse, hocalık dışında kalan, kamu görevlendirilmeleri ile sonu gelmez birbirlerinden ağır hastalıklardan çekmiştir. Bu da, onun hikmet yolundaki gazâsının icâbındanmıydı? Kim bilir? Hocalık dışında, diger kamu görevlerini üstlenmesine gelince; sonuç hep hüsrân ve teessür olmuştur. Niye? Saf ve temiz bir ruh, kafası çıkar hesaplarından gayrısına basmayan, desîseyle dolup taşan kötü niyetli nefsler arasında asla ve kat’a dikiş tutturamaz da ondan. Onun o minvâlde çektikleri bana ibret olmuş ve bu yüzden hiçbir idârî görev kabul etmememe yol açmışlardır. Bu, Hocama göre yanlış —bundan dolayı beni az eleştirmemiştir!—, bana kalırsa doğru bir tutum olmuştur.

Mevlâna hazretlerinin hârikulâde pergel misâlinde görüldüğü gibi, Ahmet Yüksel Özemre’nin bir ayağı belli noktaya sâbitlenmişken, öbürüyle genişmi geniş daire çizedurmuştur. Sâbitlendiği noktalara her daim sâdık kalmıştır. Bunlardan hareketle daire daire genişleyen hatlar çizerek açıldıkca açılmıştır. Evvelemîrde yurdu, elle tutulur, gözle görülür besbelli bir yerel mekândır Üsküdar. Nitekim, anlatım ile uslup bakımından en seçkin eserleri Türk kültürünün körelmeğe yüz tutmuş yüreğinin attığı son mahal Üsküdaradır. Bunlar, bir muhabbet ve gönül adamının âşîkâr ifâdesidirler. Buna karşılık, fizik üzerine kaleme almış olduğu bol sayıdaki kitabı uslupca mahkeme duvarından farksızdır. Bir insan, bir yanda böylesine gönül adamı olsun, öte tarafda da bunca nesnel ve positiv bir tavrı muhafâza edebilsin... hayret ki, ne hayret! Filvakî İslâm ile Hırıstıyanlık hakkında yazdıklarında dahî fizikci nesnelliği ile positivliğinin açık yansısını görebiliriz. İşte şu noktada da pergel misâline geri dönelim. Nasıl yurt konusunda pergelin iğnesi Üsküdara, Istanbula ve nihâyet Türkiyeye saplanmış duruyorsa, bilimde de bu durumu yansıtan, fizik, bâhusus atom fiziğidir. Sivil elbiseyle dolaşıyor olsa dahî, emekli subayı özenli kılığı kıyafetinden, pantalonunun keskin ütüsü ile ayakkabılarının cilâsından tanıyıverirsiniz. Hangi ahvâl ve şerâit altında olursa olsun, Ahmet Yüksel Özemre’yi de, bilimselliğin anaörneği fiziğin akıl kaynaklı sıkıdüzenci tavrı ve uslubu ele verir. Böyle olmayaydı, o müdhiş geniş ve rengârenk ilgi dünyası ile muazzam hayâlgücünün basınçları karşısında şîrâzesini şaşırması işden bile değil.

Dehânın ilk şaşmaz emâresi, engin hayâlgücü deryâsı olmakla birlikte, bu, terbiye görmediği takdîrde, düzgün çalışma gücünü dumûra uğratıp kişiyi insicâmsız yaşama serüvenine sevkederek darma duman edebilir. Hayâlgücünü zapturapt altına alabilecek pek kudretli bir âmil varsa, o da, şüphesiz, mantık–matematik yahut onun güzel sanatlar yakasındaki dengi müzik olmalı. Ahmet Yüksel Özemre’de, Allah vergisi, üçü, birarada bulunurdu. Şaşırtıcı derecedeki müzik kulağının yanında, çok güzel bariton sesi ve insanı hayran bırakacak sahne temsil kâbiliyeti onu pekâlâ başarılı bir opera sanatcısı kılabilirdi. Yine de, ona yetişkinlik dönemi boyunca mutluluk ve gurur vesîlesini yaratan hususlar, Galatasaray lisesi ile Istanbul Üniversitesi çıkışlı olmanın yanısıra, fizikciliğiydi. Anlaşılan, gerek fiziği gerekse onun vazgeçilmez can yoldaşı matematiği, her şeyden önce, dizginlenmeye gelmez hayâlgücünü gemleyici etken biçiminde görmüş olmalı.

Ondaki o engin hayâlgücünün ne menem bir kuvvet, kudret izhâr ettiğini ilk defa 1970li yılların sonlarında teşhis etmiştim. Yine hastaydı. O tarihlerde oturduğu Kadıköydeki evinde ziyâretine gitmiştim. Yatıyordu; ben de yanıbaşındaki iskemleye iliştim. Bilgisayarların, CDlerin, DVDlerin çok öncesi günlerdi. Plakçalarında (pikap) çağımızın büyük Finli —geç romantik devir— bestecisi Ian Sibelius’un (1865 – 1957) Karelya süviti çalıyordu ki, “bunu dinlerken Ladoga gölünün doğu kıyısında yere oturmuş güneşin ufukta batışını seyrediyormuşum duygusuna kapılırım” diye mırıldandı. Sovyetler Birliğindeki Ladoga gölüne gidip onu görmek, ora vatandaşı olmayana o devirde nasîb olmazdı. Kaldı ki, ora, hele dünyaya bunca ilgisiz Türkiyede, adı sanı işitilmemiş, bilinmez, tanınmaz bir coğrafyaydı. Piyasada resmi dolaşan bir yer de değildi. İşte, Hocamın şu sıradışı tasavvuru bana 1750lerde Königsberg Üniversitesindeki fizik coğrafya derslerinden birinde Immanuel Kant’ın kalkıp talebelerine Ant dağlarında açan bir çiçeğin tasvîrini sunması olayını hatırlatıyor. O günlerde hangi Avrupalı seyyah, Güney Amerikanın Ant dağlarına çıkmış da Kant’ın, talebelerine tasvîr ettiği çiçeği görüp resmini çizmiş olsun. Ne var ki, çiçek, uydurma değil, sahiden de varmış.

Yaşanılan coğrafyanın da doğal ile toplumsal şartların da sınırlarını zorlayan güç, ilkin, zihinde düşünce ve ona eşlik eden hayâl olarak kendini gösterir. Dayanılmaz ihtirâs boyutlarına eriştiğinde onu merak diye adlandırıyoruz. Öyle dipsiz kuyu misâli hâfızaymış, yok efendim, tuhaf tuhaf iri kıyım rakamların çarpımından sökün eden devâsâ sonuçları sâniyenin bilmem kaçta kaçında hesaplamakmış, dehânın değil, olsa olsa talihsiz bir akıl rahatsızlığının yahut dengesizliğinin belirtisidir. Haddizâtında meraktır dehânın cümle kapısı. Onu kışkırtansa, hayâlgücü. Ancak elverişli yöre ile toprakta tohum, verimliliğini nasıl konuşturabilirse, bilkuvve dehâ da, uygun toplum ortam şartlarını yakaladığında dâhî olma imkânına kavuşabilir. Böyle bir ortamı buralarda bulmaksa, imkânsıza yakın bir şey. Nitekim Gulliver’in cüceler ülkesinde Ahmet Yüksel Özemre bir devdi. Cüce, deve tahammül göstermez, gösteremez. Onu punduna getirip ya budar, kendi boyu posuna indirir, ya da topyekûn ortadan kaldırır. Yazık, hem de çok hazîn; kader, verimliliğine uygun toprağı tohuma nasîb etmemişse.

Allah rahmet eylesin!

Tasarım & Geliştirme Tasarım & Geliştirme | magicleaves