Buradasınız

Sırlıların son Üsküdarlısı! - [Mahmut Bıyıklı]

Sırlıların son Üsküdarlısı!

25 Haziran 2010

Bir Ahmed Yüksel Özemre geçti gönül semalarından…

73 senelik ömrüne ilmin ve irfanın inceliklerini itina ile yerleştirmiş, “gülünce gözlerinin içi gülen”, müşfik ve babacan tavırlarıyla ilk defa evine gidecek genç heveslileri bile kemal-i tazim ile karşılayıp terliklerini kendi veren “nev’-i şahsına münhasır” bir gönül ehlinin Hakk’a yürüyüşünün ikinci sene-i devriyesi.

Yerlerin de göklerin de dostu olduğu sağlam ‘racul’den Ahmed Yüksel Özemre. Hürmet ve kadir bilme yarışında yer ehli ne kadar başarısızsa gök ehli de o kadar aceleci ve ehil.

Bir insanın ‘seçilmiş’ olduğuna en büyük alâmet, onun hayırlı insanların bulunduğu mekânlara yerleştirilmiş olması herhalde. İlk nefesten son nefese böyle talihli bir hayat onunkisi. Ananın, babanın, ceddin, hocanın, dostun hayırlıları ile hâlelenmiş hayatı.

“Bu âlemde her şeyin doğal bir biçimde keşfedilmesi gereken bir sebebi bulunduğu”nu çok küçük yaşlarda keşfeden bir insanın önünde ilmin de irfanın da sırlı tomarları dürülüp derlenmez mi?

Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre, deha derecesinde rabbani aklı ve vicdanı ile velud bir ilim adamı. 50 cilt kitabı, 400 küsur makalesi, sayısız ödülleri ve idari vazifeleriyle kolay aşılmaz bir akademik mertebesi var. Fakat daha mühimi bugün ‘ilim adamı’ olmak için değil asgari şart, bir ‘nakîsa’ olarak görülen bir hususiyeti daha var:

Onda Yunus Eme’nin, “Yunus sen bu ilmi kimden aldın’ diyenlere verdiği “Bir kâmil mürşide varmadan olmaz!” cevabında saklı eskilerin ‘zü’l-cenaheyn’ dedikleri insanlara mahsus bir sır mevcut…

Kendi ifadesiyle ‘mistik hisleri’ güngünden yoğunlaşan bir insan Özemre. Fiziğin ve metafiziğin kurallarındaki birlik bilgisi kendine hediye edilenlerden. Ona hoca olmak gibi, onun talebesi olmak da ne devletli şey kim bilir?

Örnek bir hayat yaşayanlardan. Madde ve mana arasındaki kopmaz irtibatın farkındalığı hayatının en gündelik hadiselerine bile sinmiş. ‘Gel de Çık İşin İçinden’den bir kısasık kıssa buna güzel bir misal olur sanırım:

Yıl 1958. Özemre ailesi Fransa’da çok meşakkali süreçler eşliğinde ilk bebeklerini bekliyor. Hastane ve ev arasında mekik dokuyan endişeli babanın dönüş yolu üzerinde bir berduş peyda oluyor ve ona şöyle diyor:

“Dostum bugün mübarek bir gün. Tam şerefine içilecek bir gün. Bana beşyüzlük bir banknot tosla bunu sana ispatlayayım.” Efkârlı baba cebindeki 500 frankı veriyor ve gayr-ı tabii, “Al dostum! Benim ve eşim için dua et!” diyor. Berduşun yüzü bulutlanıyor ve “Ne yani sen bu parayı dostuna karşılıksız değil de sana dua etsin diye mi veriyorsun?” diye soruyor. Hayır, hayır, dostum. Bu hediye ama sen bundan bağımsız olarak eşim için dua et!... Ve berduş sırlı cümleler kurmaya başlıyor gülümseyerek: “Güzel çevirdin kereta. Kurnazsın ama naziksin de. Söyle bakalım hanımın hamile değil mi? Şimdi hastanede mi?” Derli babanın şaşkın bakışları… “Şaşırma! Evet ben bir berduşum. Ama bu iyi bir gözlemci ve iyi bir mümin olmama mâni değil dostum. Haydi korkma! Bu akşam baba olacaksın. Sonra da kutlarız değil mi? Şimdi git biraz dolaş. Akşama daha vakit var...”

O gece 20.35’te bebek geliyor. Kısa bir ziyaret izninden sonra baba yine evin yolunu tuttuğunda berduş yine yolunu kesiyor. “Eee, n’oldu?” "Bir kızım oldu” “İyi iyi, şimdi bana bir binlik tosla bakalım” ... Parayı almadan buğulu gözlerle uzun uzun muhatabına bakan berduş şöyle diyor:

“Sen Allah’ın lutfuna mazhar olmuşsun. Rahmet benin vasfın olmuş dostum. Şimdi de benim için dua etmek sırası sende!”

Doğumun 6 ya da 7. günü. Bir saatlik ziyaret izninde hastaneden karısı için kan vermesi gerektiği söyleniyor. 45 dakika gecikiyor çıkması. Caddeye çıktığında berduş parik içinde “Bir saattir nerdesin? Beni bu kadar bekletmeye ne hakkın var” diye üstüne yürüyor. Para vermek istiyor. “Defol git” deniyor. Boynunu büküyor yoluna gidiyor. Berduş yine büyük bir panik içinde: “Bu taraftan değil, bu gece sana bu istikamet yasak” diyor. Bu yolun çok uzun olduğunu söylerken başına bir alüminyum tencere iniyor. Peki deyince berduş sakinleşiyor ve “İyi geceler dostum, Allah seni korusun” diyor.

Halsiz, keyifsiz, şaşkın baba “Deli herif! Bena ne demeye bu kadar yol yürüttün” diye söylenirken, sokağın başının jandarmalar ve cankurtaran arabalarıyla sarılmış olduğunu görüyor. Yerde kan gölcükleri. Polisin verdiği bilgiye göre “Cezayirliler yarım saat önce kahvehaneyi basmış. 5 ölü bir sürü yaralı. Yoldan geçen 8 kişiyi de taramışlar 3’ü hemen ölmüş, diğerlerinin durumu ise ümitsiz-miş…”

“Sadaka belayı def eder, ömrü uzatır”mış; hepimiz duymuşuzdur bunu. ‘Her kişiyi Hızır, her geceyi Kadir bil”mek lazım geldiğini de uzaktan uzaktan işitmişizdir. Ama insanın her verdiğini kendine verdiğini anlaması gene de çok uzun zaman alabiliyor.

Gençler için ne güzel hazine Özemre Külliyatı. Ve hazzeden herkes için. Bu küçük kıssa bile uzun bir hayata dair çok şey söylemiyor mu?

Bazı kullara sair vazifelerinin haricinde dağların taşların taşıyamadığı ağır bir yük daha yüklenir: Kulu Allah’a, Allah’ı kullarına sevdirmek!.. Kainat yaratılalı beri bilenin anladığı bilmeyenin tanladığı ince bir denklem. Hâbil’e nasip olup da Kâbil’e olmayan ‘nimet-i uzmâ’…

Hayatının hiçbir devresinde sessiz yaşamadı. Kim beni nerden bilecek kaygısı taşımadı. Çok tatlı çikolatalarını, şekersiz çaylarını içtik, duasını aldık, açık ‘zarafet’lerine şahit olduk elhamdülillah. Yer ve gök ehlinin şefaatleri üzerine olsun. Aziz ruhu şad olsun.

Ne mutlu bir Allah dostunu bilebilene ve hakkıyla bende olabilene…

Mahmut Bıyıklı
HaberKültür.Net
Tasarım & Geliştirme Tasarım & Geliştirme | magicleaves